Kart-Kurt’tan Kürdistan’a…

18.07.2013 03:44:41
A+ A-

Adı ‘doğu’dur o ülkenin, yasaklıdır yani gerçek adı, orada yaşayanlar da ‘Doğulu’ dur. Yoktur yani bir vatanları ya da zapt edilmiştir, kendi vatanlarında sürgündürler. Ortalama bir Türk’e göre ise zaten Kürtlerin kimliksel ya da kültürel herhangi bir talebi de tabiatıyla gericidir. Uygarlıktan nasibini almamış bir toplumun böylesi talepleri olamaz. Zaten 19 Eylül 1930’da Türk adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt Milliyet Gazetesinde yayınladığı demecinde bu iptidai (ilkel) toplumun görev ve vazifelerini anlatmıştı. Şöyle diyordu bu zat: “Dost ve düşman bilmelidir ki, bu memleketin efendisi Türklerdir. Türkiye içinde yaşayıp damarlarında temiz Türk kanı olamayanların tek bir hakkı vardır: Uşaklık ve Esirlik.”

Genç ‘Modern’ cumhuriyet ve onun kurmayları böyle uygun görmüşlerdi bu barbar hak için, öyle ya Kürtler helâ yapmayı bile bilmeyen ahırda hayvanlarla birlikte yaşan bir toplumdu, asil Türk milletini bu vebadan korumak gerekirdi.

Neyse bırakalım Türkleri bu vebadan kurtarmak, zaman içinde ‘veba’ gittikçe yayıldı. Sene 2013 ve artık o ‘veba’ sadece Kürt toplumunda değil memleketin batısında da azami ölçüde yayılmış gibi.

Hatta biraz da ben abartayım Kürtlerin hak talepleri, bu taleplerdeki ısrarları ortalama bir Türk’e de birçok şey öğrettiği kanısındayım. İnsanların doğuştan ve doğallıktan gelen haklarını ya da temel yurttaşlık haklarının zapt edilmesine karşı seksenden sonra en güçlü karşı çıkış Kürtlerden geldi ve hiç şüphe yok ki bu hak arama serüveninin dinamosu da PKK oldu.

1930’ların Türkiye’sinden 2013’e gelene kadar gerçekten de Mahmut Esat’ın öngördüğü muamele zaman içinde Kürtlere yapılmadı değil hatta zaman zaman daha vahşice yöntemler de uygulandı. Peki, ne oldu da bu ‘iptidai’ topluluk bugün devlet babaya kafa tutar konuma geldi veya ne oldu da yüce devletimizi bu ‘veba’lılarla aynı masaya oturmak zorunda kaldı?

Bu sorunun cevabı bana göre çok açık, bu ‘iptidai’ topluluk insanca yaşamak için fiili olarak 30 yıldır devlet aygıtının tüm kurumlarıyla amansız bir savaşım içinde. Daha da somutlaştırmak gerekirse PKK 28 yıldır(tek taraflı ateşkesler çıkarılmıştır bu zaman dilimi içinden) de facto olarak devletle savaşıyor. Kimilerine göre bu savaş orta yoğunluklu bir konvansiyonel savaş, kimilerine göre düzensiz bir gerilla savaşı. Tüm bunların ötesindeki gerçeklik ise şudur; dünyanın hemen hiçbir yerinde 30 yıla yakın bir süre aralıksız olarak bir örgütün bu denli güçlü bir devlet mekanizmasıyla savaşımının çok az rastlanılması gerçeğidir.

İşte tam da bu 30 yıldır aralıksız sürdürülen savaş Kürtleri ‘Kart-Kurt’ tan ,’iptidai-vebalı’ topluluktan, tüm dünyada artık bilinen ve mücadelesi desteklenen bir halk hareketine dönüştürdü.

Devletin bu ‘iptidai’ toplulukla bugün açık bir şekilde masaya oturması, Kürtlerin yitirdikleri on binlerce insanına rağmen özgürlük talebinden bir adım geri atmama tavrından ileri gelmektedir.

Şu an devletle Kürtlerin aynı masada oturmaları demek bu masadan nihai olarak bir ‘barış’ ın çıkacağı anlamını taşımıyor elbet fakat bu kadar sene boyunca bu denli bir ceberut bir devletle fiili olarak savaşan bir örgütün en azından varsa eğer barış diye bir şans bunu denemeye hakkı da vardır.

Zaten fiili mücadele ile kazanılmış başarılar yoksa eğer ortada böylesine bir görüşmenin gerçekleşmesi de pratikte mümkün değildir.

Adına ‘çözüm süreci’ denilen bu görüşme trafiğinin ve bu görüşme trafiğine dair yazılabilecek muhtemel senaryolar elbette ki mümkün, belki başka bir yazının konusu olabilir fakat benim burada üzerinde durmak istediğim esas mesele şu ki; Türkiye’de Cumhuriyet’le yaşıt bir Kürt sorunu pratiği var ve yazıda da bahsettiğim gibi bu sürecin son otuz yılı ise öncekilerine hiç benzemeyen bir sosyal-siyasal pratikle karşımıza çıkmaktadır. Fakat her nedense bu kadar can alıcı bir sorunla ilişkili olarak Türkiye’de ne akademik-bağımsız bir göz ne de bu konuya ilişkin bilimsel sayılabilecek doğru dürüst çalışma vardır.

Hal böyle olunca ‘Çözüm’ ü de ‘savaş’ ı da tartışanlar genel olarak komplo teorisyenleri olarak karşımıza çıkıyor. Kim bu komplo teorisyenleri; eski MİT’çiler-istihbarat emeklileri-emekli polis, asker, komutanlar ve son dönemde çok popüler bir meslek olan ‘strateji uzmanları’.

Bu zatların meseleye yaklaşımları ise genel olarak karşı tarafın ‘aşil topuğu’ u aramaya yöneliktir. Hal böyle olunca da konuya-soruna ve çözüme ilişkin yapılan ya da yapılacak olan tahlil, analizlerin pek de bir kıymet-i harbiyesi olmuyor. PKK ile ilgili tüm malumatını http://www.firatnews.com/ dan, devlet ile ilgili olan kısmı ise emekli generallerden ve eski mit mensuplarından alan bu yorumcular-çözümleyiciler-analistler topluluğu komik olmanın ötesine geçememektedirler maalesef.

Bir dahaki yazıya ben de bu zatların arasına karışacağım ve birkaç komplo teorisi de ben öne süreceğim. :)

 

Tuncay Şur

surtuncay@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.