ÖNCE DİL VE ÜSLUP DEĞİŞMELİ

07.01.2013 12:15:28
A+ A-

ÖNCE DİL VE USLUP DEĞİŞMELİ

Devlet yaklaşık 80 yıl kendi yurttaşlarını kandırdı, vatandaşlarına yalan söyledi. Kürtlerin meşru ve demokratik haklarını yok sayarak, imha, inkâr ve asimilasyonu çok gaddarca sürdürdü. Türk halkına da “Kürt diye bir halk yoktur, Kürt dili diye bir dil yoktur” diyerek bu yalanlara halkı inandırmak için başta eğitim olmak üzere, askerlik, cami vb. yaşamın bütün alanlarında halkı kandırmaya çalıştı. 1925-1940 yılları arasında uygulanan acımasız katliamlarla, (amacım yarayı kaşımak değil, geçmişten ders çıkarıp sağlıklı bir çözüm yolunu bulmak) sürgünler, zorunlu göç, takriri sükûn, iskân kanunları ile bir yandan Kürt halkı susturulurken diğer yandan Türk halkının gözünde Kürtlerin vahşi, ilkel bir topluluk olduğu, bunların hiçbir meşru ve insani haklarının olamayacağı, ya asimilasyonla ya da katliam ve sürgünlerle yok edilmesi gereken yaratıklar olduğu fikri bilinç altlarına yerleştirildi. Toplum içinde halk içinde bir düşmanlık yoktu. Balık baştan kokar derler ya. Devlet de vatandaşını yalana ve sahtekârlığa alıştırmak için her türlü ahlak dışı, bilim dışı uyduruk masallarla uyutarak bu sorunu haledebileceğini tasarlardı. Gerçeklerden uzak bir Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez,  Rum ve Türkiye de yaşayan diğer etnik gruplardan, halklardan temizlenmiş yalan-yanlış bir tarih okutulmaya çalışıldı. Türk alfabesinin harflerinden daha fazla sayıda olan etnik gruplar, halklar inkar edildi. Alfabenin tüm harflerini yasak edip sadece-T- harfini serbest bırakırsan ne diyalog kurabilirsin, ne de diyalogdan bahsedebilirsin. Anadolu coğrafyasındaki halkların, etnik grupların sayısı Türk alfabesinin harflerinden daha fazladır.  K-Kürtçe, A-Asurice-Arapça, R-Rumca, B-Boşnakça, L-Lazca, Ç-Çerkezce gibi (böyle29 harfi sayabilirsiniz) bütün bu harfler yasak iken diyalog bir tek T harfi ile (Türk’ün Türk’ten başka dostu yok) diyalogun olabileceğini, imha, inkar ve zora dayalı toplumun daha mantıklı aklına karşı devletin mantıksız aklı topluma kabul ettirilmeye çalışıldı. Gerçeği söyleyen aydınlar zindanlara atılarak( 99) köyden kovuldu. Bizim gibi Kürt vardır, ben de Kürdüm, Kürt dili ayrı bir dildir” diyenler 12 Eylül de başta Diyarbakır zindanı olmak üzere insanlık dışı, akıl almaz uygulamalara tabi tutularak ya imha edildi ya da sakat bırakıldı.  1940-1984 yılına kadar devlete karşı direk olarak silah kullanılmadı. Bir sorunu küllendirmekle, bir soruna yok demekle o sorunun yok olamayacağını hepimiz biliyoruz. TİP kendi programına Kürt sorunun çözümün den bahsettiği için kapatıldı. 1960-70 yılları arasında doğu mitingleri adı altındaki yasal mitinglerde Kürt dilinin serbest bırakılması talebinde bulundukları için vahşi işkencelerle zindanlara dolduruldu. Bunların içerisinde Şerafettin Elçi, Musa Anter, İsmail Beşikçi gibi insanlar da vardı. Devlet bir çuval inciri berbat ettikten sonra bu gün nerede ise Şerafettin Elçi gibi insanların cenazelerini Devlet töreni ile kaldırıyor. Kötüdür demiyorum. Ama bu kadar zaman, insan ve kaynak ısrafını devlet aklı ne zaman mantıklı bir şekilde değerlendirecek. Azeriler devlete devlet değil, dövlet diyorlar. 2000 yıllarının başından itibaren eski dövletin dövletliğinden vazgeçtiğini düşünürken daha kırk fırın ekmeği yememizin gerektiğini 2009 yılında yine düşünmeye başladık. Abdullah Öcalan’ın dediği gibi Barış için hiç kimsenin bir günü dahi heba etmeye hakkı yoktur.

Samimiyet, güven  ve yapıcı bir dil esas alınmalıdır. Kürdistan coğrafyasında, Türkiye de hatta dünyada Kürt sorunun barışçı yollarla çözülebilmesi için en önemli ve etkili bir aktör olan Sayın Abdullah Öcalan’dan  bahsederken doğruları yazmak halen o kadar kolay değildir. Onun lehinde ve aleyhinde ciltlerce kitap yazılmıştır. Abdullah Öcalan’ın aleyhinde konuşmak hata küfür etmek serbesttir. Ama lehinde bir şey söyleyip yazarsanız suç işlemiş olursunuz. Yani vurun abalıya diyebilirsiniz. Halen bütün cezaevi koğuşlarında gazete, dergi Tv verilirken ona bu hakları verilmemektedir. Bu durumun bir an önce değişmesi, barış sürecinin gelişmesine hizmet edeceği açıktır.  Bir yandan Kürtlerin büyük bir kesiminin tek siyasi lider, siyasi liderden öte tek kurtarıcı olarak gördükleri ve barış sürecinin olmazsa olmaz aktörlerinden Abdullah Öcalan ‘la görüşmeleri devam ettireceksiniz, diğer yandan Kürt halkını rahatsız edici sıfatlarla bu görüşmelerden olumlu katkı bekleyeceksiniz. Bence bu bir çelişkidir ve devletin geçmişte halkı manipüle eden argümanlarından farklı olmadığı gibi, ciddiyetsiz ve güven verici olmayan bir ortamın devam etmesine hizmet edecektir.

Sen bir yandan barış için, kanın durması için önemli bir aktör diyeceksin, diğer yandan terörist başı, çocuk katili diye TV’lerde bangır bangır bağıracaksın. Bu ciddiyetsizlik, bu dil Türkiye halkının barış sürecine yarar sağlar mı? Bu dil barışa hizmet eder mi? Karşılıklı barış dilinin kullanılması, toplumsal barışı- kardeşliği pratikte gerçekleştirecek. Herkesin, her kesimin savaş dilini değil, barış dilini kullanması en doğru yol değil mi? Ya samimi değiliz, ya da birbirimizi kandırmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz.

  Ahmet Türk- Ayla Akat Ata- İmralı

Çok  şey  söylemek   mümkün.  Ama kısa kesmeye çalışıyorum. Fakat içim dolu ve kesemiyorum. Tıkanmış olan barış görüşmelerinde BDP milletvekillerinin seçilmesi umut vericidir. Ahmet Türk daha önce 1993 yılında yine Abdullah Öcalan ile görüşmüş, Kürt siyasetinde önemli yeri olan akılcı, mantıklı bir insandır. Adeta Kürt halk kültürünün üniversiteleri olan demokratik oda kültürü- aşiret - oda siyaseti ile modern kültür ve siyaseti birleştirebilmiş demokrasiden, demokratik ve barışçıl yollardan sorunların çözümünden yana olan önemli bir siyasetçidir, deyim yerinde ise bir obdusman diyebilirsiniz. Aşiretlerin çetrefilli mahfillerinde husumet, anlaşmazlık ve kan davalarını yıllarca barışçıl yollarla çözmeyi başaran bir akil adam, bir Kürt obdusmanı diyebilirsiniz. Bu işlerle uğraşanların konuşanların, devleti,  Abdullah Öcalan’ı ve Ahmet Türk’ü iyi tanımaları gerekir. Ekranlarda konuşan kişilerden çok daha fazla bunları tanıyan sosyal bilimcilerin, süreci çok daha iyi değerlendirebilecek şahsiyetler olmasına rağmen yıllardır hala sürekli aynı kişilerin ekranlarda ve köşe yazılarında arz-ı endam etmelerini doğrusu anlamıyorum. Bozmak, yıkmak, herkesi, her kesimin kaybedeceği savaş ortamını hazırlamak kolay; düzeltmek, onarmak, her kesin, her kesimin kazanacağı barışı geliştirmek elbette ki daha zor. Ama artık bu zor yolu seçmekten başka hiç kimsenin çaresi kamlı mıdır?  Ahmet Türk öyle  “Herr û were Ahmet Türk diyen” (Git gel Ahmet Türk) diyenlere kulak asmayacak ve onlarla polemiğe  giremeyecek kadar birikimli ve deneyimli olduğunu bildiğim için, ilk etapta onun İmralıya gitmesinin seçilmesini isabetli buluyorum. Peki, neden bu kadar zaman kaybı? Yazık! Herkesin barış sürecinde bir ana şefkati ile yeni doğmuş bir çocuğu koruma refleksi ve seferberliği ile sürecin akamete uğramaması için sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğine inanıyoruz.   05.01.2013

                                                                                                                   Ahmet GEGEZ

                                                                                                               Eğitimci-Sosyolog

 

 

                                                                                                                        

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.