Gâvur Mahallesi

19.05.2013 21:26:22
A+ A-

"İnsan, Doğduğu Şehir Gibidir, O Yüzden İnsan Doğduğu Kente Benzer ve Karakteri/ Kişiliği Onunla Şekillenir"

"Düşmeyi-Düşlemeyi-Düşünmeyi"
Öğrendim.
Büyüdüm...
Öğrendiklerimi
yaşamaya başladım.

"Gâvur Mahallesinde" dünyaya geldim, Anamın “ak sütü” ile yüreğim çocukken farklı atıyordu. Musevi-Ermeni-Laz-Kürt-Türk-Pomak-Alevi-Azeri çocuklar ve ailelerle büyüdüm. Düşlerimiz kadar yabancı olmadığım kültürlerin masallarını dinledim "başka" diye adlandırılan ama "kendim" bildiğim sıcak yataklarda uyudum.

Neredeyse tüm avluyu kaplayan bir dut ağacı altına kurulmuş tahta bir *taht üzerinde kavurucu yaz sıcağından korunarak geceleri ayrı ayrı masalları farklı dillerde dinleyerek uyudum yıldızların altında. Cami avlusunda top oynayan çocukları izlemeye giderken önce Emo Bibi’nin ( Bibi-Hala ) kapısının yetişemediğim tokmağını, elimdeki çubuk ile çaldım arsızca, ince ve delik teneke *teşt içinde sokağa çıkabilen on dört yaşındaki Aris’i küçük avuçlarımla çektim cami avlusuna kadar.

Ablamın bakır tası içine doldurduğumuz şekerli leblebiler bitinceye kadar seyirliğimiz tamamlayıp gerisin geri Arnavut taşlı yolu kat ettim, geceden dinlediğim masalları Aris’e anlatırken, uyurken atladığım yerlerde zorlandım. *Bega hespa zenge zeri destanındaki atın rengi, kılıcın boyu, kaftanın düğmeleri, düşmanın oklarını, gecenin serinliğinde uyuduğum için anlatamadığım Aris’e küstüm anlamsız.

Nedensiz sorguladım küskünlüğümü, Emo Bibi’ye sorunca öğrendim, Aris’in menenjit geçirdiği için yürüyemediğini, bu kadar soru sormasının tek amacının “yakında gözlerini de kaybedecek olmasından dolayı renkler ve nesneleri unutmamak” olduğunu ağlayarak anladım. Sonrasında büyüklerin bile uyuduğu, masalı anlatanın uyumak istediği zamanlara kadar zihnime kazıyarak dinledim, yüzlerce masal ve en az on katı kadar mesel ve öyküyü.

Bizden olmayanı “anlamayı” o mahallede öğrendim, Pazar ayini için kiliseye gidenlerin arkasından alay etmemeyi öğrendim, ramazan ayında avlunun çocuklarının ekmek-salça yemediklerini öğrendiğim gibi. Soframızda her zaman birkaç tabak “komşu yemeği” ile büyümeye başladım, annemin yaptığı“keşkek ve aşure” tabaklarını Rum Gardos Dede’ye götürürken bir avuç “gül kokulu” ve “fıstıklı” lokum ile sofraya oturdum. Nimetin “haram” olmadığını ve “paylaşmanın bereketini” o avluda öğrendim. Mayasız gününden, bayram sabahlarına kadar aynı heyecan ile yaşadım, aşure ayından kırklar orucuna, ramazandan kurban bayramına kadar heyecanla bekledim, mendilim/harçlığım/lokum/çikolata ile akide şekerlerimi.

Her uyandığımda sol yanım biraz büyürken, kürek kemiklerimde tüyler çıktı."İnsan olmayı" izledim önce babamdan, yokluk içinde bile fazlasını “öteki ile paylaşmayı” hem de "memur maaşı" ile bilen adamdan. Dört çocuk okuttu rengi lacivertten zamanla grileşen pantolon ile her gece çilingir sofrasını kurdu, secde etmedi belki ama "yüreği ibadete duruyordu" zaten. Yedi yıl özlem ve hasretle Babamı bekleyen Anamın öğrettiği / anlattıkları ile yürümeye başladım. 

Sonra okumayı öğrendim, ablam ve ağabeyimden daha 4 yaşına gelmeden, mizah dergileri ve ansiklopedileri hatmettim, klasikler ve kapitalden önce. Düşünce oluşunca beynimde/ yüreğimde "beynimin yıkandığını" daha sonra anlayacaktım “pir-ü pak fikirlerle”, daha çocukken kirlerimden arındım, kürek kemiklerimdeki tüyler beyaza döndü o yüzden.

Harfler ve kelimeler öğrendim “ablam ve abimden” eski gazetelerden, “kese kağıtlarının” okunabileceğini öğrendim, yırtmadan ve usulca açarak. “Okullu” oldum, piyanolu ilk sınıfım ile tanıştım lüks semte taşınmadan önce. “Ayrımsız sevmeyi” ve “eşitliği” öğrendim bahçeli evlerin gül kokuları arasında, ilkbahar gecelerinde “yeşil parkalı” ve gülen yürekli “devrimci” insanlar tanıdım, anlamını bir gün sonra öğrenerek. Gülen yürekleri ve gözlerini sevdim “insan” sözlerini tebessümle anlamaya çalışırken, yaz gecelerinin sıcağında su ve katık aşırdı(k)m mutfaktan, kimselerin görmediğini düşünerek.

Büyüdüm okul sıralarından sokak aralarına atarak kendimi, en çok “yalın ayak” gezmeyi sevdim “kim ne der?” sözlerini umursamayarak. “Postal” izlerini gördüm “bir gecede değişen” kentin loş ışıkları arasında. İsimsiz “korku cumhuriyeti” içinde kaldı(k)m, “zulüm” yaşanırken karşısında durmayı öğrendim “kan revan” içinde, gözlerimden ve dudaklarımdan süzülenler-le.

“Arkadaş” yaşadım “Dost” yüreklerle pazarlıksız şehrin “Arnavut kaldırımlarını” arşınlarken. 
“Esmer Yürekli” kardeşlerim oldu kızlı-erkekli ayrı anne babalardan doğan. 
“Uzak” yazıldığı kadar anlam ifade etmedi yüreğime 
“Gözüm/ yüreğim/ dilim/zihnim” ev sahipliği yaparken “anılarıma”

Siz vardınız yanımda yürürken
Fark ettiniz mi? bilmem…
Caddelerde ışıklar solgundu
Siz geçiyordunuz oradan...
Ağaçların yaprakları yeşilmiş
Siz yürüyordunuz altlarında...
Yıldızlar saklanmıştı
Siz parlıyordunuz yanımda...
Ay mahcup ve martılar ( ateş böcekleri ) sessizdi
Siz gülüyordunuz yanımda...
Kuşlar susmuştu, siz konuşuyordunuz...
Deniz efil efil kokmuyordu
Siz vardınız yanımda...
Yakamozlar yoktu dalgaların arasında
Gözlerin parlıyordu yanımda...
Rüzgâr ve ayaz mahcuptu
Sıcaklığınız vardı yanımda...
Bugün yüreğim çocuktu yanınızda 
Size dokunamasam da 
Siz vardınız yanımda...

Taht: Sıcak Ortadoğu şehirlerinde ahşap damlar ya da avlularda yazın oluşturulan tahtadan uyunacak büyük uyuma platformu.
Teşt: Çamaşır yıkanan metal ve geniş kap
Bega Hespa Zenge Zeri: Atının Üzengi Altın Bey/Ağa

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.