Doğu?nun Diyalektiği - I

13.04.2013 22:30:03
A+ A-

"bu yağma sanki yıkık hanların
bir yazından baç alınan erguvanların
üzerinde bir dağ, örneğin nur hak
olup geçmiştir
ölüm hangi denizleri gezmiştir "
H.Yavuz

Doğu'ya ilk kez 1986 yılında gitmiştim. Batı'yı karış karış gezmiş olmama rağmen Doğu büyüsünü, gizemini hep korumuştu, ta o yıla dek. Sıradan bir keşif gezisi değildi bu; o yıl Turizm Bakanlığı'nın açmış olduğu rehberlik sınavını kazananların ve teorik kurslara katılanların kokartlarını alabilmeleri için yapmaları gereken Türkiye gezisinin zorunlu bir parçasıydı. İki yüz kadar genç insanın uğradığı her şehirde bir kıpırdanma, bir merak zaman zaman hoş zaman zaman nahoş olaylara neden oluyordu. Büyük bir ihtimalle sivil polislerce sürekli gözleniyor, izleniyorduk. Buna rağmen Van'da, bir akşam üzeri, sokakta tacize uğrayan bir kız arkadaşı korumak uğruna sıkı bir kavgaya tutuşmuşluğum bile oldu. Diyarbakır'da halkın uzaylı görmüş gibi tavır takındığı bir grup batılı genç, şehrin belleğinde silinmez bir iz bırakmıştır mutlak...

O yıllarda, Ani Harabeleri'ni gezmek izne tabiydi. Önce Kars'ın İl Emniyet Amirliği'ne gidilir, nüfus kağıtları memurlarca kayıtlara geçirilir ve ancak izin belgesi alındıktan sonra harabeler gezilebilirdi. Ülke içinde farklı statüde olan bir yeri, bir nevi vize ile girilebilen bir yeri anlamak mümkün değildi. Ayrıca,12 Eylül'ün akıllara durgunluk veren Ani'yi Türkleştirme projesi ise komiklikten öte bir şey değildi. Ören yerinin girişinde biri İngilizce diğeri Türkçe iki tanıtım levhası vardı. Türkçe olanında, Anı'nın (yanlış yazmadım) bir Türk şehri olduğu İngilizce olanında ise bir Gürcü yerleşimi olduğu yazılıydı. Yüzlerce yıllık Ermeni yerleşimi, bir halkın tarihi, isminin Ani'den Anı'ya değiştirilerek silinebileceği düşünülüyordu demek. Zaten Ermeni adı geçtiği her koşulda başımızı kuma gömmedik mi? Hep tarihi farklı yazmaya, zorla değiştirmeye çalışmadık mı? Bugün bile...

O yolculuğun en acı hatırası ise bazı şehirlere, güvenlik nedeniyle, götürülmeyişimizdi. Hakkari'ye gidemedik. Ne yazık ki hala Hakkari, Türkiye'de görmediğim, gezemediğim tek şehirdir. Ayrıca, bir rehber adayının mutlaka görmesi gereken şehirlerin belki de en başında gelen Mardin'e de götürülmedik. Neyse ki, Mardin'e daha sonraki yıllarda defalarca gitme fırsatım oldu.

Kurs bitti, geziler tamamlandı ve bitirme sınavları sonunda rehberlik kokardımı boynuma taktım. İlk turum Doğu'ya oldu. O yıllarda Doğu turuna çıkmak isteyen rehber sayısı çok değildi, üstelik Batı turundan yüzde elli daha fazla yevmiye verilmesine rağmen. Doğu turları hem uzun yolculuklardan dolayı yorucudur hem de geniş bir coğrafya ve tarihi kapsadığından batı turlarına oranla daha zordur. Bir de, elbette anlaşılır nedenlerle rehber arkadaşlar Doğu'ya gitmeye korkarlardı. Benim için ise Doğu'ya gitmek, Türkiye gerçeğini daha iyi kavramak açısından bulunmaz bir fırsattı. İşte o turda, Batı'da, İstanbul'da oturarak anlayamayacağım bir çok şeyi anlamak, farkına varmak olanağı buldum.

Doğu turuna çıktığımız bu grup, Birleşik Krallık'tan gelmiş otuz kadar meraklı insandı. Aksanlı da olsa hepsi İngilizce konuşan, Gallerli, İskoçyalı, İrlandalı ve İngiliz'den oluşan farklı etnik kimliklere sahip bu grup başımı belaya sokacak kadar Türkiye'deki etnik kimlikleri özellikle de Kürtleri sorgulayıp durdular. Fransızca bir rehberin Ani'yi olması gerektiği gibi anlattığında, düşünceye ve bilimselliğe özel önem veren ülkemin gizli polisi, grubunun içine turist gibi katılmış ve ülkesine ihanet eden bu rehberi kıskıvrak yakalamış olduğu bilgisinden yola çıkarak haddimi aşacak herhangi bir şey söylememeye çalışıyordum. Kürt 'sorunu' İstanbul'a uğramadan Londra'ya çoktan vardığından benden çok daha bilgili bu gruba, tatmin edici cevaplar vermekten bayağı uzaktım. Israrla bir Kürt köyü görmek istediler. Uygun şartlarda, yolumuzdan sapmadan uğrayabileceğimiz bir köy bulduğumda duracağıma dair söz verdim. Kars'ın Digor ilçesinin şu anda ismini hatırlayamadığım bir köyünde durduk.

Yirmi, bilemedin otuz haneli bu küçük köyün meydanına çektik otobüsü. Ben, köylülerle gerekli konuşmaları yapmadan ve güvende olup olmadığımıza karar vermeden kimsenin otobüsten inmemesini istedim. Sorunsuz itaat ettiler. Otobüsten indiğimde garip bir yabancılaşma duygusuyla gördüğüm ilk köylüyle konuşmaya çalıştım. Biraz nafile bir çaba oldu; Türkçe bilmiyordu. Bir iki deneme daha yaptım yine meramımı anlatamadım. Sonunda Türkçe bilen bir adam geldi yanıma ve ne istediğimi sordu. Kendisine kısaca bir İngiliz grubunu gezdirdiğimi, rehber olduğumu ve turistlerin bir köy görmek istedikleri için yola yakın bu köyde durduğumuzu anlattım. Gel benimle dedi ve onu takip ettim. Köydeki diğer evlerden biraz daha büyük bir haneye girdik. Odaya girer girmez, arkasında Atatürk resmi yanında da Türk bayrağı asılı olan, pos bıyıklarıyla meydan okuyan bir ifadeyle bana bakan bir adamla göz göze geldik. Beni görür görmez masasının üst çekmecesinden markasını bilmediğim ama oldukça büyük bir tabancayı masaya koydu. Beni oraya götüren köylüyle Kürtçe bir şeyler konuştuktan sonra, anlat bakalım derdini dedi bana. Ona da aynı şeyleri tekrarladım. Yüzüme tuhaf bir bakış attıktan sonra, gezin bakalım ama burada kimse Türkçe bilmez bu arkadaş sana yardımcı olur dedi. Odadan çıktık.

Otobüste benden haber bekleyen grubuma müjdeyi verdim. Köyü gezebilecektik ama yanımdan ayrılmamaları koşuluyla. Türkçe de konuşabilen köylüyle birlikte dolaşmaya başladık. Birileri geldi bir şeyler dedi. Bizi bir eve, misafirliğe davet etmişlerdi. Davete icabet edip köyün en zenginin tek odalı evine girdik. İngilizce'den Türkçe'ye, Türkçe'den Kürtçe'ye ve aynı diller arası geri dönüşlerle tuhaf bir muhabbet başladı. Çay vermelerini anladım ama ısrarla bize kahvaltı ikram etmeye kalktılar. Tüm direnmeme rağmen kabul etmek zorunda kaldım. Tıkış tıkış olarak yerlerde oturduğumuz bu ortamda zeytin ekmek ve çaydan oluşan kahvaltımızı yaptık. İnanılmaz fakirliklerine rağmen aynı oranda cömert olan bu insanlar hepimizde sıcacık duygular yarattı. Alışık olmadıkları şekilde bağdaş kurarak oturan grubun yaşlıları ayağa kalkarak odayı terk etti. Bir süre sonra herkes kalktı ve kontrolüm dışında köye dağıldılar. Onları takip ettim. Gördüğüm manzara çok güzeldi; bizimkiler İngilizce bir şeyler söylüyor köylülerde Kürtçe karşılık veriyordu. Onlar insanlığın ortak dilinde anlaştılar. Biz niye 'barış' kadar güzel bir dilde anlaşamayalım...

"su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
yaprağı akarına bırakmak"
H.Yavuz



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.