Koçkıri: Vurguna karşı isyan

20.11.2013 01:28:41
A+ A-

Ayşe Hür’in Koçkıri Ve Seyit Rıza meselesine değinen yazısı sonrası kısaca yazma ihtiyacı duydum. Aslında Başlığı Koçkıri: Vurgun versus isyan olarak verecektim. Türkçe olması için yukarıdaki gibi düzenledim başlığı.

Koçkıri halkı; 1921 bahar aylarında Sakallı Nurettin Paşa komutasında Merkez ordusunun bölgeye yaptığı sefer ile birlikte, özellikle de Topal Osman komutasındaki milislerce, ‘’yukarıdan’’ verilen emir doğrultusunda gerçekleştirilen katliam ve birkaç yüzü bulan köyün yakılıp, ahalisinin açlığa terk edilmesini KOÇKIRİ VURGUNU olarak adlandırır. Yörenin Sünnü Türkleri dahil bölgede herkes en hafif deyimi ile ‘’korkunç olayların’’ isimlendirmesinde hem fikirdir.

Kemalist kesimin yönetimindeki devlet ise vuku bulan bütün gelişmeleri KOÇKIRİ İSYANI olarak sunar. ANKARA hükümetinin yaptıklarına, meşru (legitimate) bir hükümete karşı başkıldırıda bulunulmuş olması iddiası ile meşruiyet kazandırma amacına yönelik bu isimlendirmenin diğer bir gayeside KÜRT tarafını gayri meşru göstererek mahkum etmektir. Devleti eleştiren hemen hemen herkes VURGUN deme yerine İSYAN kelimesini telefuz etmeyi tercih eder. Oysa başkaldırı olma  tarafı , yanı VURGUN olma yanında devede kulak gibidir KOÇKIRİ olaylarının.

Çünkü  arada iki tarafın dışında, olaylarla direk ilişkili olmayan, üçüncü bir taraf olan halkın çoğunluğu vardır. Devletin ve Topal Osmanın saldırı ve katliamlarından en fazla zarar görmüş olanlarda yine bu kesimdir. Sivil halka yönelik bu çaplı bir saldırı ve katliamın mazur hiçbir gerekçesi olamaz. Bu ilk!

İkincisi, Meşruiyet veya legitimate olmanın anlamı ve şartları ile ilgilidir. Osmanlı; kendi yasalarına göre kurulmamış Ankara hükümetini, gücünü yasalardan almadığından, meşru olarak kabul etmiyordu. Evrensel açıdan, meşru hükümet; gücünü halktan alarak, azınlık ve çoğunluk haklarına saygı gösteren yönetimdir. Demokrasi olarak ta adlandırılabilecek olan bu tanımlamanın en geçerli enstürümanlarından biri halk oyu ile yönetimin belirlenmesidir. Kuşkususuz resmi olarak meşruiyet Uluslararası kabulü, yani tanınmayı da gerektiriyor.

Peki 1920 veya 1921’de böylesi bir durumdan bahsedebilirmiyiz? 1920 Büyük Millet Meclisi’nin oluşum sürecinde olağanüstü koşullar nedeni ile bazı genel temayüllere uyulmadığı söylenebilir. Kurucu meclis olarak İlk işi anayasa ve hükümet kurma konusunda halk oyuna gitmek olan meclis neden çok partili hayata geçmek için ikinci dünya savaşının sona ermesini beklemiştir?

Andrew Mango’nun ATATÜRK adlı kitabında verdiği bilgilere göre Sivas Kongre’sine EGE bölgesi temsilci göndermez ve hatta Alaşehir’de kendi kongrelerini yaparlar. Kendi kendisine atanan delegelerce gerçekleştirilen SİVAS Kongresİ’nin hiç bir temsili özelliği yoktur. Bu durumu Bilinski soyadlı dönme bir Polanya’lı olan  Alfred Rustem Mustafa Kemal’e dönerek şöyle ifade eder: ‘ Unutma ki biz herhangi bir yasa veya yönetmeliğe göre oluşmuş bir kurum değiliz. Bizim gerçek kimliğimiz devrimci bir komite olmamızdadır’ (A. Mango Atatürk s 245) Yani perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. O nedenle ALİŞAN BEY Kürt kimliği ve diğer farklılıkların dışlanması yolu ile oriterizme altlık olacak bir meclise vekil olmayı, Mustafa Kemal’in önerisini geri çevirerek, kabul etmemiştir. Bazılarının takiye yaparak Kürt ve Türk halkını temsil ediyor diye sundukları birinci  meclis’in nerede ise yarısı asker ve sivil bürokrasiden; beşte biri, özelliklede avukatlardan oluşan meslek sahiplerinden, diğer beşte biri tüccar ve büyük toprak sahiplerinden ve altıda biride dini temsilcilerden oluşuyordu. Türkiye isminin seçimi dahi bir etnik kimliğe yapılan vurgudur. Zamanla bu giderek içerikte ATATÜRKİYE’ye dönüşmüştür.

1920 yılında, o dönem de yaşayanlar için, meşru hükümet hangisi idi? Istanbul hükümetimi yoksa Ankara hükümetimi? Damat Ferit hükümetii müteffik kuvettlerden 2000 kişilik bir askeri gücü Eskişehir’e göndermek için izin istediyse de, bu kabul edilmedi. Bu gelişmeden iki gün sonra Damat Ferit istifa etti. 23 Nisan 1920’de Ankara da açılan meclis sonrası eli zayıflayan Istanbul hükümeti 10 ağustosta SEVR anlaşmasını imzaladı. Uluslararası alanda tam anlamda resmi kabul için yine de ANKARA HÜKÜMETİ, 17 Kasım 1922’de Vahdettin’in Istanbul’dan kaçışı ve sonrası düzenlenen Lozan konferansını beklemek zorunda kalacaktı.

 Biz bugün bir tarafın tasfiye olması dolayısı ile meşruiyet sorusuna rahat cevap verebiliyoruz. Eger başta İngiltere olmak üzere BATI  Padişah ile anlaşmayı tercih etmiş olsaydı (iki hafta kadar önce BBC’de Türkiye üzerine bir proğramda aynen İNGİTERE’nin Padişah ile anlaşma yapmak istemediği söyleniyordu. Demekki anlaşma için İngiltere anlaşabileceği birini beklemiş) şu sıralar biz M. Kemal ve arkadaşlarının mahkum edildiği bir durumu da pekala yaşamış olabilecektikk. O durumda ALİŞAN BEY için denilecek olanlarda farklılık arz edecekti.

Çünkü Alişan Bey, diğer birçok KOÇKIRİ Bey’inden farklı olarak, Bey olmasının yanında başka bir yetkiye sahipti. O İMRANLI’da Osmanlı’nın yerel yönetimden sorumlu nahiye müdürüdür (Bazı kaynaklar Alişan Bey’in REFAHİYE, HAYDAR Bey’in İMRANLI nahiye müdürü olduğunu söylersede doğrusu Alişan Bey’in İmranlı nahiye müdürü olduğudur) Asker toplama vb hususlar o güne değin yerel yönetimin yetki alanında iken, ANKARA meclisinin ve hükümetinin kuruluşu sonrası alana yönelik bir dizi müdahalede bulunulur. Yasal temeli olmayan, yetki alanına müdahale olarak adlandırılabilecek keyfi tasaruflar, genelde OSMANLI’nın, özelde ise KÜRTLER’in yerel yöneticileri vasıtası ile temsil edildiği yerel yönetimlerin askeri kesimce  etkisiz kılınması ve de tasfiyesi amacına yöneliktir. Çatışma bir anlamda ASKER SİVİL çatışmasıdır da.

Istanbu’daki hükümet ile  Kürdistan’a muhtariyet veren bir anlaşmanın mevcudiyeti ve Ankara’nın tüm alanlarda Kürtler’i tasfiye ye yönelik söylem ve eylemleri nedeni ile Alevi KOÇKIRİ Kürtler’i anlaşılır nedenlerden dolayı Istanbul hükümeti yanlısı bir tutum takınmışlardır.

 Ankara; daha öncelerinden başlamak üzere Rus işgali ve Ermeniler’in abartılı toprak talepleri nedeni ile, biraz da Osmanlı ve ittihat Teraki tarafından Kürtler’i motive etmek için teşvik gören, Kürtlük bilincinin farkındadır. Aynı zamanda bir REYA HAQ TASAVUFÇUSU olan ALİŞER Efendi ta 1. DÜNYA savaşı yıllarında  bütün Kürt bölgesinin Ermeniler’e bırakılmaması, Kürtler’in de kendi alanlarında hakim olması için politikalar geliştirdiği biliniyor. Ermeni katliamı sonrası Kürtler’e yönelen İttihad Teraki’ci paranoyak şövenist anlayış; buna tepki olarak gelişecek  Kürt ulusalcılığını  gelişmeden, Yunan savaşının gürültüsü ortamında, bastırmak için fırsat kollar ve hatta fırsat oluşturur. İki taraftan sınırlı sayıda savaşçının ölümü sonrası asıl görülmesi gerekli olan büyük resim KATLİAMDIR. Yani VURGUNDUR! Bu durumun sonucu olarak meclisteki tartışmalarda yapılanların ‘’Afrikalı Barbarlar’’ için dahi kabul edilemeyeceği ifade edilir ve Nurettin Paşa baskılar sonucunda görevinden alınırsa da yargılanması M. Kemal tarafından engellenir.

KOÇKIRİ katliamı sonrası bütün gelişmeler Kürtler’e yönelik eylemlerin bir plan dahilinde uygulanmasına tanıktır. Koçkıri katliamı İle batıdan izole edilip dağların arasına sıkıştırılan Merkez DERSİM, SEX SAİT Katliamı ile Güneyden de kuşatılır. Ve nihayetinde DERSİM vurulur.’’Modern’’ toplumun ‘’Modern’’ hikayesidir Dersim Katliamı.

Şimdi Koçkıri’den başlamak üzere devletin Kürtler’e bir özür borcu var. Alişer, Seyit Rıza, Şex Sait dahil ölülerimizin mezar yerleri gösterilmeli. Onlara layık töreni aileleri yapar. Devlet arşivleri açılmalı. Geçmişte haksızlığa uğramış ve öldürülmüş KÜRT büyükleri devlet katında isimleri çeşitli yerlere verilerek sahiplenilmeli. Kızılderilileri bu şekilde sahiplenmeyi latin Amerikalılar becermiş. Adaletli ve insaflı bir bariş için Türk yöneticileride çağdaşlaşmak zorundadır.

Kürt sorununda olumlu bazı gelişmelerin yaşandığı bu dönemde birde tarihi barıştırma diye bir sorun var.  Bu sorunun birinci derece de muhatabı zulüm görenler ve özellikle de  yaşamayan mağdurlardır.

19.11.2013

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.