MÜZAKERE YOLUNDA 3 ENGEL

18.01.2013 17:28:34
A+ A-

 

İster "düşük yoğunluklu savaş" deyin, ister "özgürlük mücadelesi" veya "terör sorunu"; önümüzdeki problemi çözmek için her iki tarafın da silah dışında yollar da denemeye açık olması kuşkusuz sevindirici bir gelişmedir. Ancak bu "müzakere süreci"ni zor, girift ve hatta içinden çıkılmaz hale getiren şey ne iddia edildiği gibi iç/dış derin güçlerin müdahaleleri, ne de tarafların silahı bir "koz" olarak kullanmaya bir süre daha devam edecek olmalarıdır; esas sorun müzakere sürecindeki muğlaklıklardır.
 
1. Tarafların sorumluluğu
Müzakere masasının iki ucunda kimin oturduğu (veya oturması gerektiği) değil, bu tarafların hangi yetki ve sorumluluklara sahip olduğu önemlidir. 
 
Masanın bir yanında silahlı olarak mücadele başlatan ve bu mücadeleyi bitirmesi istenen PKK, yani örgütü temsilen Abdullah Öcalan vardır. BDP'nin masanın bu yanında olma isteği anlaşılabilir, ancak makul değildir. Aldığı oylara mukabil "Kürt halkını temsilen" müzakereye taraf olma çabası, ancak PKK'nın siyasi kanadı olduğunu açıkça kabul ederse kabul edilebilir; çünkü şu anda BDP söylem itibarıyla Kürt sorununun yasal ve demokratik yollardan çözülmesi gerektiğini iddia etmektedir. Oysa PKK bu çatışmanın bilfiil tarafıdır ve eğer silah bırakılacaksa silahından vazgeçecek odur, silahının gücüyle masaya oturma hakkını kazanan da odur. Taraflardan biri olma gücü PKK'nın elindedir, BDP'nin değil. Ancak, işin ironik tarafı, Kürt halkından yetki almış olan ve bir sonraki seçimde onlara hesap verecek olan; yani işin siyasi sorumluluğunu sırtlayan BDP'dir. PKK kimseye karşı sorumlu değildir; kendi militanlarının bile örgüt içi muhalefet imkanları kısıtlıdır, Kürt halkının sempatisini veya antipatisini kazanmayı dert etse bile Kürtler ile PKK arasında somut bir bağ yoktur. Masanın karşı tarafı bu güç-sorumluluk çatışmasından başlarda yararlanacak, sonrasında ise bu iki başlılıktan muzdarip olacaktır.
 
Masanın diğer yanı da bundan farklı değil. AKP %50'den fazla oy almış bir parti olarak devleti bir sonraki seçime kadar bizim adımıza yönettiğini bilmezden geliyor. Başbakanımız "Hiçbir AKP'li yönetici PKK'lılarla görüşmedi" diyerek bu sürecin siyasi sorumluluğunu yüklenmekte isteksiz davranıyor. Müzakereler başarılı geçerse aynı duble yollar gibi sahiplenecek bu başarıyı, ama başarısız olursa "Devlet görüştü" diyerek sofradaki bir misafirmişçesine üstünü silkeleyip kalkacak gibi duruyor. İster seçmenlerinden çekindiği için olsun, ister Habur açılımından sonra yoğurdu üflemek istiyor olsun bu sürecin siyasal sorumlululuğunu MİT müsteşarına yıkmaya hevesli görünüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına masada taraf olmanın sadece nimetlerinden yararlanma isteği, bu süreç boyunca sürekli karşımıza sorun olarak çıkacak.
 
2. Müzakerenin konusu
Elbette müzakerenin belirli bir gizlilik gerektirdiğini kabul ediyorum, ama şu anda benim adıma neyi müzakere ettiklerine dair hiçbir fikrim yok. Şahsi iyimserliğim Ahmet Hakan'ın CNN Türk'teki programında Ahmet Türk'ü dinlediğim anda sona erdi. Devlet masaya oturduğunda ve "Sivilleri öldürmemek, karakolları basmamak ve askerleri öldürmemek için ne istiyorsunuz?" diye sorduğunda ne cevap alacağını anlamış değilim. Ahmet Türk'ün iddia ettiği gibi "Kürt kimliğinin ve haklarının tanınması" isteniyorsa bu kadar kan bunun için mi döküldü diye sormamak Ahmet Hakan'ın ayıbıdır. Bağımsız bir devlet olmak, Türkiye'den toprak ve para istemek gibi amaçlar anlaşılabilir (haklıdır demiyorum); iç işlerinde bağımsız, kendi bütçesine sahip ve adı Kürdistan olan bir bölge isteği de anlaşılabilir (haklıdır demiyorum) ama kimlik ve haklar için masaya oturduklarına kimsenin inanmasını beklemesinler. Açlık grevlerinin sebepleri bile çok daha kapsamlıyken Kürt tarafının bu kadar basit, saf ve masum isteklerle masaya oturduğunu söylemesi bir müzakere taktiği olabilir ama inandırıcı değildir. Bu hamlenin tek iyi yanı Kürt tarafının kabul edilemeyecek kesin amçalar yerine masum isteklerle başlayarak müzakere konusunda irade göstermesidir.
 
AKP'nin ise müzakeredeki talepleri ne kadar ciddiye alacağı ayrı bir sorundur. Şu anda ülkede ileri demokrasi olduğunu iddia eden bir hükümet rahatlıkla Ahmet Türk'ün masum isteklerine bile "Zaten hepsini verdik, daha ne istiyorsunuz ki?" diyecek gibi görünmektedir. İlerideki taleplere nasıl yanıt vereceği, AKP'nin geleceğini belirleyecektir.
 
3. Dökülen kanın hesabını kim verecek?
"Barış dili kullanma" konusundaki genel eğilimden mutlu olduğumu saklayacak değilim. Ancak barışın sadece dille geleceğini düşünecek kadar saf da değilim. Barış ya taraflardan birinin mutlak hakimiyet kurmasıyla ihdas edilir (Pax Romana, Roma barışı yöntemi) ya da iki tarafın karşılıklı oturup suçlarını/hatalarını kabul etmesiyle, gerekirse özür dilemesiyle ve temiz bir sayfa açmasıyla barış sağlanır. Bir gün kalkıp "İnsan hayatından önemli hiçbir şey yoktur" diyerek çatışmayı durdurmayı becerseniz bile elde edeceğiniz şey barış değil ateşkes olur. Barış için mutlaka adaletin sağlanması gereklidir, yoksa açtığınız beyaz sayfa topraktakilerin kanıyla önünde sonunda kıpkırmızı kesilecektir. "İnsan hayatından önemli hiçbir şey yoktur" diye çatışmayı durduranlar hayatını kaybeden on binlerce kişinin neden öldüğünü konuşmaktan imtina edecekse bu süreç baştan sakatlanmış demektir.
 
PKK'nın bu süreçte özeleştiri yapması ve açıkça eylemleri için özür dilemesi gereklidir. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti adına Başbakanın da çıkıp Kürtlerden (ve Türklerden) yanlış uygulamalar, adaletsizlikler ve yapılan tüm hatalar için özür dilemelidir (Roboski konusundaki tavrına bakarsak bu çok uzak bir hayal gibidir). 
 
İki tarafın da kimlerde oluştuğu belirlendiğinde ve bu taraflar sorumluluklarının bilincinde olduğunu ispatladığında, müzakerenin kapsamı netleştiğinde ve hatalar için özür dilendiğinde ben de temiz bir sayfa açılması konusunda ümit beslemeye başlayabilirim. O zamana kadar "bütünüyle kuşkudayız"!
 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.