Güneş kanlandığında

23.11.2013 03:41:25
A+ A-

 
vicdan kayır
    İstanbul’da birkaç saat huzur turu …MU? Gezelim o zaman..
Ayaltında yaşadığımızın bilincini bile unuttuğumuz 21. yüzyılda, bir kerecik olsun açıldığında sokakların, mahallelerin beyaz sayfaları nice mürekkeplerin kanlandığına siyah gölgelere terk edildiğine tanık oluverirsiniz.

Bu kez gölgeler konuşuyor,devrimci ruhların beyaz ve kırmızı mürekkeplerinin kanlı yıllarından.. 6. Filonun ‘defol’ amblemi sanki karşımda asılı..
Tarih çok uzak değil, Marshal sonrası ve Marshal öncesi…
Ve nice Mareşallerin kurşunlarının jilet gibi kesildiği insan suretlerinin toprak tazeliğindeki kokuları yayılıverir anlamadan..
Neydi amaç?! Okul sıralarından idama, işkenceye götüren neydi? …

Her şey, güzel bir dünya olması için..
Tüm renklerin birlikte dans edeceği bir yaşam için.
Yağmurun içinden fırlayan gökkuşağının dağılması için..
Güneşin kanlanmaması, kar tutmaması için..
Kelebek kadar bile uzun olmayan nice yaşamlar…Zira kelebekler doğuruyor durmadan tıpa tıpını.. Ama bir Deniz doğamıyor hala.. Bir Mahir,Bir İbrahim...
Uzaktan gelen arkadaşın peşine takılıyorum, sessizliğin bozulduğu anlarda dili ozan gibiydi beş saatin yüzyıllık öyküsünde dolaşırcasına.
Dünkü çocukluğunu gezdiriyoruz sokağında ..
Şehremini’nde, okulunun bahçesine bakıyoruz öylecene. Göğe uzanan ağaçlar örülen uzun duvarları aşmış.. Artık orası bir Anadolu lisesi.. Duvarlar büyüdükçe yeşillikler 'lotus çiçeği' gibi uzanıvermiş gökyüzüne…Anadolu sadece Anadolu okullarına sığışıvermiş son yıllarda çokça!...

Çapa’dan Beyazıt’a doğru yol alırken yüz yıllara meydan okurcasına o tarihi muhteşem bina çıkıyor karşımıza. Herkesin önünden geçip de neler yaşandığına dair unutulmuşluklarını sakladığı bu okulun adı İstanbul Üniversitesi..
Okulun dili olsa neler söylerdi kim bilir..
İşte o anlarda gözlerimiz yürüyor okulun içinde..
‘Bak’ diyor ‘Bak’.. Burada İbrahim okudu, (önce Çapa Öğretmen Okulu’nda ) İ.Ü.Fen Fakültesi–Fizik bölümünde.…”
Yeni bir İstanbullu olarak günlerce geçtiğim bu binanın tarihi dokusunu merak edip geçiştirdiğim için hayıflanıyorum. Ki, İbrahim Kaypakkaya’nın bu okulda okuması ..Rüya gibi benim için…
O zamanlar çoğunlukla solcular üniversitelerde okurlarmış.. Hatta öyle ki, Üniversitelerde ‘örgütlenmek’ için üniversite sınavlarına tekrar girerler ve başka üniversiteler kazanırlarmış. ‘Sen hukuku yaz, sen siyasalı sen…’ sözleriyle ..
‘Yoldaş’ birlikteliğinde yaşanan bilinçlilik de aynı zamanda..
Köprüler kurmak isteyen Deniz’i düşünüyorum.
Alabildiğine suskunluğumuzun olduğu anlarda, arkadaşın hazinesinden neler geçiveriyor bilemem..
‘İbrahim Kaypakkaya’yı okuduğum o çocuk hallerimde içimin sarsıla sarsıla ağladığını duyuyorum…O işkencelere meydan okuyan devrimci bu okulda okumuş…Nefesim kesiliyor..İbrahim sanki pencereden bakınıyor …
Ve Beyazıt …Yolumuz bu kez İstanbul Üniversitesi ana kampusu..
Deniz Gezmiş’in okulu tarihi görüntüsüyle dimdik duruyor..
‘Denizler boşuna mı öldüler’ diyebiliyorum..
Bugün kim bilir ne hazineler yaratacaktı ‘işkencelere’ başkaldıran, ‘idam’a giden 68 kuşağının liderleri…
Onlarla birlikte öldü 68 kuşağı da..
Onlar şanslı bir kuşakta yaşamışlardı; edebiyat, sanat, siyasetin birlikteliğinde ‘devrim’ için yürekleri atıyordu. Ama cellat yanlarındaydı hep..
Zira 80 kuşağı ‘yasaklıydı’…
80’nin devrimci fraksiyonlarında (kurdukları örgütlerinin) devrimcilerin- solcular deyin- ‘birbirlerini öldüren, mahkeme kuran’ tuzak ve katliamlarını duysa Deniz, Yusuf, Hüseyin, Mahir, İbrahim neler derlerdi…
Ve bazı arkadaşlarının düzenin içinde kaybolduğunu duysalar… -yazık- kalemlerine!...
Daha o zamanlarda Doğu Perinçek ve çevresinin revizyonist ve oportünist olduklarını iddia etmiş Kaypakkaya.. Bugün yaşasaydı , neleri çözerdi kim bilir.. “Dönekliklerin’ hikâyelerini bile yazamayacak’ denli ‘ben’lere dönüşler karşısında ne yapardı?
İçim ürperiyor, serinlediği anlarda İstanbul’um..
Tarihin sesi İstanbul Üniversitesi dimdik yüzyılın öyküsünü hala taşıyor duvarlarında, renklerinde…Meydanı ise bomboş…Birkaç öğrencinin sohbetinde dolaşılan meydanı konuştursak ne öyküler çıkar kim bilir…Ayaltından gölgeler çıkıverse birer birer..
Ahlaksızlığın, insansızlığın cellatlık duygularına dönüştüğü 1. Dünya Savaşı’nın derin izleri kara bulutlarda saklansa da, gölgeleri yaşıyor hala canlı canlı.
Bin yıl değil…
Savaş Bakanlığı vardı… İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimleri Fakültesi bir zamanlar Harbiye Nazırlığı (Savaş Bakanlığı) idi .
İnsanlık tarihinin farklı kaynaklarında dolaşın ki görün…Farklı dillerin öykülerinde dinleyin tarihinizi de..Ta ki Hitit döneminde bile 4 resmi dili olan, çoğunluğu 20 dil olmak üzere yüzlerce dilin yaşadığı Anadolu’nun (*İlya’da) dilsizliğine tanık oluverirsiniz sadece… ‘Lotus çiçeğinin ’ köklerinin toprağından sökülüp atıldığında küskün tohumlar bir türlü çiçek açamamışlar.. O zamanlar asfalt yerine topraklarda çiçekler bitermiş..
Bulutlar ile fırtınaların içinde yıldızların üzerine kırmızı kar atılıvermiş doğansızlar ...
Efsaneleri keser, biçer dolaşırız gölgelerin belirsizliğinde…
Acıların meydanındayız…Bulutların gölgeleri dolaşıyor kış güneşinin elbisesinin jilet gibi tenimi kestiği anlarda..
KENT TARİHLERİ ÜLKELERİN RUHU !..
Yaşadığımız kentlerin tarihleri susturulmuş …Sadece binaların adları değişmekle kalmamış, belleklerini bile yok etmişiz..
Burada okuyan gençlerin bildiği ise Deniz Gezmiş’in bildiri okuduğu ‘ devrimci ruhun’ hala burada yaşadığı.
Kızım Deniz’i İ.Ü İngiliz Dili ve Edebiyatı’na kayıt ettirirken bir öğrenci diyordu ki: “İçerde Deniz Gezmiş’in bildiri okuduğu ve eylem yaptığı yere yaklaşan pek yok. “
Oysa asmalıydı bir genç Deniz’in fotoğrafını .. Her genç her gün asmalıydı. Gizlice….
İşte bu ağlayan, inleyen kan-toprağın asfalta gizlendiği acıların izlerinde dolaşıyoruz.
Kuşlar görüyoruz bir sürü… Uçuyorlar… Denizler yerine Üniversite’nin meydanevinde.
Rüzgarın ıslığında gözlerimiz deniz kadar nemli..
Yürüyoruz, durmadan yürüyoruz..
Sanki yüzyıllık yürüyüş…
İstanbul’un suretlerini anlatıyor sesi daha da kısılarak arkadaşım.
Aşkların yaşanmadığı yıllar… Büyümeyen nice gençlerin ayüstünden (!) sızan ışığın her birinin gölgesinde yürümesi gibi…
Kuşların çatılara yerleştiği o anlarda son danslarındaki bağrışmalar duyuluyor.
KENT DUVARLARINI KONUŞTURUN
Bir gün öylesine dolaşırken sokaklarınızda ‘kentinizin’ duvarlarıyla konuşursanız, yüzleşirsiniz kentiniz ve kendinizle..
İşte o zaman Anadolu’nun elbisesinin kefene döndürülen harflerini soykanı ile çarparsınız ve sonucunda ‘insan’ olma erdemliliğinin anlamından çıkan eşitliği bulursunuz …
Güller bitsin Deniz, İbrahim, Yusuf, Hüseyin, Mahir…..
Martılar okullarınızda uçuşuyor gölgeler çıkıncaya dek…

“Günümüzde insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak sorunudur” Theador Adorno

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.