Rosa

15.01.2013 07:24:39
A+ A-

 

1870 ya da bazı kaynaklara göre 1871 yılında Polonya'da dünyaya gelen bir kız çocuğu dünyadaki tüm ezilmiş halkların verdiği mücadelenin sembolü olacaktı büyüyünce.

Tüm ezilmiş halklara sembol olacaktı çünkü kendisi Dünya tarihinin en çok ezilen örselenen ve Milad öncesinden beri Gettolarda yaşamaya mahkûm bırakılan bir halkın çocuğu olarak açmıştı dünyaya gözünü.

İsmini Mezopotamya coğrafyasından aldı, İrani bir dil grubuna dahil olan Kürtçede sık kullanılan Roza (gün Doğumu) kelimesine çok yakın Rosa adını verdiler ona.

Rosa Gül rengi demekti.

Dünya yeniden paylaşılırken onun halkına doğduğu topraklarda gaz odaları düşecekti, ama o hep tüm insanların adilce yaşayabileceği bir dünya kurmanın hayalini büyütüyordu içinde, 18 yaşına geldiğinde sürgüne gitmek zorunda kaldı.

İsviçre'de,  1889'da Zürih Üniversitesi'ne girdi. Burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi gördü.

Marx'ın  "varolan her şeyi insafsızca eleştirme" yöntemini benimsedi. Eleştiriyi mükemmel bir silaha dönüştüren bu kadın Tüm Dünya halklarına büyük bir önder olucaktı, teorik yenilenme süreci hayatının her alanında sürdü asla öğrenmekten vazgeçmedi.

 1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin'e taşındı, Alman vatandaşlığı kazandı. Aktif siyasi hayata SDP' de (alman sosyal demokrat partisi) başladı. 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg'un fikirleri tüm Avrupa'da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmakta, yazdığı makaleler ilgi görmekteydi. Özellikle Eduard Bernstein'in düşüncelerine getirdiği eleştiriler ile öne çıkıyordu. Alman militarizminin yükselen değer olması Luxemburg'u ziyadesiyle rahatsız ediyordu, bu konuda partiyle de ters düşmüştü. 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri nedeniyle üç kez hapse girdi. Aldığı hapis cezaları onu yıldırmadı, faaliyetlerine devam etti. SPD'nin eğitim merkezlerinde Ekonomi ve Marksizm öğretmeye başladı.

Dünya geleceğini değiştirmek için çıktığı yolculukta en büyük sorunun yol arkadaşlarının fikirleri olduğuna karar verdi.

Savaşın başlamasıyla esen milliyetçi rüzgar SPD'nin de milliyetçi eğilime yönelmesine neden oldu, ki bu Luxemburg'un fikirleri ile tamamen tezatlık oluşturuyordu bu sebeple partiyle olan tüm ilişkisini kesti. 5 Ağustos 1914'de Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurdu. 1 Ocak 1916'da grubun adı Spartaküs Birliği (Spartakistler - Almanca Spartakusbund) oldu. Grubun devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916'da Luxemburg hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme aldı.

1918 Kasım'ında Luxemburg hapisten çıktı. Faaliyetlerine devam etti ve Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti'sini kurdu. 15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck, Freikorps ( komünistlere karşı devlet eliyle kurulan düzensiz silahlı birlikler) tarafından tutuklandılar, Pieck kaçmayı başarırken Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybettiler. Aynı gün, Luxemburg ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştü

Alman sosyal faşizminin kuşkusuz öncüsü olan SDP, bir zamanlar kendi kadrolarına Marksizm eğitimi veren bu kadını öldürmekten hiç suçluluk duymadı. Üstelik SDP kadroları 20 yıl sonra ikinci dünya savaşında SS ve Gestapoya katılmaktan da geri durmadılar.

Sosyal Demokratlar'ın niteliğini ilk belirleyen sosyalist o oldu. Eninde sonunda gerici bir düşmana dönüşeceklerini daha yolun başında kavramıştı. Ancak dostlarının bunu anlaması için sosyal demokratların iktidarında öldürülüp cesedinin bir nehire atılması gerekiyordu.

Bir Yahudi, bir Kominist ve bir Kadın Rosa Lüksemburg

 

 (d. 5 Mart 1871 - ö. 15 Ocak 1919)

 

 

***

 

1958 yılında Adı yasaklanmış bir şehirde bir kız çocuğu Dünyaya geldi.

O doğmadan 20 yıl önce şehrin adı yasaklanmış, köyleri boşaltılmış, halkının önemli bir bölümü sürgüne gönderilmiş, şehrin üstüne bombalar yağmıştı.

Bu kız çocuğu aslında şanslı bile sayılırdı çünkü 20 yıl önce doğsaydı, o gün doğan pek çok çocuk gibi onuda ailesinden alıp asla bulamayacakları bir şehirde köklerinden asimile olmuş bir kız çocuğu gibi yetiştirebilirlerdi. Kim bilir adı yasaklanan başka şehirleri bombalaması için onu belki de pilot yaparlardı.

Ama o bunları görmedi doğduğu kuşak bir önceki kuşağa göre daha şanslıydı. Görmedi ama geceleri gaz lambasının altında yakılan ağıtlarla büyüdü.

Bu kentin insanları neredeyse her akşam ağlıyor ve hep aynı tınılardan ağıtlar yakıyorlardı.

Adını Sakine koydular, belki de sakin bir hayat yaşamasını istediler. Lakin o kendisine bu adı vermek ile uygun gördükleri sakin hayatı yaşamayı reddetti.

Gaz lambasının altında yakılan ağıtların sebebini büyüdükçe öğreniyordu. Başı kesilen insanları, mağaralara doldurulup büyük ihtimalle ilk seri üretimlerden olan kimyasal silahlar ile öldürülen kadın ve çocuklara yakılan bu ağıtlar ve adı yasaklanmış bu kent insana sakin bir hayat yaşatmıyordu.

Birde bu kentin mahalleleri, sokakları, okulları vardı ki ağıtların yakılmasına sebep olan insanların adı verilmişti hepsine. O mahallelerde büyümek o sokaklarda yürümek ve o okullarda okumak zorundaydı bu kentin çocukları.

Gençlik yıllarına geldiğinde ailesinin onaylamadığı faileyetlerde bulunmaya başladı. Adı yasaklanmış şehirde, yasaklanmış şairlerin kitaplarını okurdu neredeyse bütün gençler. Yasak türküler söylenirdi bu şehirde.

Ailesinin tepkisi onun için anlamsızdı, çünkü bu kentte insanlar özgürce ibadet bile edemezlerdi. Kentin adını yasaklayanlar bu insanların ibadetlerinide, ibadethanelerini de yasaklamışlardı.

Dili de yasaktı bu insanların, öyle devlet dairelerinde konuşamazlardı. Yasakçıların dilini bilmek zorundaydılar.

Böyle başladı kızın hikayesi, yasak yaşayacaklardı, dillerini konuşmayacak, ibadetlerini etmeyecek ve kesinlikle oralıyım demeyeceklerdi. Ama genç kızın bu hayatı yaşamaya pek niyeti yoktu.

1978 yılında komşu bir şehirde ki küçük bir köyde, yıkık dökük bir evde, tüm yasaklara karşı birkaç arkadaş bir araya geldiler. Bu buluşmadan sonra 40 binden fazla insan öldü, ama ölümlerin ardından yasaklar tek tek kalktı.

Sakine bu uğurda 20 yıla yakın dünyanın en kötü 10 cezaevinden birinde yattı, halkının tarihinde ilk politik savunma veren kadın o oldu. En ağır işkencelere rağmen dili hiç çözülmedi. En kanlı işkence hanelerden geçti, elinde yüzlerce masumun kanını taşıyan işkencecilerin suratına onların ininde tükürdü.

Hapislik bitince halkının kadınlarının feodalizme ve erkek egemen devlete karşı kendilerini savuna bilecekleri teoriler üzerinde yoğunlaştı. 15 yaşında evlendirilen kadınlardan komutanlar çıkabileceğini gösterdi.

Çeşitli Dünya şehirlerinde adı yasak şehirleri, tanınmayan inançlarıyla halkını anlattı.

Arkadaşları ona Kürtlerin Rosa'sı dediler,

Bir halka karşı uygulanan baskı ve zulümden doğan bu kadın, yaşadığı coğrafyada ki en çok dışlanan ve katli vacip olanların inancına sahipti.

Aleviler de ona Rosa demeyi tercih ettiler.

Bir Kürt, bir Alevi, bir Dersimli ve bir Kadın Rosa

Sakine Cansız

(d. 1958, Dersim, Türkiye - ö. 9 Ocak 2013, Paris, Fransa)



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.