Gecikmiş 'bir' eylül yazısı: Remziye Süver olmak!

02.09.2013 17:12:10
A+ A-

(Dün bir Eylül'dü... Dünya barış günü... Bu ülkede 'barış' biraz da sisifos efsanesi'dir; dağın tepesine güç bela çıkardığımız taş, her seferinde avucumuzdan düşer gider uçurumun en dibine, en baştan başlarız hep umutlanmaya, yeşermeye... Dallanır budaklanır alabildiğine ama köklenmez, maya tutmaz bir türlü nedense... Emrah'ın tabiriyle; Osasuna'nın ender gelişen ataklarından biridir bu topraklarda 'barış'... Hakkında kelam edecek onca söylence vardır, atılacak nutuk, varılacak menzil, fakat gelin bu sefer hepsini bir kenara bırakıp Remziye'nin hikayesini okuyalım yeniden, bir kadının, ilk vicdani retçilerden İnan Süver'in yoldaşının. Yaklaşık iki sene öncesine ait bir yazıdır bu, iki sene içinde çok şey esip geçmiştir hayatından, inan salıverilip Eylül 2012'de tekrar gözaltına alınmış, bir ay sonrasında tekrar serbest kalmıştır... Şu an için özgürlüğüne kavuşmuş fakat diğer vicdani retçiler için o tükenmez enerjisiyle mücadelesini sürdürmektedir... Tabi ki, Remziye Süver ile birlikte... Barış'tan umudu kestikçe böyle onurlu-direngen insanları hatırlayalım, onların varlığının üzerimizdeki gölgeyi yok edişini, çaresizlik duygumuzu kesip atışını, 'bir ağaç gibi tek ve hür' kalabilmeyi... Okuyalım.) 

 

Sen el kadar bir kadınsındır

Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli

Bazı ağaçlara kapı komşu

Bazı çiçeklerin andırdığı

İş bu kadarla bitse iyi

Bir insan edinmişsindir kendine

Bir şarkı edinmişsindir, bir umut

Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da

Saçlarınla beraber penceredeyken

Besbelli arandığından haberli

Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda

 

(Cemal Süreya)

 

Onun, yani İnan Süver'in ismini çok duyduk. Tarihteki statükocu son Türk hükümetinin eline yüzüne bulaştırdığı açılım halkalarından sonuncusu olan vicdani ret düzenlemesinin tartışıldığı şu günler, ihtimaldir ki daha da fazla yer edecek şanlı medyamızın sayfalarında. Şair dostum Nisan'ın da söylediği gibi vicdani ret, vicdani olmayanı reddetmektir. İnan da yaklaşık on yıldır bunu yapıyor. Sms'lerle yara sarmaya çalışanlardan, düzeni değiştiremeyince içki masalarında kendini değiştirip ah çekenlerden, ahkâm kesenlerden, esip gürledikten sonra muktedirin leş sofrasında el pençe divan duranlardan, vicdan havalandıranlardan değil o. On sene önce askere alınan, emir altına girmeyi kabul etmeyen, defalarca kez firar eden, defalarca kez yakalanan, kaldığı koğuşu ateşe veren, sayısız-eşsiz-benzersiz işkenceden geçen, aylarca hücrelerde yatan, ölüm orucuna giren, askeri hapishanenin çatısından atlayan, sabahın üçünde yatağından kalkıp başbakana mektup yazan, her daim kaybedenden yana olduğunu futbolda bile hep küme düşme tehlikesinde olan takımları tutmasıyla açıklamaya çalışan bir adam, inan. Vicdansızların cirit attığı bu cennet memlekette varlığıyla vicdanın esmer yüzü olmaya çalışan bir insan...

Biz İnan'la hayal ettiğimiz hiçbir şeyi yapamadık. 10 yıldır bu askerlik meselesi bizi yapayalnız bıraktı. Ailem beni reddetti, boşanmıyorum diye. E zaten gözümü açtım baktım üç çocuk annesiyim. İştekilerle gelişigüzel öylesine konular. Benim tek dostum İnan'dır, onunki de ben. Ben olmadan hiçbir şey yapamaz biliyor musun. Plaja gideriz, "hadi denize girelim" der, "sen gir, ben sonra" derim. Yok, illa aynı anda değecek ayaklarımız suya. Çocuk gibi ya.

Onun, yani Remziye Süver'in ismi ise pek çarpmadı gözümüze. İlk olarak yaklaşık bir sene önce bir gazeteye verdiği röportaj çeldi dikkatimizi. Cevabını içinde saklayan o soru cümlesiyle gösterdi kendisini; acı çeken birine sırt çevrilir mi diyerek. Sonrasını okudukça gördük ki edip hala yaşıyor olsaydı, acıyı köpürtmeyip içine sağan kişinin o olduğuna yemin edebilirdi...

Bir haftadır sakinleştirici kullanıyorum. İnan'ın o cezaevinden nasıl bir adam olarak çıkacağını düşündükçe iyice korkuyorum. Başbakan'a mektup yazmış geçen ay "askerliğe karşıyım, öldürmektense ölmeyi istiyorum, beni idam edin" diyor. Gecenin 3'ünde yazmış, ne kâbuslar gördüyse. 10 yıldır içinde ölü aslında. Ne sigortası, ne ehliyeti oldu, ne bir gece eğlenmeye gidebildi. Dediği gibi sivil ölümü yaşıyor yıllardır. İşte aileme de bunu anlatmak istedim, bu kadar acı çeken bir adama sırt çevrilir mi, ölüye dokunulur mu. 

Rilke Genç Şaire Mektuplar'da, ''Yaratan için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur. Hiç değilse bir çocukluğunuz, anılarınızın bu değerli, görkemli zenginliği, bu hazineniz yok mudur? Bu uzak geçmişin uyumuş duygularını canlandırmaya bakın'' diyor. İnan, son zamanlarda şizofrenlik teşhisine kadar uzanan bu sancılı süreci, Remziye'nin sonsuz direncinden, ümidinden, yaratma gücünden alıyor, ona tutunuyor en çok. Remziye de çocukluğun-anıların o 'görkemli zenginliği'nden. Zira, amca çocukları oldukları için ezelden tanışıyorlar, çocukluk tam da onlar için bir gökyüzü gibi, hiçbir yere gitmiyor.

Burnumda tütüyor. Polisler gelmeden üstünde bir gömleği vardı, hâlâ yıkamadım. Akşam yatmadan kokluyorum. Geçen ay başında görmeye gittim. Görüp de dokunamamak nasıl biliyor musun, parça parça oldu içim. Sana güçlüyüm diyorum ama aynaya baktığımda geçen gün kendime acıdım. 8 kilo vermişim, inan oralarda 14 kilo vermiş. Saçı sakalı bembeyaz. Kimsenin kılına zarar dokunmamışız, bu haldeyiz. İkimize birden acıyorum ama bunu İnan'a söylemem. O beni düşmüş görürse hepten düşer. Çünkü biliyorum onun şu anda devam etmesini sağlayan tek şey benim çökmeyeceğime inanması...

Remziye'nin son mektubu önümde şimdi. Doğru konuşmaktan bahsediyor, bulunduğu durumun zorluğundan, İnan'ın üstteki röportajdan beri 8, son açlık grevinden beri de 22 kilo verdiğinden, bir taraftan anti-sosyal kişilik bozukluğu raporu veren ceberrut devletin diğer taraftan zorla askerlik ısrarında devam etmesindeki adaletsizlikten dem vuruyor. Çocuklarının aldığı karnelerin fotokopilerini çekip hapishaneye yollamış moral olsun diye İnan'a. Devlet dersinde yavaş yavaş öldürülmeye çalışan bir adamın yine aynı devletin elinden çıkma belgelerle mutlu olmasını beklemek; yaman çelişki...

Remziye'nin süslü, metaforlu cümleleri yok, yaldıza bulandırdığı alıntıları, dallı budaklı kelimeleri. Ama duysaydı ki aşkın örgütlenmek olduğunu fısıldadığını, çok severdi Ece Ayhan'ı. Cemal Süreya okusaydı, öpüp doğurmaya çalıştığını düşünürdü İnan'ı. Turgut Uyar'ı bilseydi, aşkın değil açlığın çoğunlukta olduğundan bahsederdi bize. Daha büyük zamanlara düşüreydi gömleğinin yakasını, ne gelir elimizden insan olmaktan başka derdi, şüphesiz... Bunların hiçbirini söylemese de hepimize anlattığı mühim şeyler var; menzili gölgesinden uzun olmayan fanilere, pandoranın kutusunun hala açık olduğunu hatırlatıyor; ayak diriyor... 

Remziye Süver kocaman gözleriyle gözlerimizin içine bakıyor;

Bu hayatı kimse tercih etmez ama pişman değilim. İnan'ın babası ikimizle de konuşmuyor, açlık grevi yaptığında bile kalkıp hastaneye gitmedi. Benim ailem desen hiç arayıp sormuyorlar. Tek başınayım ama İnan'la bir yola çıktık, sürünerek de olsa birlikte bitireceğiz. 40 yıl İnan'ı böyle bekleyeceğimi bilsem, 40 yıl İzmir'de cezaevi ziyareti yapacağımı, çocuklarımın elimden alınacağını bilsem yine de onunla olurdum...



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.