Bu yazıyı sadece Türkler okusun diye yazdım

28.03.2013 10:33:31
A+ A-

Türkiye’nin en önemli sorunu, ahalinin tanış olmamasından kaynaklanır.
İlginçtir ki; buna, yani halkın ayrışmasına devlet sebep olur.
Öyle olunca da insanlar birbirlerinden çekinir ve korkar. Sünni / Alevi / Kürt vs…
Kürtleri iyi tanıdığımı düşünüyorum çünkü uzun yıllar oralarda öğretmen olarak çalıştım.
Mevzuya tekrar döneceğim…
Deniyor ki;
“Bu ülkede Kürtler; Milletvekili, Başbakan, Cumhurbaşkanı olmadı mı?”
“Elhak oldu”
“Peki başka ne istiyorlar?”
İşte sorun burada, anlaşılamayan da bu! Kürtlerden üç beş kişi devlet kademelerinde belli yerlere geldi diye milyonlarca insana; “daha ne istiyorsunuz?” diye sorulan soru neden anlamsızlaşır?
Şimdi, oralarda çalışırken gördüklerimi nakledeceğim.

Sosyal Hayat
Özellikle güneydoğu Kürtlerinde “Ağa” vardır ve çok itibarlıdır, binlerce insan onun kuludur.
Öncesi de var ama özellikle Cumhuriyet kurulduğundan bu yana ağalar, bölgesinin aynı zamanda milletvekilidir. Vekillikleri babadan oğla geçer ve bazen kardeşler arasında pay edilir.
Ankara’daki Parti, yahut hükümet yetkilisi ile ağa, sürekli olarak pazarlık içinde olurdu.
“İsteklerimi yap, senin partine geleyim.”
Yahut;
“Bizim partiye gel, ne istersen vereyim.”
Çükü ağanın bölgesindeki oylar, ağa nereyi işaret ederse oraya giderdi.
***
Bir anı; 1969 seçimlerinde İran sınırında bir köyde sandık başkanıydım. Akşam oyları sayarken bir oy da Adalet partisine çıktı. Oysa o seçimde “Evet” mührü CHP’den ayrılan Turan Feyzioğlunun partisine, yani koç resminin altına vurulacaktı. Köylüler yalvarmaya başladı; “Hocam o yanlış oy pusulasını iptal edelim. Ağa duymasın” Demem o ki ahali istediği partiye oy veremezdi. Bu durum devleti yöneten adamların da işine geliyordu.

Adalet ve Hukuk
İstatistiklerde özellikle güneydoğuda suç oranının çok düşük olduğu görülürdü, neden?
Çünkü tüm adli olaylarda önce ağaya müracaat edilirdi. O dilediği gibi yargılar ve karar verirdi. Doğaldır ki bu durum devletin kayıtlarında görülmezdi. Ama ağa karar verirken her halde haklı veya haksızlık durumuna göre değil, kendi çıkarına göre karar verirdi.
Bu hukuksuzluk içinde yaşayan insanların devleti aramasından daha doğal ne olabilir?
***
1969 Öğretmenler grevinde zamanın Kaymakamı Fikret Toksöz olmasaydı, şimdi bu satırları yazmam mümkün olmayacaktı. O sırada Adalet Partisi iktidar, ağa da onun Milletvekili ve vekilin kardeşi de bizim orada Belediye Başkanıydı. Şimdilik bu kadarını anlatmış olayım. 
***
Kaçakçılık bölgenin tek gelir kaynağıydı. Sınırlardan sorumlu devletin adamları bu yüzden çok para kazanırdı. Aradan 40 yıldan fazla bir zaman geçti ama o yıllarda oralarda devlet adına görevli olan memurlardan milyoner olmayan kimse var mı diye bir araştırma yapılmasını çok isterdim.
***
Oralarda görev yapanların tamamı, belki yüksek rütbeli subaylar hariç, Kürtlerin sofrasından nasiplenmiş ama o görevleri sürecinde hiçbir zaman halka iyi davranmamışlardı. Çünkü oralara gönderilen memurlar genellikle sürgünlerden olurdu. Bir ilköğretim müdürümüz vardı, ismi gerekmez, köy okulunda çalışırken öğrencisi olan bir kız çocuğuyla evlenmişti. O yüzden, ama her halde yaşlı olduğu için İlköğretim müdürü olarak bizim oraya atanmıştı. (1969 Yüksekova)
***
Sad dağının güneyinde “Sad” köyü vardı. Yakınından Irak sınırı geçer. (şimdi terör nedeniyle o köy yok artık) Tarlaları, otlakları sınırın öte tarafındaydı. Arada bir Irak askerleri gelir hayvanlarını sürer götürürdü. Köylüler bu durumu devlete değil ancak ağalarına şikayet edebilirdi. Sonra, hayvanlarını yeniden satın almak zorunda kalırlardı.
***
1970’lerin ortalarına gelindiğinde az da olsa Kürt gençleri okumuş ve “batı”yı tanıma fırsatı yakalamıştı. Hatta o yıllarda Türk sineması Ağa / maraba ve bağlı olarak satılık köy gibi konuları işlemeye başladı. Ne var ki bunlara sadece gülünüp geçildi. Gerçek olma ihtimali hiç düşünülmedi.
***
Aynı yıllarda Türk demokrasisi askerler ve kötü liderler yüzünden çıkmaza girmiş, koalisyon dönemleri başlamıştı. Bu yüzden olmalı ki Kürt memleketlerinde olup bitenler kimsenin umurunda olmuyordu. Ama oralar için için kaynıyordu. Ve 68 olaylarının pozitif etkileri yaygın hale gelmeye çoktan başlamıştı.
***
Batıda olup biten gençlik hareketlerinin bir benzeri doğuda da yaşanmaya başladı. (Doğu Kültür Ocakları) Ne var ki devlet çok acımasız davrandı. Ağa ve devlet ortaklığı insanların canını acıttı, yaktı.
Bir atasözü der ki; “Canı yanan eşek atı geçer.”
***
İlk kez Öğretmen olarak bir Kürt köyüne atandığımda şaştım kaldım. Ne ben Kürtçe biliyordum ne de çocuklarım Türkçe..
Okul yıllarımda hiçbir hocam böyle bir köyden söz etmemişti.
Daha sonraki yıllarda karşılaştığım, okuldan bir arkadaşım, alevi olduğunu söyledi. Oysa okuldayken bu sırrını o ve onun gibi olanlar saklamak zorunda kalıyordu.
***
Yıllar sonra yolum Mardin’e Midyat’a düştü. Kiliseleri görünce hayretler içinde kalmıştım.
***
Bunları şunun için yazıyorum. Ben bir öğretmendim ve öğretmenler toplumu inşa eden yapı ustalarıdır. Toplumu inşa eden yapı ustaları kimdir ve neler bilirler bilinsin istiyorum.
***
Ben oralardan ayrıldıktan sonra işler temelli çığırından çıktı.
Bir sabah vakti, ezan okunmadan önce askerler köye gitti. Üç saat süre verdiler “köyü terk edin” dediler. Demesi kolaydı belki. Ama çocuklar, yaşlılar, hastaları vardı. Gideceklerdi gitmesine ama nereye nasıl?
***
Üçbin kadar köy boşaltıldı ahalisi batıya sürüldü.
Toplumsal doku bozuldu.
Köylerinde sofra kurmakta hiçbir sorunu olmayan, geleni gideni yedirip doyuran insanlar, sürüldükleri batıdaki kent varoşlarında açlık ve kıtlık çekmeye başladı.
Çocukları aç ve yırtık elbiseleri ile konforu, moderniteyi izledi uzun zaman, biraz ötedeki mahalleden. 1900’ün ilk yıllarında Paris’te, varoş çocukları vitrinleri taşlardı. (anarşizm zamanı) İşte aynısı bizde de yaşanmaya başladı.
***
Elbette tüm olayları bir sayfaya sığdırmak mümkün değil. Daha 12 Eylül rezaletleri var ki anlatamadığım, hatta hiç duymadığım, utanç verici insanlık dışı uygulamalar.
***
Kürtlere yapılanlardan bazı örnekler verdim.
Ardından 30 yıl boyunca vuruştuk. Bizimkiler savaşın adına “terör” dedi. 
İki taraf olarak vuruştuk ama yenişemedik.
İki ayrı taraf olmuştuk artık.
***
İşte bunun için, hükümet barış yapmak istiyor.
***
Doğrudur, bu savaşı Türkler istemedi ama Kürtler de istemedi.
Devleti o yıllarda yönetenler beceriksizdi, belki de bilerek ve isteyerek bu savaşa neden oldular, kim bilir?
Ne var ki yapılan haksızlıklar Türkiye adına ve dolayısı ile Türk halkı adına kötü puan olarak kaydedildi.
İşte bunun için gelecek olan barışı alkışlıyoruz.
Türk halkı olarak asaletimize öyle yakıştığı için Kürtleri barışa davet ediyoruz.
Kürtler de bu talebi alkışlıyor.
***
Türklerden onbin, Kürtlerden otuzbin kişi öldürüldü. Faili meçhuller de cabası.
“Kanı kanla yumazlar” der atalarımız.
Başarılırsa eğer, bu barışın neresi onur kırıcı olacak?
Başarmak için de bir yerden başlamak gerekmez mi?
 

YORUMLAR

Yazınızı pek beğendim, lakin... -

Merhaba, Yazdıklarınızı gerçekten beğendim, sakince ve makul biçimde anlatmışsınız düşüncelerinizi. Katılmamak elde değil diye düşünüyor insan... Lakin ikircikli, huzursuz, mutsuz hatta öfkeli Türklerin niye öfkelendiği konusunda aynı fikirde değiliz sanırım. Birkaç kendini bilmez dışında kimse "Barışa hayır" demiyor. Sokaktaki Türk'ü mutsuz eden şey daha 2 sene önce Oslo'da uyuşamayınca silaha sarılıp "pazarlık gücünü kanla artırmak" yolunu seçenlerin bugün barış havarisine dönüşmesi, "insanlar ölmesin" diye ortada dolanması... Kapalı kapılar ardında "50 bin kişiyle savaşırız gerekirse" diyen kişinin halka okunan mektubunda melek kesilmesi... Üstlerini silkeleyip barış istediklerini söylüyorlar, ama üzerlerinde ekmek kırıntısı değil kan var. Kanı kanla yumazlar, eyvallah, ama en azından su dökmek gerekir! Hakan Günday'ın da dediği gibi iki tarafın da özür dilemesi ve hatalarından pişman olması gerekiyor. Bence ön şart bu.

1 1
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.