DERSİM'İN KİMLİK VE DOĞA SORUNU

28.02.2013 14:29:30
A+ A-

 

                                     Dersim’de kimlik tespiti çabasında olanlar, Luvi, Daranis, Khurri, Turki, Zuzu, Persi gibi M.Ö. iki binli, üç binli yıllara gidip tarihin karanlık sayfalardan bir takım aidiyetlikler çıkarmak yerine, Şair Şükrü ERBAŞ’ın dizesinde dediği gibi, ‘içine bağıran adam!’a sorsunlar. Yani Dersimliye... Üstten üstten, sen Türksün, yok sen Zazasın, yok sen Kürtsün, yok Ermenisin! gibi işaret parmaklarını üzerimize doğrultup bize ırk adresleri göstereceklerine, aşağıdan gelen; yavaş ama inançlı, ezik ama inatçı, sessiz ama kızgın, naif ama kendimiz olan tanımlamamızı duysunlar.

                        

                                 DERSİMİN KİMLİK VE DOĞA SORUNU

 

21. Yüzyılda Dersim kimliği üzerinde spekülasyonların devam etmesi, aslında bizim kendi kimliğimizi ifade edişimizdeki yetersizliğimizden kaynaklanmaktadır.

Yetersizliğimizin ilk sebebi, aşiret tipi birlikteliklerden kaynaklanan güçlü bir merkezi yapının oluşturulamamasıdır. Neticede her devirde rahatlıkla tepelenen ve tarumar edilen topluluklar bütünü olmaktan kurtulamamışızdır. Dolayısıyla dili, kültürü, tarihi ve sosyal olguları bir türlü oturmayan, gelecek nesillere aktarılamayan ve her karıştıkları inanç ve iklimlerinden birazcık alan kültürler yumağı olmuşuz. Günümüze kadar da böyle renklenerek gelmişiz.

Yumak halimizden pek de bir şikâyetimiz yok aslında. İnsanı ve doğayı üstün tutan anlayışları benimseyip yaşantımıza eklemlediğimiz için -insani- bir kültürler yumağıyız. Zalime değil, zulüm görene, katledene değil, katledilene akarız.

Güçlüyle barışımız yoktur bizim!

Aşiret geleneği içerisindeki örgütlenme ve adalet anlayışı keza kendi doğal örüntüsüne uygun bir tarzda gelişmiştir. Aşiretin ileri gelenleri olağan günlerinde rençperlik, hayvancılık; olağan üstü zamanlarda ise silahlarının arkasında aşiretini savunma pozisyonunda misyonlarını tamamlamışlardır.  

Kutsal diyarlar, kutsal dağlar, kutsal sular, kutsal ağaçlar ve kutsal taşlar, kutsal insanlar ve kutsal kaynak gözeler… Tüm kutsiyetleri, öz olarak, kendi içinde insanlığın ve doğanın devamına dönük anlayışın değer ve sembolleriyle ifade edilmiştir.

Dolayısıyla adalet ve yönetim anlayışımız da doğa ve kutsallarımız üzerinden geliştirmiştir. Toplumsal yapı içindeki yanlış tavır ve davranışlara karşı fiziki değil de ruhani olarak kahreden cezalandırma yöntemleri; hayattan değil de toplum ve geleneklerinden koparılma cezaları; ailesinin değil de sadece kendisinin mağduriyetini yaşayıp cezasını çekeceği bir adalet anlayışı genel kabul gören adalet anlayışımızdı.

Bu naif adalet anlayışı yeri gelmiş güçlü aşiretlerin, yeri gelmiş güçlü devlet veya orduların, yeri gelmiş farklı inanç ve dinlerin saldırıları altında kalmış, susturulmaya ve yok edilmeye çalışılmıştır. Ama “Doğru duvar yıkılmaz!” atasözünü haklı çıkarır bir inanç ve inatla yüzyıllardır, kültürümüz insana ve doğaya akmaya devam etmektedir.

İnsani anlayışımız ve ırk üzerinden tanımlamayı hoş görmeyen doğalımız, tüm kimliklerin özgür ifadesinden yana olan sol kültürümüz, şimdilerde başka kimlikler giydirilerek şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Ne ironik!

Kimlik tanımlama yöntem ve politikalarını Dersim’de genel geçer normlar dışında bir söylemle ele almanın zamanı geldi, geçiyor bile. Çünkü bizden başka herkes Dersim kimliğini tanımlamayı bitirip bize kabul ettirmek için pozisyonunu belirlemiş vaziyette.

Hal böyle olunca ve artık iyiden iyiye de rahatsızlık derecesine dönüşünce; “bi durun yahu!” deme gereği şart oldu.

Öncelikle dünya-alem şunu iyi bilsin; başka diyarları ve başka diyarlardaki toplumları irdeleyip köklerini, soylarını-soplarını döke saça; kanından, kafa tası yapısından ve beşeri durumlarından hareketle ırksal sonuçlara varabilir ve kimliklerini tanımlayabilirsiniz.

Ama bu yöntem Dersim de tutmaz!

Çünkü, Dersim coğrafik özellikleri nedeniyle sığınma yurdudur. İskender’in, Türklerin, Moğolların vb. güçlü ordu ve imparatorlukların saldırıları karşısında sığınılmış, savunmaya elverişli bir coğrafyadır. Anadolu’da yüzyıllarca süren yok olmama mücadelesinden dolayı Alevilerin de sığınma yurdu olmuştur.

Sığınma psikolojisinin yarattığı yerleşim biriminden de bir ırk çıkaramazsınız.

Dersim’de kimlik tespiti çabasında olanlar, Daranis, Khurri, Turki, Zuzu, Persi gibi M.Ö. iki binli, üç binli yıllara gidip tarihin karanlık sayfalardan bir takım aidiyetlikler çıkarmak yerine, Şair Şükrü ERBAŞ’ın dizesinde dediği gibi, ‘içine bağıran adam!’a sorsunlar. Yani Dersimliye… Üstten üstten, sen Türksün, yok sen Zazasın, yok sen Kürtsün, yok Ermenisin! gibi işaret parmaklarını üzerimize doğrultup bize ırk adresleri göstereceklerine, aşağıdan gelen; yavaş ama inançlı, ezik ama inatçı, sessiz ama kızgın, naif ama kendimiz olan tanımlamamıza kulak versinler. Versinler ki Dersimlinin Kimliğinin ne olduğunu iyi anlasınlar.

Duyun; bu insanların çoğunluğu Kızılbaş-Alevi ve Kırmanç’tır, ve dilleri de Kırmançki’dir. Anlayın ve artık yaftalamaktan da vaz geçin!

Dersimde bizimle yaşayan ve onların (kırdaşki) adını verdiğimiz dillerini konuşup öğrenmekten zevk duyduğumuz Alevi-Khurmançlar, Türkler ve Alevileşmiş Ermeniler de var. Ama onlar da Dersimli ve bizim insanlarımızdır.

Her ne kadar Alevi yoluna yabancı oluşları nedeniyle Dersimdeki Sünni Türk halkının bir kısmıyla o sağlam diyalogu kuramamışsak da yine de büyük oranda bir kabul görmüşlük ve büyük oranda bir saygılı yaklaşım şekillenmiştir.

Belki şu paragrafları okurken, “Kırmanç ile Khurmanc arasında fark mı var? Tanım itibarıyla ikisi de birdir” diye düşünenleriniz olabilir. Buna verilecek en iyi yanıt, yine Şair Herman AMATO’nun; aynı dili, aynı şehri veya aynı evi paylaşıp ta birbirini anlamayan iki insanın uzaklığını anlatan “en uzak mesafe” şiiridir. Khurmanc ile Kırmanç sözcükleri içindeki iki harf ile; hele hele aynı dili konuşan Kırmanç ve Zaza arasındaki en uzak mesafe, yok olan ruhi şekillenme birliği, değişen inanç yolu ve 1500’lü yıllarda taraf olarak ayrışan, birbirini reddeden, her biri ayrı bir kimliğe dönüşen uzak mesafelerdir.

“İnsan haktır, hak insanda…” diyen Alevi inanışı ile şeriat hükümleri ile yoğrulmuş Sünni- Şafii inanç arasındaki mesafenin görmezden gelinemeyecek denli derin ve yeni kimlikler oluşturacak kadar da önemli olduğunu, beş yüz yılı aşan bu düşmanca tutum ve köklü farklılığın da Dersim’ de yeni bir kimlik oluşturduğunu anlamamız gerekir.

Bir davanın veya bir mücadelenin hatırına kimse bu kimlikten vaz geçmez. Tıpkı Kürtlerin veya Zazaların inancını, kültür ve sosoyal yapısını terk edip Alevi-Kırmanç kimliğine geçmeyecekleri gibi…

Dersim kimliği tanımlaması yeni veya moda bir tanımlama değildir. Bu mikro milliyetçilik de değildir. Bazılarının saldırganca ifade ettiği gibi “Türk Şovenizminin kuyrukçuluğu” da değildir. “Kürdistanı bölme planı” da değildir. Bu beş yüz yılı aşan süredir yaşanan var olma ve kimlik koruma kavgasıdır. Bu kimlik ifadesinden başka bir şey değildir!

Beş yüz yıldır her dönemde Dersimliler, Kızılbaş-Alevi-Kırmanç oldukları için katledilerek, sürgün edilerek, çapul ve talan edilerek yok edilmeye çalışılmışlardır. Hem de her dönem.

Hala da öyle!..

Alevi yolunun ve Kırmanç kimliğinin yok olmaması için canını vermiş, sürgünler görmüş, talanlara uğramış; asırlarca dağlara, ormanlara kovulmuş, başına gelenlerin tüm felaketlerin bu kimlik nedeniyle geldiğini bilmesine rağmen, asla Kızılbaş-Alevi-Kırmanç kimliğinden vaz geçmemişlerdir. Yine de bile bile, İnançla ve inatla bu kimliği savunmuşlardır. Peki, Türk, Kürt, Zaza, Arap veya Ermeni kimliği için, bu halk ne zaman ve nerede bu eziyetleri çekmiştir?

Bizler sol ev evrensel kimliğimizden dolayı etnik tanımlamaları ikincil plana attık. Ancak büyüklerimizin; ma Kırmancim! (biz Kırmancız), inay Tırké! (onlar Türk), inay Khurré (onlar Kürt) inay Ermeniyé (onlar Ermeni) tanımlamalarıyla büyüdük. Ancak kimlik olarak farklı tanımlananları da asla dışlamadık. Çünkü bize öyle öğrettiler.

Şimdi herkes şu soruyu kendisine sormalı; beş yüz yıldır yaşanan bu zorlu süreç; dili, kültürü, inancı ve duruşuyla bir kimlik mücadelesi değil midir? Bu bir kimliği ifade etmeye yetmez mi?

İşte, kimlikse kimlik!

Tarihsel kökeni ispata muhtaçmış gibi bir halimiz mi var?

Kardeşsek, asıl bizi olduğumuz gibi kabul ederseniz kardeşiz.

Kardeşsek, “öyle diyorsanız, öyledir!” dediğiniz zaman kardeşiz.

Üzerimizdeki işaret parmaklarınız kaldırdığınız zaman kardeşiz.

Bizi bir tarafın üstüne saymaktan vaz geçtiğiniz zaman kardeşiz.

Anadolu halklarına karşı samimi duygular besleyen bir Dersimli olarak, biz kardeşliğimizin hakkını verdiğimizi düşünüyoruz.

Ermeni Soykırımı’nda zalime destek olmadık. Gücümüz yettiği, cesaretimiz elverdiği oranda kurbanları koruduk, gizledik veya kaçırdık.

Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu halklarının onurlu duruşunu gördük ve verebileceğimiz desteği verdik.

Zazaların kavgasına destek olmadığımız gibi, Şeyh Sait hareketin bastırılmasında inanç farklılığı faktörü kullanılarak Varto ve Dersim’de oluşturulan milislerden ötürü Zazalara bir özür borcumuz olduğunu hep ikrar ettik, edeceğiz de.

Tarihte, en son (eskeré kulkin) Hamidiye Alayları’yla üstümüze gelen -Osmanlının adeta Dersim üzerinde ileri gücü rolünü oynayan- “Khurr!” dediğimiz Kürtlerin, Cumhuriyet döneminde yaşadığı katliamlara müdahale edemedik ama o acıyı hep içimizde hissettik.

Son otuz yıl içerisinde verilen Kürt kimlik mücadelesini hep haklı gördük ve hep yanlarında olduk. 1990 lı yıllarda, öleceğini bile bile, kurbanlık koyun misali Diyarbakır sokaklarını terk etmeyen Kürt kanaat önderlerinin saygınlığını iyi biliriz.  Gazeteleri kapatılıp muhabirleri öldürüldükçe, istanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den, Anadolu’nun dört yanından, ertesi gün öleceğini bile bile muhabirlik yapmak ve gazetesini yaşatmak için Diyarbakır’a koşan ve ertesi gün öldürülen, sistemin şoven ve ırkçı politikasını dize getiren onlarca Kürt gazetecisinin yazdığı haberlerin değerini iyi biliriz. Tüm katliam ve işkencelere rağmen kimlik kavgasından asla geri durmayan Kürt halkının onurlu duruşunu da iyi biliriz.

Ancak kardeş olarak beslediğimiz sevginin bizi yiyeceği endişesini yaşamak da istemeyiz. Kürt ve Zaza Kardeşlerimizin kimliğimiz üzerindeki şekillendirici ve kendilerine benzetmeye çalışan teori ve yaklaşımlarını bırakma erdemini göstermelerini, “kendilerine yapılanı, kendilerinin de yapması gerektiği…” gibi travmatik bir tavır içine düşmemelerini bekleriz.

1789 Fransız Devrimi süreci sonrası oluşan ulus devlet modellerinin gazına gelip, günümüz Anadolu’sunda kimlikleri yok sayarak, onlar üzerinden kendi kimliğinizi ifade edemezsiniz.  Bu anlayış Dersim’de kabul görmedi, görmez de!

Bireyin özgürleşmesi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi anlayışının egemenliğine doğru giden dünya düzenine uyum sağlayamayan anlayışlar, tarihin gelişim süreci önünde uzun süre duramazlar.

Hattı zatında Dünya insanlığının, ekolojik felaketlerle karşı karşıya kaldığı ve böyle giderse elli yıl sonra düzelmesi olanaksız olan iklim ve ekolojik dengemizin normale dönmesi için bireyin özgürleşmesi, yerellerin güçlendirilmesiyle birlikte ekolojiyi koruma mücadelesini de esas almamız gerekmektedir.

Tüketerek yayılan Kapitalist talan, insan ve doğa merkezli topluluk ve anlayışlara pek yaşama hakkı tanımaz. Bundan ötürü Dersim, iki zıt anlayışın varlık sebebi ve varlıklarının devamı noktasında çatışma merkezi olma özelliğini taşır.

Gelecek süreç,  Dersimlinin doğal yaşam alanlarını koruma sorumluluğunu, kimlik ve kültürünü koruma mücadelesine monte etme sürecidir. Yaralı bereli kurtarmaya çalıştığımız kimlik ve kültür bohçamıza, doğalımızı koruma mücadelesini de atmalıyız. Aksi halde, kısa süre içinde göller ve barajlarla, Hidro Eleketrik Santralarıyla (HES), altın ve maden arama yağmalaması ile birlikte kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün yanında, doğal yaşam alanlarımızın da talan olmasını engellemekte geç kalmış olacağız.

Saygıyla…

Ali Haydar KOÇ

Yazının ilk olarak yayınlandığı Blog: http://mehmetyurek.com/makaleler/okuma-onerileri/137-dersmn-kmlk-ve-doa-sorunu

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.