İmralı Süreci ve Olası Refleksler / Paris Cinayetleri ve Arka Planları

13.02.2013 20:15:18
A+ A-

 

Tarih 15 Şubat 1999’u gösterdiğinde ABD-İsrail işbirliği ile A.Öcalan Kenya’da Türk Silahlı güçlerine teslim edildi ve ‘İmralı Adası’ Türkiye’de yaşayanların hafızalarında bir kez daha, hem de-bundan sonra-bir daha silinmemecesine yer etti. Adnan MENDERES, Fatin Rüştü ZORLU ve Hasan POLATKAN’ın idamına ve naaşlarına yaklaşık otuz yıl ev sahipliği yapan adanın adı artık yeni konuğu ve Türkiye’nin kangren olmaya yüz tutan ‘Kürt Sorunu’ ile yeniden anılmaya bu şekilde başladı. Şüphesiz adanın tercih edilme nedenleri ve basit psikolojik mesajları vardır, ancak bu mesaj simgesel olmaktan çok öteye gidemez. Dönemin koalisyon iktidarı ve gelişen süreç aslında bilinçsizce de olsa verilen demeçlerin satır aralarında gizlidir, bunun en önemli olanı ise Bülen ECEVİT’in “Öcalan’ı bize niye teslim ettiler hala anlamış değilim” sözleridir.

A.Öcalan ve misyonu sanırım tartışılacak konu olmaktan uzaklaştı, zaten başta PKK-A.Öcalan bilgi sahibi olanlar, Siyaset Bilimi ile gerçekten ilgilenenler ve objektif bakış açısına sahip olanlar bu misyon/gerçekliğe çok yabancı değildir. Bundan dolayı tıpkı öncesinde olduğu gibi ‘A.Öcalan ve İmralı Süreci’ nüans farklılıkları gösterse de temel yaklaşım literatürü içinde 1970’li yıllar ve sonrasından çok farklı olmadığı görülür. AKP Hükümeti ve Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın siyasi başdanışmanı Yalçın AKDOĞAN’ın İmralı Süreci ile ilgili yaptığı açıklama bu noktada önemlidir. Neydi bu sözler ve önemi, Yalçın Akdoğan “1999 yılından itibaren İmralı ile hükümetlerin çeşitli aracılarla görüştüğü bilinmekteydi” diye başlayan açıklama satır aralarında gizli olan ve aslında 1982 yıllarına kadar geçmişi olan bir sürecin ipuçlarını da vermektedir. Bu görüşmeler ve aracılar ilk defa ortaya çıkmadı, A.Öcalan ve PKK ile ilk defa dolaylı ve direk şekilde sadece AKP Hükümeti görüşmeler başlatmadı. Yürütülen bir çok soruşturma ve TBMM Meclis Komisyonlarının sürdürdükleri çeşitli çalışmalar kamuoyuna Bülent ULUSU, Turgut ÖZAL, Yıldırım AKBULUT, Mesut YILMAZ, Süleyman DEMİREL, Tansu ÇİLLER, Necmettin ERBAKAN, Bülent ECEVİT, Abdullah GÜL hükümetlerinin de dolaylı şekilde çözüm için görüştüklerini bir biçimde deşifre etmiş oldu. Çatışmalı ortam ve savaş ortamının durması için sürdürülen bu görüşmeler karşılığında ne tür vaatler ve/veya tavizler alındığı taraflar açıklamadığı sürece bilinmez, ancak bu süreçlerin sekteye uğradığı ve başarısız olduğu gerçeğini de ne olursa olsun değiştirmez. (Bu noktada bizlerin ‘başarı/başarısızlık’ diye tanımlayabildikleri taraflar arasında hiç te öyle değerlendirilmemiş olabilir, bu gerçeği de hatırlamakta yarar var)

Bülent ECEVİT, Abdullah GÜL ve Recep Tayyip ERDOĞAN (AKP) Hükümetleri döneminde devam eden görüşmeler ve ‘İmralı Süreci’ çeşitli aktörler tarafından sürekli olarak sabote edildi. Şüphesiz bu görüşmeler yapılırken Türkiye ve bulunduğu coğrafyanın konjonktürel gerçekliği ve yaşadıkları hatırlanacaktır. Ortadoğu’nun büyük güçleri olan ülkeler ve bu ülkeler için büyük hesapları olan emperyalist/kapitalist sistem sürdürücüsü ülkelerin uyguladıkları hatırlanırsa sürecin neden/nasıl sekteye uğratıldığı da hatırlanır. PKK gibi örgütler-ki tarihte benzer özellikte bir örgüt yok-kendilerini herhangi bir ülke ve/veya istihbarat oluşumu üzerinden ilişkilenip kullandırmasa bile değişen gündem ve olası karşılıklı çıkarlara göre ortaya çıkan nesnel sonuçlar itibari ile kullanılır. Burada sorgulanması ve dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, siyasetin ve güç dengelerinin odaklarını bilerek, kendini, çıkacak sonuçlara göre kullandırıp kullandırmadığıdır. PKK’nin böylesi büyük hesaplarda/taktik oyunlarda ve doğal olarak ilişkide olduğu ülkelerde (Türkiye-İran-Irak-Suriye) bunu başarmış olduğunu düşünmek en hafif deyimiyle safdillik olur.

Yeri gelmişken şunu belirtmek gerekir ki bu tür durumlar ve süreçler Dünya Siyasi Tarihi içinde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır ve bu tür süreçlerden başarı ile çıkmış ülkeler tarih sahnesinde hem ekonomik hem siyasi hem de sosyo-kültürel anlamda son derece başarılı noktalardadır. Hal böyleyken, neredeyse atılan her adımda ‘dış mihrak’ sendromundan muzdarip olan toplumsal reflekslerin yansıması olan Siyasi Parti ve liderleri Türkiye bir biçimde ‘Barış Süreci’ konseptini konuştuğunda, bol kurtlu çürük elma gibi meyve/sebze kasasında kıvranıp duruyor. Şüphesiz bizim ülkemizde siyasi yapılanmalar sadece cumhuriyet rejimlerinde olması/yaşaması gereken yapılanmalardan farklı yaşayıp kendilerini idame ettirmekte, üstelik bizim ülkemizde ‘seçimle gelen iktidar/siyasi partileri ve hükümetleri’ belirleme gücünde olduğuna inanan çok farklı ve uç mekanizmalarda varlıklarını sürdürmekte. 3 Kasım 2002 seçimleri ve sonrası hatırlanacak olursa eğer hem Abdullah GÜL hükümeti hem de 14 Mart 2003’te Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından kurulan hükümetlerine dikte/ibra edilmeye çalışılanlar belleklerimizde tazeliğini korumaktadır. TBMM’de grupları olan ve/veya dışarda muhalefet yapanların ‘Siyasi Hazımsızlık’ pratikleri sadece 20.yy’ın son çeyreğinde ortaya çıkmadı, şüphesiz TBMM kurulduğu ilk günden-tek parti dönemi ve sonrası-itibaren dönem dönem temcit pilavı gibi ısıtıldı. Bu süreç tıpkı 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ve sonrasında uygulamaya konulan planlar gibi işletildi, ancak bu noktada sarsıntılar yaşamış olsa da AKP Hükümeti ve iktidarı ayakta durmayı başardı, kısaca süreci az kayıp vererek yaşadı, ancak toplum ve taraflar bu kayıpları çok ciddi bedellerle ödemeye devam etti. 1999 öncesinden başlayan Büyük Ortadoğu süreci A.Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra farklı bir ivme kazandı, yazının başında Bülent Ecevit’in şaşkınlığını A.Öcalan görüşme notlarında ‘benim Türkiye’ye teslim edilmem olası bir Türk-Kürt savaşı ile birlikte yeni hesapların sadece küçük bir parçasıydı’ diyerek açıklama getirmişti.

AKP iktidarının şimdiye kadar önemli bir avantajı olan kurucu üyelerin ve beyin takımının içinde yer alan ‘Milletvekili-Bürokrat ve Diplomatların’ -bazılarının daha eski olmasına rağmen-PKK ile birlikte siyaset sahnesinde yer almalarıydı. Bu durum uzunca bir süre avantaj gibi görünse bile bundan sonra ilerleyen zaman içinde AKP’nin en zayıf olacağı yumuşak karnı haline de gelecektir, özellikle Parti Tüzük ve Barış-Kardeşlik Projelerini hayata geçirme adımlarında ‘yol arkadaşlarını’ ya siyasetin dışına itecekler ya da bir biçimde bu süreçten uzak tutmaya çabalayacaklar. AKP Hükümeti oluştuğu ilk günden itibaren İmralı ve A.Öcalan ile taktiksel ilişkilenme yolunu tercih etti, zira kimilerinin düşündüğü gibi siyaset sahnesine ‘ilk seçim başarıları’ ile giren bir oluşum olmadığı için nerede ne tür bir taktik izlemesi gerektiğini açıkçası oldukça iyi bilmekteydi. Milli Görüş ve siyasi yapılanması Milli Nizam Partisi öncesine dayanan siyasi kültürleri en azından siyaset sahnesine ilk defa girmediklerini göstermek/hatırlatmak adına yeterlidir. İmralı Süreci ve A.Öcalan’ı AKP iktidarda olduğu süreç içinde önce güç olarak ölçüp tarttı, bunu yaparken iktidarlarını düşürmek için çevrelerinde oynanan oyunları da usta bir satranç oyuncusu gibi izleyip/oynayıp yenilmeden analiz etmeyi başardı. Görüşmelerin doğasında olan ve oyunun kuralları içinde yer aldığı üzere ‘karşılıklı taraf’ olduklarının bilincinde hareket ederek bir çok uygulama hayata geçirdi. Şüphesiz bunların en başında tekrar tekrar sınadığı bir gerçeklik var ki o da Abdullah Öcalan’ın örgütsel yapı ve kitle/siyasi uzantılar üzerindeki etki ve gücüydü, bu gücü görmek için oynadığı tüm oyunların ya da oyunundaki tüm hamlelerin sonuçlarından dersler çıkardı ve kendi lehine ortaya çıkan durumları kullandı. İmralı ve Abdullah Öcalan’ın en büyük handikapının ne olduğunu çözmesi ile birlikte taktiklerini bu yönde değiştirip geliştirerek uygulamaya devam etti. Abdullah Öcalan’ın misyonu ile ilgili kaygı ve kuşkusu kalmamasından sonra bu yeni konsept ve uygulama AKP ve Hükümet için başarı PKK ve Abdullah Öcalan için derinleşen bir handikaptı.

AKP iktidarını bu süreçte en çok zorlayan dış etmenlerin başında uluslararası istihbarat güçleri ve oluşumları ile birlikte bölgesel çıkarları olan ülkelerin siyasi-ekonomik zorlayıcılık politikaları oldu. Türkiye’de ise bu durum, başta çıkarları zedelenen ve sırtlarını kurumsal yapılara dayayan güç odakları olmak üzere siyasi partilerden bürokrasiye kadar uzanan geniş bir yelpazeyi oluşturuyordu. Bir yandan bu güç odakları ile çatışma ve iç hesaplaşmaya giden AKP diğer taraftan seçmenlerine verdiği vaatleri yerine getirmeye çabalıyordu, siyasi bir risk alarak deklere edip kamuoyuna duyurduğu bu süreç nereden bakılırsa bakılsın başarısızlığı halinde siyasi intihar demektir, buna rağmen kamuoyunun nabzı tutularak izlenen yol haritası günceler haline getirildi.

Önceki yıllarda olduğu gibi Abdullah Öcalan ve İmralı ile yapılan görüşmelerde işin diğer ve en önemli muhatabı olan PKK ile de ilişkilenme başladı. Ilımlı bir hava ile başlayan bu süreç içinde CHP-MHP-BDP çeşitli söylem ve uygulamalar ile direk ya da dolaylı olarak bu süreci baltalamak için neredeyse ellerinden geleni yapmaya başladı. Tam bu noktada süreci ilerletmeye/sonuçlandırmaya çalışan Abdullah Öcalan ve PKK’nin iletişim ve birbirlerini anlamama sonucu ortaya çıktı, burada bir parantez açıp önemli bir belirleme yapmak zorundayım. Abdullah Öcalan’ın PKK ile irtibatını-dolaylı ilişkisini-sağlayan kurumsal ve yasal çerçeveler içinde kurulmuş savunma avukatları ve hukuk bürosu yapısının yetersizliği ortaya çıktı. Evet, Abdullah Öcalan’ın Avukatlarının ideolojik bilgi/birikim ve siyasi, kültürel yapıları/derinlikleri çok yetersizdi, ne Abdullah Öcalan ne siyasi yapısını ne de PKK jargonu hakkında  sıradan bir Kürt kökenli vatandaşın bilgilerinin çok ötesinde bilgilere sahip değillerdi. ( Abdullah Öcalan’ın Aile üyelerinin iletileri ve görüşmeleri konusunda basınla paylaştıkları ise siyasetten uzak apolitik değerlendirmelerden öteye gidememekte, ideolojik bilgi ve derinlikten yoksun aile bireylerinin yapı itibari ile bu rolü üstlenemeyeceği, üstlenmesi durumunda ilerde daha ciddi anlaşmazlıklar çıkacağı ise aşikardır ) Bilindiği üzere Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye ilk getirildiği yıllarda kendisini yönlendirmekle suçladığı Avukat Selim Okçuoğlu ve olası gelişmeler yakından izlenmişti. Bu noktada AKP iktidarının iyi analiz edip çözdüğü ve üzerinde taktik geliştirdiği bu durum hem Abdullah Öcalan hem de PKK açısından ciddi bir handikaptı. Avukatların bu yetersizliği ve Abdullah Öcalan’ın ne dediğini, aslında ne demek istediğini anlamadıkları için örgütsel jargona ve ilişkilere hakim kişiler devreye girince de bu defa bu güçlerin dolaylı şekilde tasfiye süreci uygulamaya koyuldu. Süreci sekteye uğratan belki de taktik anlamda devre dışı kalmasını sağlayan gelişmelerden sonuç çıkaran yine AKP iktidarı oldu, siyasi uzantı olarak tutarlı bir çizgi izlemeyen ve tıpkı avukatlar gibi Abdullah Öcalan ve PKK hakkında yüzüysel bilgi/bağlılığı-çıkar ilişkisi ve bağlılığı-olan BDP bu noktada ciddi taktik hatalar yaparak kendini devre dışı bıraktı. Hatırlanacağı üzere Silopi’de sergilenen gösteri siyasi bir körlük ve niyetli bir yaklaşımın ürünüdür, zira sadece bununla kalmayıp ne zaman siyasal bir gelişme ve görüşme zemini sağlansa dolaylı ilişkilerle sağlanan bilgilerle bireysel açıklamalar yapılıp-BDP Milletvekilleri ve Yöneticileri tarafından-süreç boşa çıkarılıp adeta bozulsun diye tekrar tekrar özel bir çaba sarf edilmiştir.

AKP siyasi gelişmeler ve oluşturduğu kamuoyu ile ılımlı/olumlu havayı geliştirip yeni bir süreci başlatacak kadar güçlendiğinde ise, tüm bu sonuçlardan dersler çıkarıp, oyunu ‘kendi koyduğu kurallar bütünlüğü’ içinde oynamaya karar verdi. Yine hiç kimsenin beklemediği bir anda ‘İmralı ile bir süreç işlettiklerini ve görüşmeleri tekrar başlattıklarını’ basın ve kamuoyuna deklere etti. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan olumlu hava bir anda farklı mekanizmaların devreye girmesiyle birlikte adeta buz kesti, Fransa/Paris’in göbeğinde ve onlarca kamera ile takip edilen enformasyon bürosunda işlenen siyasi cinayetler ilerisi için ipuçları vermeye başladı, tıpkı önceki yıllarda gelişen benzer olayların kopyası olan bu cinayetler henüz çözülmediği düşünülürse içinden geçilen süreç daha iyi anlaşılır.

Öncelikle Türkiye’nin bu sorunu çözme çabasının kimleri rahatsız ettiği/edeceği iyi görülmek durumundadır, başta Ortadoğu pazarında söz sahibi olmak isteyen ülkeler ile bu güçlerle işbirliği yapabilecek mekanizmalara dikkat edilmek durumundadır. İmralı Süreci ve olası reflekslerin bir kaçı neredeyse iki ay içinde çeşitli biçimlerde kendini gösterme imkanını bulmakla beraber, adeta ölü hücrelerin canlandığı/canlandırıldığı mesajı da bir biçimde veriliyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki ‘Paris Cinayeti’ süreci saptırmaya çalışan güçlerin demeçlerinde verildiği gibi ‘Örgüt İçi Hesaplaşma’ değildir, PKK mekanizmasını iyi bilen istihbaratçılar/kişiler PKK’nin iç infazlarında birden fazla mermi kullanılmadığı çok iyi bilirler, oysa Paris’te işlenen cinayetlerin dikkat çeken yönlerinden birinin, bir kişiye birden fazla merminin sıkılması ve nefretle işlenen cinayetler olmasıdır. Tutuklanan şahsın katledilen insanlarla ilişkisi sıradan ve basittir, ancak belki de şahsın cinayeti işleyen güçlere dolaylı yardım ve katkısı göz ardı edilmemelidir.

Bu süreç içinde geçmişten günümüze kadar çıkarılması gereken sonuçlarla hareket etmek gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Barış sürecinin gelişmesine karşı olası refleksler sadece Ülkeler ve İstihbarat mekanizmalarından gelmez, taşeron örgüt ve mekanizmalar başta olmak üzere savaştan/kandan nemalanan tüm güçler kullanılarak refleksler oluşturulur. Bu noktada ‘Barışın, Savaştan Daha Zor/Zorlu Bir Süreç’ olduğu gerçeği unutulmamalıdır, konunun tüm muhataplarının bu hassasiyetle hareket etmesi halinde başarısız olunmasının hiçbir nedeni yoktur. Sanırım tekrar hatırlatmakta fayda var, bu süreç içinde özellikle Eski Solcular ve Kılıç Artıkları, Entelektüel/Aydın Bozması ve Kırıntıları, Kalay Tutmayan Delik Kaplar, Kürt Kimlikleri ile Siyaset Yapan Güdümlü Siyasetçiler ve Taşeron Türk Sol Hareketleri/ Militanlarına bu dönemde öncekilerden daha çok dikkat etmek lazım. Zira ayaklarının altındaki zemin hızla kaymakta ve boşlukta bir mikrop zerresi gibi salınmaktalar, onların tek amacı sağlıklı bir bünyeye tutunup yaşamlarını idame ettirmektir, onlara bu zemin ve şansı tanımayarak Barış Süreci başarı ile tamamlanır.

ugur.ugurbalik@gmail.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.