Öz Hakiki İnsan Hakları I

24.01.2013 14:37:31
A+ A-

Memlekette pek çok şey gibi insan hakkının da azı makbul. Kararında olanı yani. Bu kararlığa, "aa burada bırakalım, bu kadarı da fazla" noktasına kimin karar verdiği konusu ise ayrıca evlere şenlik bir mesele. Konunun çaldığın kapıya göre değişmesi zaten bu işin olmazsa olmazı. Kavramın kendisi bu denli popüler, haliyle içi boşaltılmış ve yine de her kapıyı açar olarak algılandığı sürece, bu durumda böyle olmaya devam edecek gibi görünüyor. Görünen o ki evrensel olarak kabul gören ve üst hukuk ilkeleri olan insan hakları belgelerindeki standartların bazıları "tercih etmeyenler" tarafından bir yemeğin içideki sevilmeyen malzeme hesabı tabağın kenarına ayıklanabiliyor.

Ancak inat ettim allah rızası için bazı durumları düşünmeye açmaya diyor ve maalesef bunu yaparken de kayıracak, ayıracak bir grup bulamıyorum. Bütün eller kirli bütün zihinler noksan. Dünyadaki durumun çok da farklı olduğunu düşünmemekle birlikte en azından bu işi yapmaya çalışanları kendilerini sorgulamaya davet ediyor, insan hakkı denen mefhumun sadece devlet eliyle değil en başta her tek kişinin bilgisizliği ile  ihlal edildiğinin altını boyamak istiyorum.[1] Aşağıdaki örnekse bunlardan sadece bir tanesi. Başka birkaçı hafızamda, bazıları orada burada gerçekleşmeye devam ediyor, dahası bu gidişle hep olacak...

Şöyle ki;

Bundan üç beş sene evvel rastladığım bir ilan, muhafazakar cenahın öncülüğünde iş gören,  ifade, din ve vicdan özgürlüğü konularına ayrıca hassasiyet gösteren bir insan hakları örgütünde çalışmak üzere alınacak personele ilişkindi. Öğrenimi insan hakları  yönünde olup o dönem gerçekten konuyla ilgili pratik bir şeyler yapma hevesinde olan biri olarak, bir süre olur mu olmaz mı diye düşündükten sonra başvuruda bulundum. Nihayetinde içinde bulunduğum hayal dünyası bana insan haklarının evrensel geçerliliği olduğunu, hiç olmazsa pozitivist bir damara başvurarak en kötü ihtimalle yapacağım işin evrensel sözleşmelerde yazanları hayata geçirmek yönünde olacağı konusunda telkinde bulunuyordu. Üstelik genel algı bana bu tip bir ortamda çalışamayacağımı dayatmışken,  sırf buna inat, kendimi zorlamalıydım. 

Eksik olmasınlar görüşmeye çağırdılar, birinci defasında bunun her iki taraf için de gereksiz bir macera olacağı endişesine kapılarak son anda arayıp katılamayacağımı söyledim. Bu şekilde başıma ördüğüm idealizm çorabından kaçarım sanırken bir ikinci kez arayarak görüşmek istediklerini söylediler. Neticede gittim. Son derece hoşsohbet bir biçimde ve açıklıkla söylemek gerekirse benzer görüşmelerle kıyasladığımda fazlasıyla merhametli sayılacak bir ortamda görüşmemizi yaptık.  Ben onlara ülkedeki sivil toplum cemaatçiliği ile ilgili eleştirilerimi ve bu yöndeki çekincelerimi anlattım, onlar bana varoluş sebeplerinin yalnızca dini vicdani özgürlüklerle ilgili olmadığını, yalnızca böyle algılanmaktan duyacakları rahatsızlığı dile getirdiler, konuştuk, dertleştik vesaire. Demem o ki bu açıklıktan ve aslında olması gereken olan benzeşmezlikten iki tarafta hoşnuttu. Sureti aşmış, asla varmış gibiydik zira üzerinde uzlaştığımızı varsaydığımız bir dava sayesinde: insan hakları. Vay bee üzerine gidince bir şeyler değişiyor, dialog, birarada yaşam mavraları insan isteyince hayata geçebilir aslında...benzeri gaz duygularla coşan iç sesim eşliğinde benim adıma "hayırlısının olması" dileklerini de alarak oradan ayrıldım. Aslında her şeyi bu noktada bırakmak iki taraf içinde gerçekten hayırlısı olurmuş ancak  -halen her iki tarafında naifliğinden ileri geldiğini düşünmekle beraber- ikinci bir görüşmeye çağrıldım. Bu kez bir önceki görüşmede varlıkları ile ortamı yumuşatan, iyi niyetlerini hissettiren kadın arkadaşlar yoktu ancak yeni bir iki erkek yüz vardı.  Ortam, konuşulanlar öyle başkaydı ki bir an için bunun sırf benim insan haklarını ne denli içselleştirmiş olabileceğime yönelik psikolojik bir test olduğunu düşündüğüm dahi oldu. LGBT haklarına ilişkin fikrim soruldu örneğin. Esasen bu konuda bir fikre ihtiyaç duyulduğunu bile düşünmüyorum derken : yalnız genel başkanımız bu kategorinin insan hakkı olduğunu düşünmüyor o yüzden biz bununla ilgili farklı bir tutumdayız benzeri bir cevap yüzüme yapıştı. Genel başkana bak! Kendi insan hakları var... kendi literatürünü geliştirmiş...diye düşünmeye fırsat kalmadan akabinde gelen  soru benim içki ve sigara kullanıyor olup olmadığım oldu. Kullanmıyor olsam dahi sırf böyle bir soruya mağruz bırakıldığı için elbette kullanıyorum diye cevap verecek olan  ben;  öfke, şaşkınlık ama en çok da hayal kırıklığıyla bunun konuyla ne ilgisi olduğunu sordum; karşı tarafı kendine getirebileceği düşüncesiyle. Oysa ilgisi gayet açıktı! İfade ettiklerine göre diğer örgütlerle olan toplantılarda, kokteylerde  bu kurumu temsil ediyor olacağıma göre içmem doğru olmazmış. Bu konuda kendi aralarında da anlaşmazlıklar varmış ama bağışçıları aracılığıyla hayatta kaldıklarından birileri bu duruma tanık olsa olumsuzluk doğarmış...

Bu şaşkın, kafası besbelli karışmış ve adına mücadele ettikleri temel nosyonları bile içselleştirememiş kişiler, bir tüzel kişiliği ağzı burnu olan yeme içme faaliyetinde bulunabilen bir varlık sanıyorlardı  demek ki. Diaolog şuna benzer şekilde devam etti : Ha özel hayatınızda ne yaptığınız  elbette bizi  ilgilendirmez, örneğin sizin evinize misafirliğe geldiğimizde bize alkol ikram edebilirsiniz! -Neyse ki  ben inancı gereği alkol kullanmayan birine içki ikram edecek kadar şaşkın değildim-  Aslında tüm bu konuşulanlar olması  beklenen hatta çoğunluğun olmasını istediği klişenin bir kez daha hayat bulmasından başka bir şey değildi oysa beni oraya sürükleyen ve belli ki adına dialog denemeyecek olan romantizm bunun aksine inanmış olmak istememdi. Belli ki bana göre insan hakları böyle bir şeydi. Ancak çoğunluk yine haklı çıkmıştı. Kafamda eş dostumun söylediği: kızım biz sana söyledik benzeri bilmişlikler yankılanmaya başlamıştı bile. Buradan çıkan kesin bir sonuç varsa bu da aslında olumsuz olanın, yapılmaması lazım gelenin basbayağı bulaşıcı olduğuydu.  Bu küskün insanların zihinleri karşı kategori olarak gördükleri şeyleri bende tecelli ettirdiği sürece, benim kendimi ifade haklarım şampiyon genel başkanın bana ve diğerlerine çizdiği ölçüde kalacaktı. Yıllar yılı benzer argüman ve kılıf uydurmalarla hakları ihlal edilen insanların savunuculuğunu yapan bu kimseler aynı zihniyetle bir başkasına yaklaşabilmekteydiler. Demek ki canına yandığımın insan hakkı böyle de kişisine, grubuna, durumuna göre başka getirileri olan bir tek gidiş bileti idi. Kızsam mı küssem mi bilemezken bunun bir istihdam öncesi kişilik envanteri olabileceği konusundaki tesellimde giderek kaybolmuştu , bir trajediye dönüşecek mülakat ise dile getirilen son bir taleple taçlandı: bir de giyimize kuşamınıza dikkat edip açık kıyafetler giymezseniz...

Bugün düşündüğümde bir önceki görüşmede bulunan ve benim için "hayırlısını" dileyen kadın arkadaşların orada olmamasını hem olumlu buluyor hem de içten içe kaçındıkları bir durum olduğuna inanıyorum, inanmak istiyorum. Fazla fazla tanıdıkları bir durumu bir başkasında izlemekten kaçınmak...şayet öyle ise bu hikayede en masum, en gerçek  olan onlar olacak.

 



[1] İnsan haklarının salt hukuki değil aynı zamanda ve en önemlisi insanlararası ilişkilerde de geçerli olması gereken etik ilkeler olduğu bilgisini yirmi yılı aşkın bir süredir dile getiren Ioanna Kuçuradi'nin kitapları, konuyla ilgilenenlerin zihnini açacaktır.