Cumartesi Anneleri ya da mezar taşlarını okşayamamak!

22.10.2014 03:56:49
A+ A-

 

Bütün mevsimleri gasp edilmiştir onların, bölük pörçük bir hayatın sonbaharını yaşarlar hep. Çok erken aklaşmıştır saçları, bahtlarının karalığına tezat, o melun milattan hemen sonra başlamıştır tül beyazı renkle tanışmaları. Tarihin en büyük zulmüdür yaşadıkları çünkü. Ancak ömürlerinin ızdırabını dindirmeye yarayacak, kış gibi bir ölüme de uzak dururlar. Çünkü tüy kadar zayıfta olsa, o yağmur sonrası gelen gökkuşağına benzer bir umuttur bekledikleri. Umutları ise; çocuklarını, acılar içinde büyüttükleri o masum yanlarının mezar taşlarını okşamaktır yani.
Ellerinden çekip almışlardır, mutlulukla eşdeğer saydıkları çocuklarını, zamanın zorbaları. O günden beri herkese, siyah beyaz görünen rüyalar, onlara kan rengi çığlıklarla gelir her gece.
Bu cumartesi 500. hafta olacaktır ki, anaların çığlığı yükseliyor Galatasaray meydanından gökyüzüne, kırılgan kuşların acı acı ötüşünden daha beter, daha iç kanatan bir çığlıktır gözlerine oturttukları.
Çocuklarının mezarlarına bir karanfil dikmek, sulamak ve ancak bundan sonra sessizce evlatlarıyla o uzak gezegende buluşmaya gitmektir tek amaçları.
Bu kadar kanatıcı bir istektir onların beklentileri.
Gülüşüne dünyanın en temiz sabahlarını yerleştirmişti Hasan Ocak.20 Mart 1995 yılında, annesine” akşam erken geleceğim” sözünü tutamadı. İnsan suretine bürünmüş yaratıklarca kaçırılmış, işkence edile edile katledilmişti.
Ailesi ve vicdanlarını en değerli hazine gibi sıkı sıkıya koruyanlar tarafından ilk oturma eylemi yapıldı Galatasaray’da. Tarih 27 Mayıs 1995’ti.
Bedelini kırılan kemiklerinden gelen seslerle ödemek olduğunu bilerek hem de.
Ülkenin gündemine, önceden yok sayılan yüzlerce kayıp bu tarihle girdi.
“Çocuklarımıza ne yaptınız, nereye gömdünüz evlatlarımızı?” sorusu, felaket kadar tehlikeli sayılıyordu üniformasını hiç çıkarmamış devletin resmiyetinde.
Tahammülü yoktu annelerin bu isteklerine.
Çığlıklara saldırdılar azgınca, seslere saldırdılar, ağıtlara saldırdılar. Birçok kayıp yakının kaburgaları kırıktır, kolları tutmaz olmuştur bu saldırılarda.
Deniz Gülünay daha çocuktu, o bahar yüzlü babasını kaçırdıklarında, arkadaşlarıyla mahallede oyun oynama çağını erteleyerek, babasının katilleriyle yüzleşmeye çıkmıştı meydanlara. Babasını katledenler o küçücük çocuğa da acımadılar hiç. Coplar acımasızca vuruluyordu o çocuk düşlerine. Babasının yokluğuna, kanayan yerleri eşlik ediyordu birde.
Bu kadar ağır zulmü, belgesellerde izlediği çakallar dünyasında bile görmemişti. Hayat öğretiyordu ona da, çakallarla bu zulüm arasındaki farkın “çakalların, çağ içi, bu zalimlerinde çağ dışı” olduklarını.
Bu hazan mevsiminde, Galatasaray meydanında, eklemlerinde dayanılmaz acılarla oturan kayıp yakınlarının hesap soruculuğuna kulaklarımızı açmalıyız. Yoksa anne yüreğine giderek uzaklaşırız, insan olmaktan uzaklaşırız.
Havası ve suyu zehirlenmiş bir ülkenin kaderini temizlemek, kayıpların akıbetini sormakla mümkündür, yoksa bu zehirle yaşamak bizi, yavaş yavaş duygusu ölmüş birer iskelet haline getirecektir.
Bir ülkenin en büyük günahıdır, annelerin kucağından çocuklarını koparıp, bilinmez çukurlara gömmek. Kirlenen yalnızca katiller değildir ayrıca, sessiz kalanların masumiyetleri de bir patiska gibi yırtılmıştır artık.
Sadece bir sestir bizden istenen, “ne yaptınız bunca insanlara?” sorusunu onlarla birlikte sormaktır birde.
Hiç olmazsa o çığlıklara fısıltımızı katabilmeliyiz.
Eğer; riyasız yaşamak istiyorsak!
 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.