Bir çözüm modeli: Demokratik Özerklik (1)

01.08.2013 14:04:07
A+ A-

2007 yılında inşa sürecine başlanılan ve 2011 yılında ilan edilen Demokratik Özerklik, yeni anayasa sürecinin başlaması ile tekrar gündemde. Kürt siyaseti siyasal statü olarak yeni anayasada yer alması için mücadele ederken, DTK düzenlediği çalıştay ile “Neden Demokratik Özerklik, Demokratik Özerklik nedir?” sorularını yanıtladı.

Yıllardır çözümsüz bırakılan ve her iktidar tarafından başka bahara ertelenen Kürt sorununun demokratik çözümünde inisiyatif alarak somut taleplerini ortaya koyan ve çözüm projesi olarak Demokratik Özerklik modelini sunan Kürtler, modelin sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel, kadın ve diplomatik boyutlarını hayata geçirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor. Bölge’nin en büyük sivil toplum platformu olan Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) 2006 yılında gündeme getirdiği ve 2011 yılında ilan edilen Demokratik Özerklik, her ne kadar iktidar tarafından “Bölücü proje” olarak lanse edilse de Kürt siyaseti her platformda söz konusu modeli “Birlikte yaşam projesi” olarak ifade etti. 2009 yılı yerel seçimleri, 2010 ile 2011 Newrozu ve 2011 genel seçimleri ile modeli referanduma götüren Kürt siyasetinin elde ettiği sonuçlar dikkate alınarak söz konusu modelin Bölge halkının onayından geçtiği yönünde yorumlar yapıldı. Bunun yanı sıra geçtiğimiz aylarda Sosyal Siyasal Araştırmalar Merkezi (SAMER), 11 Bölge ilinde yaptığı araştırmada, Kürtlere yasal statü tanınması talebini dile getirenlerin oranı yüzde 81.5 olarak belirlenirken, bunun yüzde 46’sı statünün Demokratik Özerklik olması görüşünü dile getirdi. Peki neden Demokratik Özerklik? Demokratik Özerklik nedir? Bu sorular DTK’nin 2.’sini düzenlediği “Demokratik Özerklik Çalıştayı”nda yanıtını buldu.

‘Soykırım tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor’
 

Kürtler; Türk, Arap ve Fars ulus-devletleri altında görülmedik ağır baskılarla karşılaşmış, 20. yüzyılın son çeyreğinde ulusal varlıklarını tümden kaybetme noktasına gelmişlerdir. Bugün hâlâ Türkiye’de Kürtleri Türk uluslaşması içinde eritme politikası sürdürülmektedir. Hâlbuki Türk-Kürt ilişkileri tarihte böyle başlamamıştır

DTK, düzenlediği çalıştay ile hazırladığı sunumlarla, tarihsel süreçleri ele alarak modeli anlattı. “Neolitik tarım devriminin gerçekleştiği Mezopotamya’nın en eski halkı olan Kürtler, bugün inkar ve imha politikaları sonucu soykırım tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor” tespiti ile başlayan DTK, “Ulus devletçi anlayışlar Kürdistan’ı kendi uluslaşmalarının yayılma alanı olarak görmekte ve bunun için görülmedik baskı, istismar ve asimilasyon yöntemleri uygulamaktadırlar. Kürtlerin bu insanlık dışı amaca karşı onurlu direnişleri olmasa, insanlığın kök hücresi gibi eski olan bu halk gerçekliği yok olmakla yüz yüze kalacaktır. İlk devletçi uygarlık ve imparatorluklar Aşağı Mezopotamya’da ortaya çıktıklarında gözünü diktikleri yer Kürdistan olmuştur. Bu nedenle Kürtler tarihte özgürlük mücadelesi veren halkların başında gelmektedir. Tüm imparatorluklar bu coğrafya üzerinde egemenlik kurmak istediklerinden Kürtler tarih boyu özgürlüklerini ve varlıklarını koruma mücadelesi içinde olmuşlardır” tespitinde bulunuyor.

‘Ulus devletten önce,doğal özerklik dönemi’

Kürtlerin, devlet hakimiyetinin olduğu ova yerlerde köle yaşamaktansa, dağlık alanlarda aşiret yapısı içinde kendi yaşamlarını sürdürme yolunu seçtiği belirtilirken, “Devlet ve imparatorlukların Kürdistan üzerinde sürekli baskı kurması onları bir taraftan aşiret konfederasyonları biçiminde savunma yapmaya yöneltirken, diğer taraftan da bu temelde güçlenen yapılarıyla komşu halklarla birbirini tanıma temelinde bir arada yaşama kültürünü oluşturmuştur. Ortadoğu halkları devletler ve istilacı güçlerle sorunlar yaşasalar da birbirine düşmanlık beslemeden ve birbirini tamamlayarak yaşamışlardır. Devletler içinde de belli düzeyde otonomilerini koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ortadoğu halkları ulus devlet zihniyeti ortaya çıkana kadar doğal özerklik biçiminde de tanımlanabilecek yerelde kendi kendini yöneten ve yaşamlarına dış müdahalelerin olmadığı bir statü içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir” tespiti yapılıyor.

‘Ulus devlet zihniyeti düşmanlaştırdı’

“Kapitalist modernitenin ulus devlet zihniyeti ve ideolojisi olan milliyetçilik zehri Ortadoğu’ya girdikten sonra başta Kürtler olmak üzere halklar açısından ağır ulusal, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlar baş göstermiştir” diyen DTK, “Ortadoğu halkları açısından tarih içinde oluşmuş ilişkiler ve dengeler bu nedenle alt-üst olmuştur. Dünyanın her yerinde olduğu gibi milliyetçilik zehrine bulaşan halklar diğer halkların düşmanı haline getirildiği gibi, ulus devletler de diğer halkların kültürlerini yok etmek için sistematik bir inkâr, imha ve asimilasyon saldırısı başlatmışlardır. Bunun sonucu Kürtler kapitalist modernite öncesi var olan otonomilerini kaybetmeyle karşı karşıya kaldıkları gibi, ulusal varlıklarına yönelik saldırılara da maruz kalmışlardır” belirlemesinde bulunuyor.

‘Kültürel ve fiziki soykırım politikaları izlendi’

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Kürtlere karşı kültürel ve fiziki soykırım politikalarının izlendiği belirtilirken, “Bunun sonucu Kürtler; Türk, Arap ve Fars ulus-devletleri altında görülmedik ağır baskılarla karşılaşmış, 20. yüzyılın son çeyreğinde ulusal varlıklarını tümden kaybetme noktasına gelmişlerdir. Bugün hâlâ Türkiye’de Kürtleri Türk uluslaşması içinde eritme politikası sürdürülmektedir. Hâlbuki Türk-Kürt ilişkileri tarihte böyle başlamamıştır. Türkler, Bizans İmparatorluğu’nun hâkim olduğu Anadolu’ya ilk yöneldiklerinde aynı dine mensup Kürtleri dost bir halk olarak yanlarında bulmuşlardır. Türkler, Sultan Alparslan’ın komuta ettiği Malazgirt savaşını Kürtlerin desteğiyle kazanmışlardır. Anadolu içlerine doğru yönelirken Kürtlerle ittifak içinde olmayı başarıları için zorunlu görmüşlerdir. Kürtler de Türkleri ittifak kuracakları bir Müslüman halk olarak ele almışlardır. Türkler batıya girişte Kürtleri yanında gördükleri gibi, 1514’te Çaldıran savaşında doğu sınırını sağlama almada da Kürtlerin büyük desteğini almışlardır. Osmanlılar yüzyıllar boyu Kürtlerle iyi ilişki içinde olmanın bilinciyle hareket etmiştir. İmparatorluğun çöküşünün yaşandığı 19. yüzyılda Kürtlere yönelik olumsuz politikalar sonucu isyanlar gelişmiştir. Bozulan bu ilişkiler 20. yüzyılda trajik bir hal almıştır” şeklinde tarihsel olaylara dikkat çekiliyor.

‘Ulus devlet, halklara büyük acılar yaşattı’

20. yüzyılın başından itibaren İttihat ve Terakki’nin diğer halkları yok etme temelinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan topraklar üzerinde Türk uluslaşmasına dayalı ulus devlet yaratma politikasının, diğer halklara büyük acılar yaşattı tespitinde bulunan DTK, şu hususlara dikkat çekiyor: “Kürt-Türk ilişkilerinde de Kürtleri yok oluş sürecine götüren bir dönemin başlamasının ideolojik ve siyasi temeli olmuştur. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda tümden dağılması ve Türk ulusal varlığının tehlikeye girmesi karşısında Mustafa Kemal tarihteki geleneğe uygun olarak özellikle Kürtlerle ilişki ve ittifak içinde olmayı çok önemli görmüştür. Türkler Kurtuluş Savaşı’nı bu temelde kazanmış; Türkiye Cumhuriyeti bu ilişki sayesinde kurulmuştur. Böylelikle Kürtlerle ilişkinin Türkler için büyük değeri bir kez daha anlaşılmıştır. Mustafa Kemal’in o yıllarda Kürdistan için otonomi düşünmesi ve ilk meclisin 1922 Şubat’ında bu yönlü karar alması, yeni Türkiye’nin kuruluşunda Kürt-Türk ilişkilerinin öneminin anlaşılmasının bir sonucudur. Kürtler de Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemdeki politikalarından önemli zararlar görmelerine ve ciddi sıkıntılar yaşamalarına rağmen Araplar ve diğer halklar gibi ayrılmayı değil, aynı dinden olan ve geçmişten beri otonomilerini koruyarak aynı devlet içinde yer aldıkları Türklerle yine özerkliklerini belirli oranda koruyarak birlikte yaşamayı tercih etmişlerdir.”

İttihat Terakki politikası ve sonuçları

“Türkiye’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ilk meclis ve bu temelde kurulan Türkiye’nin kuruluş felsefesi ve siyasetinde bırakalım Kürt inkârının olması, Kürtlerle birlikte kurulmuş yeni bir Türkiye vardır” tespitine de yer verilen sunumda, şunlar yer alıyor: “Türkiye’nin kuruluş siyaseti ve felsefesi Kürtler açısından da kendi kimlik ve varlıklarıyla içinde yer aldıkları bir anlayışa dayanmaktadır. Ancak Türkiye’nin uluslararası alanda meşruiyetinin temeli olan Lozan Anlaşması’ndan sonra, Türkiye sınırları içinde ulus devlet kurmak isteyen İttihat Terakkiciler harekete geçmişlerdir. Lozan görüşmeleri sırasında kendilerini Türklerin ve Kürtlerin temsilcileri olarak gösterip Kürtlerin desteğini alan Türkiye, daha sonra Lozan Anlaşması’nı Kürtlerin, Türklük içinde eritildiği ulus devletin dayandığı meşruiyet aracı haline getirmişlerdir. Şeyh Sait isyanına yol açan da İttihat Terakki zihniyetinin ulus devlet politikası olmuştur. Daha sonra da bu isyanı gerekçe yaparak Kürtler üzerinde insanlık tarihinin en acımasız yok etme politikalarından birini izlemişlerdir. Ermeni soykırımı gibi şok ve trajik bir soykırıma yönelmemiş olsalar da uluslararası egemen güçlerin de desteğini alarak fiziki katliamlar da dahil Kürtlerin tümden bitirilmesini hedefleyen tehlikeli planı gün gün acımasızca uygulamışlardır.”

‘Doğu Islahat Planı, bir suç belgesidir’
 

Doğu Islahat Planı insanlık açısından tam bir suç belgesidir. Kürtlerin Türkleştirilmesi ve Kürdistan’ın Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirilmesinin tüm yol ve yöntemleri bu planda ortaya konulmuştur

“Bu inkâr, imha ve soykırımın çok kapsamlı program ve planı olan Doğu Islahat Planı, tarihte görülen soykırımların en bilinçli ve planlı olanıdır” tespiti yapılırken, “Doğu Islahat Planı insanlık açısından tam bir suç belgesidir. 20. yüzyıl boyunca Kürtlere uygulanan katliamların, baskıların ve soykırımın her türlü biçiminin hangi zihniyet ve amaçla yapıldığını göstermektedir. Kürtlerin Türkleştirilmesi ve Kürdistan’ın Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirilmesinin tüm yol ve yöntemleri bu planda ortaya konulmuştur. Kürtlerin Türkiye’nin Batı illerine sürülmesi, Türklerin Kürdistan’a yerleştirilmesi; çocuklardan başlayarak tüm Kürtlere dillerini ve kültürlerinin unutturulması; Kürtlüğü düşünmenin bile suç haline getirilmesi, bu politika önünde engel olan her birey ve grubun ise açıkça ezilmesi kararlaştırılmış ve uygulanmıştır. Bu politika, Kürdistan’ın tüm köy, kasaba ve şehirlerinde hayata geçirilmiştir. Siyasi, ekonomik ve kültürel soykırım bir değirmen gibi Kürt toplumunu öğütüp toplum kırıma uğratmıştır. Bu çok yönlü soykırım politikasına direnen bir tek kişi bırakılmayarak tüm Kürtlerin soykırıma tabii tutulması için Kürdistan her gün ve her saatte ağır baskılar altında tutulan bir coğrafya haline getirilmiştir. Bu baskıcı politikalar sonucu başta Ağrı ve Dersim olmak üzere birçok Kürt isyanı ortaya çıkmıştır. Direnmekten ve isyan etmekten başka yol kalmamıştı. Aslında bu ağır baskılar karşısında normal bir toplum ve insandan bu yönlü refleks göstermekten başka bir tutum beklemek zaten anormal bir durum olurdu” şeklinde ifade ediliyor.

Uluslararası ittifaklar

Sorunun uluslararası boyutuna ilişkin de şunlar belirtiliyor: “Türk devleti bu inkâr ve imha politikasını bugüne kadar pervasızca yürütürken, 20. yüzyıl başında kurulmuş Ortadoğu statükosu ve bu statükoyu kendi çıkarlarına gören uluslararası güçlerden de destek almıştır. Türkiye’nin Kürtler üzerinde egemenlik kuran diğer devletlerle Kürtlerin ulusal varlıklarının yok edilmesi konusunda kurduğu ittifak da bu politikanın ağır biçimde sürdürülmesini sağlamıştır. Ulus devletlerin halklar ve farklı kültürler açısından nasıl bir soykırımcı karakter taşıdığını Kürtler üzerinde egemenlik kuran bu devletlerin politikalarında çok açık biçimde görmek mümkündür. Kürtler dışındaki Ermeni, Rum, Süryani gibi farklı etnik ve inançtan olan topluluklar ise izlenen tek millet ve tek inanç yaratma doğrultusundaki politikalar sonucu ya fiziki soykırımlarla ya da trajik tehcir yoluyla sayıları sadece birkaç binle ifade edilen duruma düşürülmüşlerdir. 1970’li yıllara gelindiğinde Türk devleti uyguladıkları politikaların Kürtlerin bir daha ayağa kalkamayacağı biçimde sonuç aldığını düşünmekteydi. Kürtler, bu politikalar sonucu varlığını yok etmek isteyen egemenler karşısında çaresizlik içinde teslim olmuş duruma düşürülmüştür. Türkleşme ve ulusal yok oluş bir kader gibi görülmektedir. Öyle ki Kürtlük gerilik, Türklük ise çağdaşlık olarak bilinçlere yerleştirilerek Türklük gönüllü benimsetilmeye çalışılmıştır. Kuzey Kürdistan’da tüm Kürtler bu hale getirilmiş olmasa da, genel eğilim ve trend bu yönde işlemektedir. Bu durumu içlerine sindiremeyenler ise artık bir şey yapılamaz noktasına getirilmiştir.”

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.