İslam Bayrağı

20.05.2013 12:31:41
A+ A-

 

Saygıdeğer Türkiye halkı; Bugün kadim Anadolu'yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.” (Abdullah Öcalan – 21 Mart 2013 Newroz Mesajı)

Yukarıdaki cümleler belki özelde AKP’nin, genelde de Türkiye’nin İslami muhafazakar kamuoyunun hoşuna gitmesi için kurulmuş olabilir. Türk ve Kürt halkının çoğunluğu İslami muhafazakar bir yapıya sahip olduğu için, politik bir manevra olarak bu yaklaşımı değerlendirmek mümkün.

Her şeyden önce bu yazıyı yazarken şunun farkındayım; bugün Türkiye’de en büyük suç Tayyip’i ve AKP’sini eleştirmektir. Tayyip “barış olacak” dediyse ve siz “yok, vallahi böyle olmaz” derseniz, solcusundan sağcısına garip bir şekilde “vay seni gidi kan sevici, savaş düşkünü, katil v.s” denilerek püskürtülmeniz olasıdır (hele bir de TKP, İP ve CHP’lilerle bir tutulursunuz ki, en ağır hakarettir, kendi adıma). Öte yana dönüp “bu mektup sorunlu bir mektup, İslam Bayrağı altında bin yıldır kardeştik demek tarihi bilmemek ya da çarpıtmak demektir” falan demeye kalkarsanız daha cümleniz bitmeden tepelenebilirsiniz. Zira Öcalan’ın sözü üstüne söz söylemek de yasaktır.

Yine de yazacağım. Zira son dört gündür Hasan Cemal’in gerilla güncesini okuyorum ve gerillanın da aynı hisleri paylaştığını görüyorum. Evet, çekiliyorlar ama içlerinde kendilerine de açıklayamadıkları bir tedirginlik var. Ortada bir tuhaflık var.

Önce şu İslam bayrağı altındaki bin yıllık kardeşlik masalından başlayalım. Zira siz bir ülkeye “barış getiriyorum” derseniz ve bu barışı da tarihsel bir yalanın üstüne kurmaya kalkarsanız, bu barış tez zamanda daha büyük acı, daha büyük felaket ve daha büyük savaş olarak kapınıza dayanır.

Mektupta ve resmi Türk tarihinde de geçtiği üzere Malazgirt Savaşı ile başlayan bir süreç söz konusudur. Türklerin Anadolu’ya girişi Kürt beylerinin büyük desteği ile (bu kısım resmi Türk tarihinde elbette belirtilmez) sağlanmış ve bu giriş İslam bayrağı altında yapılmıştır. Fakat bu girişin ardından, sanıldığının tersine çok da kardeşçe bir bin yıl geçirilmemiştir Anadolu topraklarında…

Bin yıl süresince bölgenin kadim toplumları Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Asurîler, Aleviler, Ezidiler kanın ve savaşın hüküm sürdüğü bir coğrafyada yaşamışlardır. Osmanlı Hanedanlığı, diğer Türk boyları da dâhil olmak üzere, bölgedeki tüm unsurlar üzerinde hâkimiyetini kurmuş ve hissettirmiştir.

Kürt coğrafyası her daim Osmanlı’nın doğu sınırlarında tampon bölge olarak kullanılmış ve Kürtlerin değeri “askeri güç” olmanın ötesine geçmemiştir (İran, Moğol, Rus v.d akınlarda Osmanlı’nın sınır hattı savunulmuştur). Yavuz Selim ve İdris-i Bitlisi’nin 1514’teki Amasya Antlaşması ile yaklaşık 330 yıl sürecek bir özerklik elde etmesini saymazsak hiçbir zaman (çok kısa süreli oluşumlar hariç) Kürtlerin bağımsızlığı olmamıştır. Tabii bu Yavuz Selim – İdris-i Bitlisi ittifakının da (İslam Bayrağı altında birleşmesi sonucunda) Anadolu’da çok ciddi boyutta Alevi katliamlarına neden olduğu bilinmektedir.

II. Mahmud ve Tanzimat dönemi ile birlikte Kürdistan’ın bu özerk yapısı ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve akabinde ilk Kürt isyanı olarak tarihe geçen Botan Ayaklanması Bedirhan Bey öncülüğünde gerçekleşmiştir. Burada dikkat çekilmesi gereken husus, aynı Bedirhan beyin (Osmanlı’ya karşı başkaldırmadan önce) bölgede oldukça fazla bir nüfusa sahip olan Kürt Ezidiler ile Asurîler’e de ağır baskılar uygulamaya başlaması ve yine bu dönemde binlerce Asurî’yi katletmesidir. Yine İslam Bayrağı altında…

Bedirhan bey döneminde ilginç olan diğer bir husus ise, bölgede Hıristiyan bir inanışa sahip olan Ermeniler ile oldukça güçlü ilişkileri olmasıydı. Danışmanları ve ordu komutanları arasında pek çok Ermeni vardı.

Bedirhan beyin ayaklanması Osmanlı tarafından bastırıldıktan sonra Bedirhan bey iki yüz kişilik maiyetiyle Girit adasına sürgüne gönderilir. Burada 1856 yılında ayaklanan Giritli Yunanlılar Osmanlı adına Bedirhan bey tarafından bastırılır. İslam Bayrağı altında…

İslam Bayrağı altındaki ittifakın bu topraklara bir sonraki uğrağı da II. Abdülhamid’in Kürt beylerine kurdurduğu “Hamidiye Alayları”dır. İttihad-ı İslam’ı ana ilke olarak kabul eden II. Abdülhamid, halen imparatorluk toprakları içinde yer alan Arnavutları, Arapları ve Kürtleri İslam Bayrağı altında yanında tutabilmek ve İslam olmayanları yok ederek topraklarının parçalanmasını engellemek istiyordu. Bu sebeple Arnavutları (Saray Muhafızları projesi), Arapları (Aşiret Mektepleri projesi) ve Kürtleri (Hamidiye Alayları projesi) “İslam Birliği” çatısı altında toparlayıp, birleştirmeye çalışacaktı. Sonucunda ne olduğunu artık herkes biliyor. 1891 yılında kurulan Hamidiye Alaylarının, 1915 yılında bir milyon (çeşitli rakamlar veriliyor ama yüz kişi bile olsa önemi yok. Sonuçta candan bahsediyoruz) Hıristiyan Ermeni’yi katletmesi/soykırıma uğratmasıyla İslam Bayrağı bu topraklarda dalgalanmaya devam etmiştir. (İslam Bayrağı altına girmeyen Dersimli Alevi Kürtler ve bazı Müslüman Kürt aşiretleri Hamidiye Alayları’na atlı asker vermemişlerdir.)

Mustafa Kemal dönemine gelindiğinde ise işler tamamen karışmıştır. Emperyalist devletlerin saldırısı karşısında önce Anadolu halklarının statükosu tanınmış ve yine İslam Bayrağı altında bir mücadeleye girişilmiştir. Akabinde İslam bayrağı yerinde kalmış ama yanına sadece Türk unsuru eklenmiştir. Yani 1827 yılına dek uzanan İttihad-ı İslam (İslam Birliği)’ın yerine İttihat ve Terakki’nin Türk-İslam sentezi uygulamaya konmuştur. Bayrağın gölgesinden yararlananların sayısı iyice azalmıştır.

1071 Malazgirt ile başlayan süreç bugün hala devam etmektedir. Yukarıda çok kısaca değindiğimiz tarihsel örnekler bize gösteriyor ki Anadolu halkları İslam Bayrağı altında bin yıl boyunca can vermiş ve can almışlardır. O dönemin koşullarının bunu gerektirdiğini, bugünün algısı ile o günü algılamaya çalışmanın sakat bir mantık olduğunu söyleyebilirsiniz. Kabul ederim. Ki ben de aynı fikirdeyim. Eğer bugün (2013 yılında), bin yıl önce (ve süresince) uygulamaya konmuş “İslam Bayrağı altında kardeşlik” formülünü yeniden ısıtıp önümüze koymaya kalkarsanız, bugünün koşulları bunu kaldırmaz.

Tamamen çıkarlar üzerine kurulu olan, Osmanlı’nın sınır bekçisi konumundan kendini kurtaramayan, kendi bağımsızlığını istediği vakit İslam Bayrağının (Halife’nin) sopasını kafasına yiyen bir tarihsel süreci “kardeşlik” olarak algılamak çok büyük bir “iyi niyetin” neticesi olabilir ancak…

Peki, ne yapmalı?

Aslında Kürt Hareketi bu sorunun yanıtını özellikle son on yıldır çok net ve açık tariflerle veriyordu. Kapitalist moderniteye karşı “Demokratik Modernite” diyordu. Merkeziyetçi, tek tipçi yönetim anlayışına karşı “Demokratik Konfederalizm” diyordu.

Bugünün koşullarının tam da kaldırabileceği, Anadolu topraklarında gerçek bir barış ve kardeşlik kültürünün yeşertilebileceği bir proje sunuyordu.

Tüm halkların, tüm inançların bu kadim coğrafyada tarihten ders çıkararak, özeleştirilerini vererek, kapitalizme ve milliyetçiliğe karşı ortak bir yaşam kültürünün nasıl kurulabileceğini söylüyor ve kendi kısıtlı imkanlarıyla örneklemeye çalışıyordu.

Ne oldu da bin yıllık karmaşanın ve çıkar ilişkilerinin bayrağı “İslam Bayrağı” bir anda göndere çekildi ve bizler (o bayrağın gölgesinden faydalanamayacak olanlar) kendimizi ortada kalmış buluverdik?

Demirtaş, “AKP bizim düşmanımız değildir. Ege’nin de, Karadeniz’in de dağları var. Çok isteyen varsa gitsin kendi dağlarına çıksın. Bakalım iki gün açlığa dayanabiliyor mu?” derken ne kadar yaralayıcı olduğunun farkında değil mi sahiden? Hemen akabinde Reyhanlı saldırısı ile ilgili olarak “kimse Hükümete suç bulmasın” derken kardeşlik bağlarını mı güçlendirmek istiyordu?

Kürt hareketi kiminle barışıyor?

AKP ile mi?

Türk halkıyla mı?

T.C. Devleti’yle mi?

İslami Kürt muhafazakarları ve İslami Türk muhafazakarlarının kendi aralarında İslam Bayrağı altında yapacakları bir barış, sahiden kanı durdurup, bu topraklara adaleti, huzuru, eşitliği ve güveni getirir mi?

Sanırım “getirmez” diyenlere yanıt açık: “o zaman sen de git kendi dağına çık!”

Öcalan, “gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkâr, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur” derken “gerçek” kelimesinin anlamına erebiliyor musunuz? İslam Bayrağı altında yer almayanlar/almayacak olanlar için “fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha” kelimeleri değil ağzımızdan çıkarken, aklımızdan geçerken bile boğazımızın nasıl düğüm düğüm olduğunu biliyor musunuz?

“İslam Bayrağı” altında birleşmeye davet etmenin, davetinin dahi İslam olmayan unsurlar için bir “zor” olduğunu anlayamıyor musunuz?

Rüzgar nereden esti de bir anda bin yıllık resmi masallar devreye girdi ve herkes susuverdi?



Konuyla ilgili mutlaka okunmalı: İsmail Beşikçi röportajı – “İslam Kardeşliği, Kürtleri kandırma sloganı”  http://t24.com.tr/haber/ocalanin-akil-insanlar-icin-onerdigi-ismail-besikci-komisyon-tikac-olur/226671


Yararlanılan Kaynaklar:

1- Ahmet Özer – “beş büyük tarihi kavşakta KÜRTLER ve TÜRKLER”
2- Suat Parlar – “Türkler ve Kürtler”
3- Kemal Burkay – “Kürdistan’ın Kısa Tarihi”
4- Emre Kongar – “Tarihimizle Yüzleşmek”

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.