Dersim Meselesi, Chp’nin Tutumu ve Cumhuriyet Politikaları Üzerine

04.12.2013 19:36:15
A+ A-

Zaman zaman Türkiye'nin gündemini meşgul eden Dersim meselesi, son günlerde yine tartışılıyor. CHP'li Hüseyin Aygün'ün bir gazeteye verdiği mülakat vesilesiyle gündeme gelen Dersim, iktidar ve muhalefetin birbirlerini suçlamalarına, kimin özür dilemesi gerektiği gibi güncel politik atışmalara konu oluyor. Tabii bunun yanında Dersim konusunda araştırma yapanların medya vasıtasıyla kamuoyunu bilgilendirmeleri de, Dersim konusunda ne kadar az bilgiye sahip olduğumuzu göstermesi açısından manidardır. Dersim, daha önce de Onur Öymen tarafından gündeme" haddini bildirme " benzetmesi vesilesiyle gelmişti. Fakat o dönemde şimdiki kadar tartışılmamıştı. Zira Baykal dönemiydi. Cumhuriyetçi muhafazakârlığın "yılmaz temsilcisi" Baykal'dan bu konuda bir "açılım" beklenemezdi. Kılıçdaroğlu'nun bir Dersimli olarak CHP'nin genel başkanı olması konunun hassasiyetini artırdığı gibi etraflıca düşünülmesine ve tartışılmasına vesile oluyor.

Dersim meselesi, tek parti döneminde vuku bulan ve dolayısıyla devleti ilgilendiren bir mesele olsa da, tartışma dönemin iktidarı Cumhuriyet Halk Partisi olduğu için onun üzerinden yürütülmeye çalışılıyor. Mevcut iktidar, popülist amaçlarla, devlet adına özür dilenmesi gerekiyorsa özür dilediğini beyan ediyor. Ama tartışmanın diğer aktörü CHP, iktidarı samimiyetsiz bularak, özürle bu işin bitmeyeceğini, arşivlerin açılmasını, sürgün listelerinin deşifre edilmesini ve el konulan malların iade edilmesi gerektiğini savunuyor. Tartışmaların sadece Dersimle bitmeyeceğini, Sivas'ın, Çorum'un ve başka katliamların da hesabının verilmesi gerektiğini ifade ediyor. Ve fakat şimdiki CHP'nin genel başkanı olarak Kılıçdaroğlu, Dersim konusunda özür dilememekten özellikle imtina ediyor. Bu sorunlu ve sorumsuz tutumu anlamak mümkün değildir. Buna ilaveten, iktidarın, salt muhalefeti "köşeye sıkıştırmak" maksadıyla gerçekten samimi olmadığı bir hususta aksini iddia ederek beyanlarda bulunması da inandırıcı değildir. Kılıçdaroğlu'nun sürekli olarak Aleviliğini dillendiren ve bunu sanki utanılacak bir durummuş gibi lanse eden siyasi iktidar riyakâr bir politika izlemektedir.

Dersim, genç Cumhuriyet'in uluslaşma ve mevcut sınırlar içinde otoritesini tesis etmesinin önünde bir engel, tıbbi deyimle  "çıbanbaşlarından biri" olarak görüldüğü için kesilip atılması lazım gelen bir ur gibi düşünülmüştür. Devlet, bu coğrafyada hâkimiyetini tam anlamıyla kuramadığı, vergi alamadığı için Kürt ve Kızılbaş olan ve bu manada da "makbul vatandaş" tanımına uymayan bölge insanını tedip etme yoluna gitmiştir. Zira geç Cumhuriyet'in uygun gördüğü insan profili Sünni-Türk ve üstelik de Hanefi mezhebinden olmalıydı. Sair kesim ve mezhepler caiz görülemezdi. Fakat bu tedip harekâtı oldukça kanlı olmuş ve Dersimliyim diyenlerin bir daha unutamayacakları büyük bir travma yaşanmıştır. İnsanların canlarını kurtarmak için sığındıkları mağaralarda zehirli gaz kullanılarak fare gibi zehirlendikleri artık biliniyor. Resmi makamlar tarafından on üç bin küsur insanın öldürüldüğü iddia edilse de bu sayının çok daha fazla olduğu açıktır. Devletin toplu katliam yoluyla insanlarını dize getirmesi, "medenileştirmesi" sorgulanması gereken bir husustur. Bunun yanında özellikle küçük çocukların Türkleştirme-Sünni İslamlaştırma politikasına alet edilerek evlatlık ve sürgün yoluyla asimile edildiği bilinmektedir.

Bugünkü Chp, tek parti dönemini ve uygulanan politikaları tartışmaktan, eleştirmekten neden imtina etmektedir? Atatürk kültüne sığınan cumhuriyetçi, laikçi ve hatta Alevi kesim, dönemin tarihi gerçeklerini, sorumlularını öğrenmek dahi istememekte adeta ayak diremektedir. Bunun bir sebebi olmalıdır. Adı geçen kesim, tarihle yüzleşmek yerine inkâr etmeyi daha yeğ bulmaktadır. Bu aynı zamanda bir psikolojik tutum olduğu gibi, üzerinde durulan zeminin kayıp gitmesi ihtimali karşısında bir korkuyu da imlemektedir. Sebebin ne olduğu tartışılmalıdır.

Cumhuriyetçi, laikçi ve Alevi kesim, Anadolu'da adet her şeyin Cumhuriyet'le başladığını, Cumhuriyet'ten önce Osmanlı döneminde medeniyet, kültür ve eğitim adına hiçbir şeyin olmadığını, dolayısıyla böyle bir karanlık döneme bakarak Cumhuriyet'in büyük bir kazanım olduğunu savunurlar. Bu düşünüş biçiminin tek parti döneminin ideolojik koşullanmasının bir sonucu olduğunu iddia edebiliriz. Özellikle 1940'lı yıllara kadar Osmanlı dönemini araştırma, sorgulama ve akademik yayın yapma yasaklanmıştı. Yeni Türk Devleti'nin meşruiyet temeli "Türk Tarih Tezi" ve "Güneş Dil Teorisi" gibi fiktif tezlerle uzak tarihe bakarak oluşturulmuştu. Yakın tarihin inkârı ve reddi, eğitim politikasının da bu temel/temelsizlik üzerine bina edilmesi bellek yitimine yol açtığı gibi, otoriter politikalar da eleştirel düşüncenin önüne geçti. Böylelikle Cumhuriyet politikaları hiçbir suretle eleştirilemediği gibi askeri yönetimlerin bu ideolojiyi tahkimiyle artık tartışılması imkânsız doğrular haline geldi. Günümüzde hala başat rolünü koruyan "Cumhuriyet döneminde ne yapıldıysa meşrudur, haklıdır" şeklinde ifade edebileceğimiz Cumhuriyetçi muhafazakâr tezler, bırakın sol düşünceye rehberlik etmeyi liberal demokratik teoriye bile aykırıdır. Özellikle Alevi kesiminin bu düşünceyi savunması, tek parti dönemini araştırmaktan, sorgulamaktan azade addetmesi aksi iddialara rağmen Stockholm Sendromu'yla ilişkilendirilebilir.

Dersim meselesi, Cumhuriyet'in kuruluşu ve "düzen"in sağlanması sürecinin, toplumsal sözleşmeye değil de baskı ve zulümle sonuç almaya dayandığının, toplumsal bellekte büyük travmalara sebep olan acı olayların yaşandığının açık bir göstergesidir. Bu travmayla toplumun her kesimi, özellikle siyasi partiler ve devlet açıkça yüzleşmelidir. Bu hususta var olan belge ve bilgiler açıklanmalıdır. Geçmişin karanlık olaylarıyla hesaplaşmadan geleceğin özgürlük ve kardeşlik üzerine inşa edilebilmesi imkânsızdır. Sabiha Gökçen ismi övünme değil deyim yerindeyse yerinme vesilesi olmalıdır.

26, 27, 30 Kasım 2011



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.