Dünyanın Bütün Boyalı Kuşları

15.09.2013 01:52:01
A+ A-

Erbile gitsinler yorumundan sonra yeniden yayımlamayı uygun gördüm. Daha önce Birgün Pazar ekinde yayımlanmıştır.

2.Dünya Savaşı’nın farklı olana yaşattıklarını belki de en iyi anlatan kitap Jerzy Kosinski’nin yarı otobiyografik romanı Boyalı Kuş’tur. Nazizmin halkların birbirlerine karşı olan önyargılarını ağır silahlarla desteklenen bir yok etme eylemine dönüştüren   bakış açısını, anne ve babası tarafından güvende olacağı düşünülerek taşraya gönderilen beş yaşlarındaki çocuğun gözünden okuruz romanda. Bu karakaşlı, kara gözlü oğlan çocuğunun deneyimlediği psikolojik ve bedensel işkence, sistematik zulmünü romanın her bir satırında okura geçirir. Şöyle der Kosinski “bir kuşu boyayıp sürüsüne geri bıraktığınızda diğer kuşlar farklı olduğu için onu parçalayacaklardır.” Gerçekten de çocuk en büyük acımasızlığı yine kendisi gibi kenarda kalmış insanların elinden görecektir. Faşizmin yarattığı en büyük deformasyondur bu.

Bahsi geçen pratiğin tıp tarafından desteklenen teorisi daha 1. Dünya Savaşı sonrası yaptığı sözde bilimsel araştırmalar bizzat Hitler tarafından ilgiyle izlenip desteklenen Harry Haiselden adlı doktorunun çalışmalarıyla ortaya atılmıştır. 1917 yılında çevrilen Haiselden’in başrolünde oynadığı “Siyah Leylek” (The Black Stork, Leopold Wharton, Theodore Wharton, 1917) adlı filmde, evlenmeye karar veren bir çift yeni doğan neslin sağlıklı olmayacağı, dolayısıyla evliliğin uygun olmadığı konusunda uyarılırlar. Çift evlenir ve doğan çocukları sakat olur. Film "siyah leyleğin getirdiği çocukları almayın" mottosuyla son bulur.

Hitler faşizmi ve farklı ülkelerdeki uzantıları hem savaş alanında, hem de halkların ortak hafızasında defalarca yenilgiye uğratılır sonrasında. Film cephesi elbette bu anlamda en fazla silaha sahip alandır. Bu sayede Fransız ve Alman direnişinin, Kızıl ordunun ve partizanların mirasçıları boş durmazlar. Fabrikasında çalıştırdığı işçileri gaz odalarından kurtarmış olan Oscar Schindler’in anlatıldığı Schindler’in listesi,(Schindler’s List, Steven Spielberg, 1993),bir trenle köy halkının bir kısmının Nazi subayı rolüne bürünerek Filistine’e kaçmayı denedikleri Hayat Treni (Train de la Vie, Radu Mihaileanu, 1998),toplama kampında subay olan Alman babanın erkek çocuğuyla, kampta esir Yahudi çocuk üzerinden dönemi anlatan Çizgili Pijamalı Çocuk, (The Boy in the Striped Pyjamas, Mark Herman, 2008) ve daha onlarca örnekle faşizm “ötekilerin” ağzından tanımlanır ve mahkum edilir.

Bu yönüyle olguyu benzer örneklerinden bir adım daha ileri götürerek ideolojik bazda bir sorun olarak ele alan Andrew Niccol’un yönettiği GATTACA filmini anmak gerekir. Sadece genetik anlamda kusursuz olanların insanca bir yaşam sürebileceği bir distopyayı anlatan film adını DNA sarmalında bulunan adenin, guenin, citozin ve timin bileşenlerinden almaktadır.

Film çokta uzak olmayan bir gelecekte, bilim destekli meşrulaştırılmış ırkçılığın Gattaca Corp. adlı şirket ekseninde hükm sürdüğü bir ortamda, genetik olarak kusurlu bir insanın, uzaya çıkma düşünü gerçekleştirmek için, düzenli yapılan testlerde “geçerli” bir kişinin kan ve idrar örneğini kullanmasını konu almaktadır. Elbette ki bu karanlık distopyada, hala inatla “aşk çocuklarına” sahip olmayı tercih eden aileler de vardır. Bir erkekle sadece yemeğe çıkmak için bile portatif gen laboratuvarlarından gen haritası çıkartan kadınların dünyasında bu “geçerli olmayanların” sosyal ve sınıfsal konumu doğal olarak en altta olacaktır. Genom Projesi’nin kendini geliştirerek sürdüğü, Amerika’da bir takım şirketlerin eleman seçimini gen haritasına göre yapmaya başladığı ve maalesef ülkemizde “vatana millete hayırlı olmayacak çocukların genlerine göre tespit edilip, ayıklanması gerektiğini” savunan, öjenik görüşlerin takipçilerinin hortladığı göz önünde bulundurulursa GATTACA filmi çokta distopik, bilimkurgu kategorisinde değerlendirilemez. Genelde bilimkurgu sineması için söylenebilecek gelecek tasavvuru filmde tersine dönmüş, geleceğe dair öngörüde bulunup onu beyazperdede sağlam bir realite yaratarak izleyicini gözünde inanılır kılma işlevi, reel hayatın getirileriyle salt var olan durumun adına koyma çabasına indirgenmiştir.

Filmin dvdsinde bulunan kullanılmayan sahneler bölümünde insanlık tarihine yaptıkları katkılarla anılan “kusurlu-hastalıklı” insanlar anılır. Filmde de laboratuvar tasarımı ağabeyiyle, kalp krizinden öleceği söylenen Vincent yüzme yarışında karşı karşıya getirilir. Doğalında yaşanan kardeş rekabetinin genetik ırkçılıkla derinleştirilmiş halinde, şaşırtıcı bir biçimde yarışı “kabul görmeyen” Vincent kazanır. Çünkü o “geri dönmek için hiçbir enerji saklamadan” yüzmeye devam etmiştir. Bu karanlık ortamda aşağı sınıfın ne geri dönmeye, ne de vazgeçmeye ihtiyacı vardır. Ama film salt ezilen çoğunluğun sözcülüğüne soyunmaz. Adaletin ve eşitliğin hüküm sürmediği bir toplumda, totaliter rejimlerin bazen baskı ve zorla, bazen de DNA sarmalının zarif kıvrımlarından geçerek hükümranlığını kurabileceğinin altını genetik olarak geçerli olanların da hayatlarından pekte memnun olmadıkları gerçeğiyle çizer.

Tüm dünyada “mükemmel olanın” kutsiyetine doğru dönerken ibreler, tam da üzerinde durulması gereken zemin budur zaten. Kendisi gibi olmayanı anlamak ve bir arada yaşamak… Tüm boyalı kuşların havada özgürce salınmasının yegane koşuludur bu. 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.