Bir Cumartesi Günü Beyaz Tülbentine saklanmıştı; Barış!

30.08.2013 21:59:57
A+ A-

Savaş ve barışı, yitik bir şehrin surlarına okumak gibi... Yaşamak, med tarihinin kutsal topraklarında savaşa kutsanmış çocuklarla... Mezopotamya'nın kadim tarihi savaşlar, katliamlar ve sürgünlere peyda olmuş tarih boyu. Ve hâkimiyeti eline alan her hükümran kendi savaş tanrısını yaratarak hegemonya sevdasına tutulmuştur ve kurdukları oyun teorileri ile birlikte kendi ütopyalarına katılımcı seyirci aramışlardır. Tıpkı satrançta  olduğu gibi savaşı kazanmak için piyonları cepheye sürmek lazımdır. Bu realite her çağda kendini muhafaza etmiştir ve savaşın her türlüsüne şahit olmuştur kâinat.   
Savaş tarihinin kanlı yüzü, barışı, karanlıkların gerisinde bırakırcasına globalleşerek hüküm sürmüştür.
En yıkıcı örneklerinden biri ise; iki  dünya savaşı arasında ve sonrasında yaşanan kaosun iç çekişlerini, Hitler rejimini ve bilumum faşist diktatörlükleri ve dahası yaşanan katliamları, kırımları, kıyımları ve işkenceleri savaş tarihinin bilincine yerleşmişken, barış kimin umurunda olacaktı ki?     Kazananı olmayan savaş silsileleri şunu gösterdi ki tek galip olan "Barış" olmalıydı. Savaşlarda ölenlerin sayıları arşa varmışken, kayıpların ardından ilan edildi Barış Günü! Barış gelir miydi sahi savaş sanayisi güçlü olan, savaş baronlarının cirit attığı topraklara? Lümpen bir barış özlemi duyanların riyakarlığı içerisinde, iç ve dış toplumsal savaşların kaos dönemlerinden geçtik ve geçiyoruz da nereye kadar? Sanırım bu sanıldığı kadar da kolay değildi. Bireysel çıkarların toplumsal çıkarlara dönüştüğü ilkel yapılanmaların yarattığı her şeye egemen olmak, hâkimiyet kurmak gibi güdülerin peyda olduğu tarihin evveliyatında gizliydi.
Savaşın coğrafyası hiç değişmiyordu, barış ise hiçbir dilden düşmüyordu. Buna rağmen barış, savaşın gölgesinde iken gelmiyordu.  Savaşın küresel hakimiyet kurma çarkına çomak sokacak tek kitlesel güç barış idi.
Savaşın hâkim olduğu yerde her zamankinden çok konuşulmalıydı barış, diller bıkmadan söylemeliydi bir türkü halinde...
Barış, iki hece bir umut! Gelecekti elbet, barışa hasret gönüllerin diyarına da...
Yalnız, bir barış vardır ki candan içre bir yokluk hali, hüzünsel mevsimlerden geçmiş ve her daim umudunu yeşil tutmuş; sabrı, yüzüne bir nakşibendinin titizliğinde nakşeylemiş ağıtvari hüznünü bir anneye... Öyle ki her dem acısını yüreğinde taşıyıp, kaybettiği cananının, yavrusunun resmini göğüs kafesinde tutup sabırla barışın gelmesini bekleyen Cumartesi Anneleri'nin barışıdır; tıpkı o haylaz ve yaramaz çocuğun eve gelmesini bekler gibi, kaygılı fakat ısrarla kapı pencere umutla bekleyen annelerin özlemidir.
Barış;  iki hece bir umut! Beyaz tülbentlerinde saklı tuttukları güvercinleri bir bir vurdukları yerden tam da yüreğinden, al'dan bir tülbent ile sarmış yaralarını Cumartesi Anneleri. Barışı bekler bütün anneler adına, bir nöbet gibi... Takvim yapraklarına sıkışmış bir hayatın kayıp zamanını sabırla işleyen yürekleri sağlam anaların. Günlerden cumartesi yol boyu bekler hiç gelmeyecek yolcusunu, tülbentinde barış güvercinleri ile. Gelecek olan sadece, barış; iki hece bir umut!   
Ömrü zindana sıkışmış düşünceleriyle prangalanmışlar, toprağında kan ağlayanlarla birlikte, tüm yurt böylesine bir barış özlemi içerisindeyken, barışı istemeyen güruh hangi isteğe hizmet ediyorlar dersiniz? Hiçbir açıklaması yoktur barış istemeyenlerin, bireysel çıkarları toplumsal çıkarlara dönüştürmekten başka. Arzu edilen barıştır ve illa ki gelecektir bu topraklara da!
Gelecektir kim bilir belki bir cumartesi günü, beyaz tülbentinde saklı kalan güvercini göğe salmak için!



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.