'Kürt'üm' demek terbiyesizlikti! Biz de kendimizi 'terörist' sanıyorduk zaten!

03.12.2013 14:18:24
A+ A-

Bu sabah gördüm. Eski arkadaşlar art arda, bombalanan Özgür Ülke gazetesinin bina fotoğraflarını koymuşlar ‘Face’lerine’. ‘Ne hikmet’ diye düşününce, alttaki yazıdan gördüm ki, gazetenin bombalanmasının yıldönümüymüş. 2 Aralık gecesi, Tansu Çiller’in başbakan olduğu zaman, o feci planın hayata geçirildiği gece...

Dün, yazdığım yazı, ‘Mars’a geri dönüşsüz yolculuk’ idi. Gerçekten heyecan verici bir yolculuk… Yine de bir çırpıda çıkamadı, zor oldurdum da koydum başıma iş aldığım bloga. Bomba olayını tümüyle unutmuşum. Aslında Aralık’ta olduğunu da bilmiyordum. Yeni öğrendim. Oysa oradaydım. Dönüp geriye bakmak, hatırlamayı istemek için belli ki daha zaman varmış.

Evet, yıllar önce... Nagehan daha büyümemişken (Nagehan’a laf atma isteği neden bünyemi sardı, bilmiyorum), Kürtler ve bir kısım Türkler ve diğerleri (!) birlikte bir gazete çıkarmaya çalışıyorlardı. Öyle böyle değildi hani o günler. 'Kürt' demek cesaret isterdi. Köy yakmaların, sesi biraz fazla çıkan Kürt öğrencilerin, aydınların başına gelenlerin haddi hesabı yoktu. Öyle ki, ‘Kürt’üm’ demek terbiyesizlikti. Bu koşullarda gazeteyi çıkarma fikri heyecan yaratmıştı. Kimi aydınlar destek veriyordu. Devletin gözü, kulağı gazetenin üzerindeydi. Gazete, inat ediyor, yazıp, çiziyordu. Diyarbakır muhabirleri kor ateş içinde bölgeden haber toplayıp gönderiyorlardı. Her gün ya biri kaçırılıyor, ya faili meçhul cinayete kurban gidiyordu. İşlerinin ucunda hayatları vardı. Ne ölen gazetecilerin, ne meçhule giden aydınların isimleri hiçbir yere sığmaz elbette. 'Musa Anter’li yıllardı' demek yeterli olur sanırım. Gencecik Metin Göktepe’nin öldürüldüğü zamanlar... O zamanki adıyla 'Gündem', Kürtlerin sesini duyurmak için çıkıyordu, o yüzden ne söylese ateşten kordu. Yine de sözünü esirgemiyor, o günler için inanılmaz manşetler atıyordu.

Devletin gözünde ‘gazeteden başka her şeydi’. Kapatıyor, sansürlüyor, içeri atıyor, öldürüyordu. Gazete, her seferinde başka isimler alarak yoluna devam etti. ‘Gündem’, ‘Özgür Ülke’, ‘Yeni Ülke’ gibi… Kapanmayıp çıktığı zamanlar da sansür nedeniyle gerçekten ‘gazeteden başka her şeye’ benzer hale gelmişti. Gazete sütunlarının yarısı beyaz, yarısı siyah çıkmaya başlanmıştı. Boşluklu yerlere ‘sansürlüdür’ notu düşülüyordu. Çalışanlar, habere yalnız gidemez duruma gelmişti. İş çıkışı Kadırga’dan güzelim Sultanahmet’e tek başına yürümek bile deli cesaret isterdi. Öyle böyle değildi hani. Köy yakmalar, topluca ölüme götürülen Kürt aileler… Kürtlerin doğmaya, ötekilerin doğurtmamaya yeminli oldukları yıllardı. BDP eşbaşkanı Gültan Kışanak da dahil olmak üzere pek çok kişi yayın yönetmenliği yaptı. Çok isim geldi geçti.

Özgür Ülke’ye konan bombanın failleri bulunmadı. Bir şeyler söylendi, yazıldı, çizildi ama ‘bombalanması’ gayet normal karşılandı. Bu konuda bir ‘konsensus’ a varıldı ki sanıyorum, ardına düşülmedi. Ses seda çıkmadı. Gazetenin bombalanmasıyla ilgili isteyen istediği bilgiyi internetten bulabilir. Ben o günü, kendi gördüklerimi anlatmak istiyorum.

Bombalamanın olduğu (hiç unutmam C-4’müş bombanın adı) o geceyi arkadaşımda geçirmiştim. Ertesi gün, Bakırköy’den trene binip istasyonda inmiş, biraz yürümüş, Kadırga’daki gazete binasının tam yanındaki büfeden kahvaltı için bir parça peynir alıp, hemen bitişiğindeki gazete kapısına doğru seğirtmiştim. Binanın girişinde eskisine benzemeyen bir tuhaflık vardı. Girmeye çalışıyor ama giremiyordum kapıdan… Elime gelmeyen bir tokmak, itekleyemediğim bir durum vardı. Şimdi adını Miran olarak değiştiren, gazetenin güvenliğinden ve pek çok şeyinden sorumlu Selahattin’in (Ermeni olduğunu sonradan öğrendi) sessiz-sakin ‘gazeteyi bombalamışlar’ dediğini hatırlıyorum. ‘Nasıl?’ ‘İşte, gece bombalamışlar…’ diyordu. Biraz kendimi geri çekip koca binaya, karaltıya bakıyorum… Uçurmuşlar resmen üç-dört katlı koca binayı. ‘Herkes yukarıya Atılım’ın bürosuna gitti, gazete çıkacak...’

Cağaloğlu’na doğru yola koyuluyorum. Bomba gecesi, evde kalmadığım ve işe biraz geç geldiğim için babamın o güne dek gelmediği gazetenin enkazına telaşlı gelişini, oradan oraya koşturmasını, nerede olduğumu sorup soruşturmasını, çaresizliğini, sonraki karşılaşmamızı, omzuma dokunmasını, ‘İyiyim’den başka bir şey konuşmayışımızı. Onun içi ferahlamış bir şekilde kafasını ileri geri sallamasını, 'başımıza ne işler açıyorsun' diyen bakışlarını... Şimdi yazarken hatırlıyorum.

Evet, manşetine kadar dahil olduğumuz, muhabirlerin yayın yönetmeninden daha karizmatik olduğu, söz söyleyebildiğimiz bir gazeteydi ‘Özgür Ülke’. Kısıtlı olanaklarla herkes her şeyi yapar, arada ‘eleman’ gibi davranır, başımıza her an her şey gelebilecekken, ‘SSK yatıyor mu?’ diye koridorda muhasebeciyi sıkıştırma saftirikliğini bile yapardık. Bizim için sadece bir ‘iş’ değildi orası, ama kimse terörist de değildi. Ölen, kaçırılan o genç gazeteci çocuklar hiç değildi… Yakılan köyleri yazıyorlardı sadece, bir de yoksulluğu, yokluğu… Çoğu üniversiteye gitmemişti belki ama inanılmaz haberlere imza attılar. Atıyla birlikte öldürülen Düzali’nin fotoğraflarını koymuşlardı önüme Diyarbakır'da. Zaman zaman aklıma düşer Düzali. Tarık Akan’a benziyordu, boyu posu. Üstüne bir de palabıyıklı, Savaş Ay'ın deyimiyle 'zımba gibi' bir Kürt köylüsüydü. Ailesinden yedi kişi ve atıyla birlikte kötü bir son yazılmıştı onun için. Evet, fırtınalı, tekinsiz yıllardı. Tam da bu yüzden 'barış'mak lazım.

Şimdi yazarken, içim ürperdi, 'nasıl çalışmışız?' diye. Peki şimdi çalışır mıyım, böyle bir gazetede? Bu kadar yüreğim var mı? Bilmiyorum. Galiba çok zor. Sanırım bazı dönemler var, orada olmazsan, kendini kötü hissedeceğin zamanlar, anlar... Şimdi iyi ki buna lüzum yok. Bir gazete için ‘ölmeye’ lüzum yok… Belki o zaman birileri öldüğü için… Biz yaşıyoruz, çoluğumuz, çocuğumuzla…

Üç yıl çalıştım. Doğum izniyle işten ayrıldım. Kızımı doğurduktan sonra, lohusalık döneminde gazete yüzünden bir gün yaşadığım halüsinasyonu burada anlatmayacağım. Ama hala saklarım ‘Özgür Ülke’ bombalandıktan hemen sonra, ertesi gün çıkardığımız gazeteyi. Manşet, bomba kadar güçlüydü. ‘Bu ateş sizi de yakar!” 'Ahlak polisi' eve gelse suç delili sayar mı bilmiyorum, kötü bir anıyı saklamak ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Belki unutmak en iyisi. Ama, hatırlamak… Gerçekten bir işe yarayacaksa hatırlamak gerekir bazen…

Bugün Ahmet Kaya için demokrasi havarisi kesilenler, birbirlerinin üzerinde tepinenler… Yaşı tutanlar… 1994 yılıydı. Bir gazete ‘BUMM!’ diye havaya uçurulmuş, ama kimse duymamıştı! ‘Ahmet Kaya’ misali o gece hiç yaşanmamış, o devasa bomba oraya hiç konmamıştı. ‘Sahi o gece neden yoktunuz?’ diye sormak fazlasıyla lüzumsuz. Zira ‘Kürt’üm’ demek terbiyesizlikti. Biz de kendimizi ‘terörist’ sanıyorduk zaten!

(Fotoğraftaki kişi benim. Bir Alman fotoğrafçı arkadaşımız Wolfgang, enkaza dönüşen gazete binasının önünde, elime zorla gazeteyi tutuşturmuş, onu kıramamış, biraz surat etmiş, istemeden, zoraki poz vermiştim. İyi ki de çekmiş!)

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.