Sait Aydoğmuş: ?Hiçbir ulusal hareketin çıtası otonominin altına düşmemiştir!?

14.04.2013 08:51:37
A+ A-

 

Müzakere söyleşilerimizi siyasetçi ve eski sendikacı Sait Aydoğmuş’la sürdürüyoruz. Hükümet ile Öcalan arasında sürdürülen görüşmelerin Kürt sorununun çözümünü değil, çözümsüzlüğünü hedef aldığını belirten Aydoğmuş, otuz yıllık bir savaştan sonra sorunun “gerilla çekilirken Türk başçavuş görürse ne olacak!?”  türünden bir yasaya takılmasını Kürt ulusal hareketi açısından trajik olarak değerlendiriyor. Aydoğmuş ayrıca, PKK dışındaki Kürt ulusal demokratik hareketinin devlet ve PKK’ye yüklenme kolaycılığı yerine,  örgütsel ve siyasal olarak kendi kendilerini radikal bir biçimde gözden geçirmeleri gerekliliğini belirtiyor. Sait Aydoğmuş’un sürece ilişkin görüşlerini okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Çetin Çeko

Sayın Aydoğmuş, bir kısım çevreler hükümetin MİT aracılığıyla Öcalan’la sürdürdüğü müzakerelerin Kürt sorununun çözümüne yönelik olduğunu belirtirlerken, bir kısım çevreler de Kürt hareketinin “Türkiyelileştirilmesi”, Kürt sorununun sürdürülebilir bir kriz şeklinde idare edilmesi süreci olarak değerlendirmekte. Sizce söz konusu müzakerenin hedefi nedir?

Hükümet ile Öcalan arasında sürdürülen görüşmeler, Kürt ulusal sorunun çözümünü değil çözümsüzlüğünü temel alıyor. Türk egemenlik sisteminin öteden beri temel politikası budur. Aslında Öcalan’ın Newroz Mektubu’nda dile getirdikleri belirlemeler (“İslam kardeşliği” farkıyla),  1999’dan, yani yakalandığından beri söylediği şeylerdir. Bu görüşlerin, Kürt ulusal perspektifiyle, talepleriyle bir ilişkisi yoktu/yoktur. Tam aksine, bu görüşler, Kürt ulusal dinamizminin uluslaşma ve devletleşme perspektifini ve buna ilişkin politik sürecini çarpıtıp çözmeyi amaçlıyordu. Devlet, zaman içinde, Kürt ulusal dinamizmini yok edemeyeceğini anlayınca, sorun konusunda, “Kürt ulusal hareketinin PKK ile sınırlı kalıp onunla özdeşleştiği ve PKK’nin de mutlak olarak Öcalan’ın kontrolünde olmasıyla” açıklanabilecek bir süreçle Kürt hareketini kontrol edip zaman kazanmayı, temel strateji olarak benimsedi. Zira, Devletin planlarına göre, küreselleşme ile daha bir hızlanmış bulunan asimilasyon ve entegrasyon, zaman içinde, Kürt ulusal sorunu marjinalleştirerek, onu bir ulus ve ülke sorunu olmaktan çıkaracaktı.

Bu komple planın temelleri, esasen daha Özal döneminde atıldı ve zaman içindeki tüm iktidarlarca – Demireli, Eceviti, Ordusu, Ergenekonu ve AKP’siyle- daha da geliştirip güçlendirilerek devam etti. Ancak son yıllarda mevcut politik süreci belirleyen Küresel, bölgesel ve ulusal niteliklere haiz yeni “girdi”lerin sağladığı koşullar, söz konusu politikayı eski haliyle sürdüremez kıldı. Anılan nitelikteki koşulların, bölgemizde tüm kimlikler için dayattığı özgürleşme ve demokratikleşme dalgası içinde, yüzyıllardır parçalanmışlık kıskacının cenderesindeki Kürt ulusal hareketini bölge çapında harekete geçirerek, yeniden yapılanmanın en aktif ve etkili gücü haline getirdi.  Güney Kürdistan’dan sonra Batı Kürdistan da fiilen özgürleşti.

Bu gelişmeler, Kuzey Kürdistan’daki ulusal politik süreci geliştirmekle kalmıyor, bir bütün olarak Kürt ulusal hareketi için, bölgede oluşmakta olan yeni yapılanma denkleminin temel güçlerinden biri olma imkanı yaratıyor.

Türk egemenlik sisteminin, tutsağı olan Abdullah Öcalan ile uygulamaya soktuğu yeni süreç,  bir taraftan Kuzey’de silahlı mücadeleyi devreden çıkarak, entegrasyon (siyasal, kültürel, ekonomik) süreçlerini hızlandırmayı, diğer bir ifade ile çözümsüzlük olan temel politikasını daha bir güçlendirerek sürdürmeyi amaçlıyor.  Diğer taraftan da Bölgemizin yeniden yapılanması içinde, Kürdistan’ın diğer parçalarından kaynaklı ulusal özgürlük dalgalarını kontrol edip, onları “arka bahçesi”  haline getirmeye çalışıyor. TC, böylece Kürtlerin bölgesel mücadelede/denklemde, millet olarak stratejik bağımsız bir güç olmalarını engellemeye çalışmakla kalmıyor;  Kürdistan’ın özgürleşen ve özgürleşmekte olan diğer parçalarını kendi bölgesel çıkarları ve hegemonyası için kullanmaya da çalışıyor.  

İşte Türk egemenlik sistemi ile Abdullah Öcalan’ın sözde çözüm adı altında uygulamaya çalıştıkları ve maalesef hayli yol aldıkları sürecin hedefi budur.

Hükümet ile Öcalan arasında varılan mutabakatın içeriği bilinmiyor. BDP ve PKK’nin bile bu konuda tümüyle bilgi sahibi oldukları konusunda kuşkular var. Murat Karayılan, “Erdoğan’ın bir çözüm projesi gerçekten var mı? Varsa nasıl bir çözüm projesi? Daha bilmiyoruz bunları…” diyor. BDP ve PKK gerçekten Öcalan’ın söylediklerine iknalar mı? Yoksa Öcalan faktöründen dolayı söylenenlere evet demek zorunda mı kalıyorlar?

Bu sürecin sözde şeffaflık ve açıklık adı altında esasen Devlet ile Öcalan arasında gizli olduğu kadar mutlak anlamda Devlet denetimli yürütüldüğü çok açık görülüyor. İlk zamanlar, sürecin bu şekilde yürütülmesine karşı PKK camiasının değişik örgütsel odaklarından itirazlar geliyordu. Ancak süre içinde bu itirazların azaldığını,  sürecin Devlet ve Öcalan tarafından planlandığı gibi ilerletilmesine uygun olarak PKK camiasına ehlileşen bir tutum ve söylemi hakim kıldığını görüyoruz. Bu, adım adım planlı bir biçimde oluşturulup yürütülen bir sürüklenme ve dereye doğru yuvarlanma hâlidir.   Bu hâl, PKK yönetiminin ve belli başlı kadrolarının konuyla ilgili bilgiye dayalı bir onaydan çok, Paris’tekinde olduğu gibi, gerektiğinde katliamlar eşliğinde yürütülen çok kapsamlı, planlı ve denetimli bir harekat sayesinde oluşturuluyor.

Açıktır ki, bu harekatta Öcalan faktörü çok önemli bir yere sahiptir. Öcalan’ın başından beri PKK’yi, kendi mutlak hakimiyetine dayalı olan aşırı otoriter bir hiyerarşi ile yapılandırıp sürdürdüğünü biliyoruz. Yanı sıra Öcalan’ın, politik ve örgütsel mücadelenin canlılığı içinde oluşup PKK’nin bu temel yapısıyla uyuşmayan farklılıkları/aykırılıkları, Mehmet Şener ve PKK-Vejin olayında olduğu gibi işbirliği yaptığı devletlerin de yardımıyla nasıl izale etmeyi başardığını da biliyoruz. Bunun içindir ki, PKK’de, Abdullah Öcalan’ın bu tür operasyonlarının sıklığı ve sürekliliği,  konuşulup tartışılmasa da, süre içinde oluşan konuyla ilgili “başarılı pratik”  sayesinde özel bir ahlaka,  karaktere, kanıya vb. özelliklere dayalı bir uyumun gizemli iletişimine dönüşmüştür. Bu özel iletişimin özetindeki hikmet şudur: Öcalan nasılsa ne yapıp edip  kazanacaktır!...  Şimdiye dek, PKK tarihinde bu özel iletişimin yarattığı kanının aksine cereyan etmiş bir pratik yoktur! Ancak bu olmayacağı anlamına gelmiyor. İçinde bulunduğumuz süreç, kapsamının genişliği ve derinliği oranında çok kırılgandır da. Sürecin bu niteliği PKK tarihinde rastlanmayan bir gelişmeye, kırılganlığa neden olabilir ve işler, TC ile Öcalan’ın planladığı gibi gitmeyebilir. Ayrıca gitmemesi için de ulusal perspektifli, haysiyetli her Kürdün çaba sarf etmesi de gerekir.

Oslo görüşmelerinde bir sonuca varamayan AKP hükûmeti ile Öcalan ve PKK'nin tekrar bir yarı açık 'süreç' başlatmalarına neden olan bölgesel ve uluslararası koşullar nelerdir?

Öncelikle Oslo Süreci’nin de, başta seçim hesapları olmak üzere, o günün koşulları içinde planlanan bir kandırmaca taktikten ibaret olduğunu düşündüğümü belirtmek istiyorum.

Bu sorunuzun esasına yukarıda cevap verdiğimi düşünüyorum. O cevaplardaki koşullara, Önümüzdeki dönemde Türkiye’de planlanan Anayasa değişikliği ile seçimler sürecinde, AK Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı özel siyasal hesaplarını da katabiliriz.

PKK, BDP dışındaki Kürt kesimlerinin Öcalan’a yönelik iki temel önemli eleştirileri söz konusu. Birincisi, Öcalan’ın tutsaklık koşullarından dolayı baş müzakereci olmasının yanlış olduğu. İkincisi gerillanın otuz yıllık mücadele sonucu hangi kazanımlarla kayıtsız şartsız geri çekilmek zorunda bırakıldığı. Bu eleştiriler konusunda neler söylemek istersiniz?

Kapsamı ve konusu ne olursa olsun, sorununuzu bir tutsağınızla çözmeye çalışmanız neresinden bakılırsa bakılsın; ne akli, ne demokratik, ne de ahlâkidir. Hele de bu, milyonlarca insanın temel hak, hukuk ve çıkarlarını ilgilendiren Kürt ulusal sorunu gibi büyük, kapsamlı ve karmaşık bir sorunsa…

Siyasi anlayışları ve duruşlarıyla sapasağlam olan Gandi ile Mandela’nın, tutsak oldukları müddetçe, müzakerenin kendileriyle yürütülmesini etik bulmayarak, bunun için örgütlerini işaret ettikleri biliniyor. Onları ve milletlerini gerçek anlamda bir çözüme ve özgürlüğe kavuşturan da bu doğru siyasal ve haysiyetli etik tavırları olmuştur. Öcalan ise bunun tam tersi bir tutumla, adına müzakere, görüşme veya ne dersek diyelim, sürecin mutlak anlamda tek yürütücüsü olmak için devletin de açık desteğiyle her yola başvurmaktadır. Bu tutum, doğal olarak Devletin süreçle ilgili yukarıda belirtilen kandırmaca amaçlı ve tam denetimli yöntemi için bulunmaz bir nimettir.

Adı “çözüm süreci” konsa da,  her gün,  Devlet yetkililerinden ve yandaşlarından ısrarla ve en çok duyduğumuz sözler: “Pazarlık yok, statü yok, silahsızlandırma var!”  şeklindeki veciz sloganla özetlenebilir. Bu sloganın ifade ettiği durum, karşıtını mutlak anlamda yenilgiye uğratmış bir tarafın yöntem ve söylemi olabilir. Oysa örneğimizde böylesi bir yenilgi söz konusu değildir. Aksine,  yenilmek bir yana, Bölgemizin yeniden yapılanmasının yarattığı fırsatları ve olanakları doğru kullanması halinde PKK,  hem politik hareket olarak kendisi için hem de Kürt ulusal davası için önemli stratejik mevziler kazanabilecek bir durumdadır. İlk zamanlar Murat Karayılan bu gerçeği bizzat ifade de etti. Ancak ne yazık ki, PKK yönetimi, Devletin ve Öcalan’ın ortak plânlarının baskısı sonucu, şu ana kadarki tutumuyla bu stratejik fırsatları, Türkiye’nin Osmanlıcı bölgesel hegemonyası için yürütmekte olduğu stratejiye kurban etme yolundadır.

Bu, sadece PKK için değil, Tüm Kürt ulusal hareketi ile bölgenin tüm özgürlükçü, demokratik hareketleri için de bir felakettir.  

Kuzey Kürdistan’ın PKK dışındaki Kürt ulusal hareketi, ulusal mücadelede silah meselesini değerlendirirken ciddi bazı hatalara düşmektedir. TC’nin “PKK’yi silahsızlandırma” girişiminin temelinde,  bölgesel gelişmelere bağlı olarak bölgesel bir savaş ihtimali bulunmaktadır. Abdullah Öcalan’ın, deşifre olan üç BDP’li milletvekili ile görüşme notlarında bu husus çok açıktır. Abdullah Öcalan, gerillaların Suriye’ye ve İran’a giderek yukarıda belirtilen TC’nin Osmanlıcı stratejisi doğrultusunda savaşmalarını salık veriyordu. Ve bu talimata uygun bir süreç Batı Kürdistan’da savaşın kızışmasıyla başlamıştır da.  Nitekim Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, bugün (10 Nisan) verdiği bir demeçte, bu hususu doğrulayarak, Batı Kürdistanlı PKK’li gerillaların çoğunun Suriye’ye geçtiklerini belirtmiştir.

Böylece Plan’a göre, PKK’nin Türkiye’ye karşı savaşı sona erdirmesi yetmiyor; gidip Suriye’de ve İran’da hatta Irak’ta  Türkiye’nin çıkarları için savaşması da gerekiyor.  Esasen buna karşı çıkılmalıdır. Yoksa, bölgesel bir savaşın eşiğinde olan bölgemizde, başta sömürgecilerimiz olmak üzere, herkesin gündeminde daha bir silahlanmak varken, biz Kürtler gibi, yüz yılardır tüm temel hak ve hukuku silahla bastırılmış bir mazlum millete, yüz yıldan sonra oluşan tarihsel bir fırsat esnasında silahsızlanmayı önermek, hatta silahsızlandırılmayı desteklemek, bundan medet ummak, siyaseten akıl kârı olmayacaktır.

Öcalan’ın Diyarbekir Newrozu'nda okunan mesajında atıfta bulunduğu “ortak tarih”, “misakı milli”, “Çanakkale ruhu” ve İslam’a vurgu yapan düşüncelerini içeren “yeni paradigmasını” nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslam’a vurgu” hariç, sorunuzda belirttiğiniz diğer hususlar, Öcalan’ın yakalanmasından beri devletle birlikte belirleyip kültürel ve siyasal entegrasyon stratejisi içinde kullana geldiği önemli tarihsel argümentlerdi. Bilindiği gibi, Öcalan’ın konuyla ilgili argümentleri, bunlarla yani tarihle sınırlı değildir: Kemalizm’e övgüler, uluslaşma ve devletleşmeye sövgülerle dolu daha nice ideolojik,  politik, sosyolojik ve felsefi belirlemeleri bulunmaktadır. Yıllardır tekrarlanan bu ve benzeri belirlemeler, Kürt tarih ve ulusal bilincinin bulandırılıp şaşılaştırılmasında önemli roller oynadılar ve daha da oynayacaklardır. Bu nedenle, kimi Kürt hareketlerinin ve politikacılarının silahlı mücadelenin sona erdirilmesini, hatta silah bırakılmasını olumlayarak, söz konusu mesajda  “Asıl olan silahlı mücadele ile ilgili karardır, gerisi teferruattır” mealindeki görüşlerine katılmak mümkün değildir. Uluslaşmada ve ulusal mücadelede tarih bilinci, etkisi göreceli ve dolayısıyla da geçici olan silaha nazaran hem daha esas hem de daha kalıcıdır. Çağımızın kimi ulus ve ulusal mücadele kuramcıları, ortak tarihsel bilinci, ulusun ve uluslaşmanın başta gelen temel öğelerinden biri olarak değerlendirmektedirler.  Bu bakımdan Kürt ulusal hareketi, Ermeniler, Süryaniler, Aleviler, Êzidiler ve diğerleri, tarihsel gerçeklerleri tamamen çarpıtan bu belirlemeleri ciddiye almalı, onları çürüterek, politik mücadelelerini ve dolayısıyla geleceklerini doğru bir tarih bilinci üzerine oturtmalıdırlar.   

Öcalan merkezli PKK ve BDP ile sürdürülen Kürt sorununun olası çözümüne ilişkin müzakerelerde bunun dışında kalan diğer Kürt örgütleri, sivil toplum kuruluşları, Ermeni, Süryani, Alevi ve kanaat önderleri temsilcilerinin bu sürecin içinde aktif yer almaları, sürece dahil olmaları gerekmiyor mu? Gerekiyorsa bunun mekanizmaları nasıl oluşturulmalıdır?

Devlet ve Abdullah Öcalan’ın PKK’sinin temel stratejisi,  Kürt ulusal sorununun çözümsüzlüğü üzerine kurulduğu için, bu sürece başkaca da kimseyi dahil etmemektir.  Oysa bahsettiğiniz güçler, sürece dahil olmadan ne devlet zorlanabilir ne de bulunacak çözüm,  toplumsal olarak kabul edilebilir gerçek bir çözüm olur.

 PKK, ihtiyaç duyduğunda, konjonktürel demek bile fazla, haftalık/aylık çıkarları için kullanmak üzere zaman zaman ortak eylemler, toplantılar düzenlemeye ön ayak olmakta, ancak sürekli olarak bu tür eylemlerin ve toplantıların ortak kararlarını es geçmektedir.  Geçen yıl içinde peş peşe yapılan  “Türkiye’de Kürdistan Konferansı” ile “Birlik İçin Ortak Akıl”  toplantıları, çok doğru kararlar alan ve fakat sonuçları hayata geçirilemeyen böylesi toplantılardı.

Günümüzde Devlet’in ve AK Parti’nin, Türkiye ve uluslararası kamuoyu nezdinde,  PKK’nin Kürtleri temsil etmediği ile ilgili en etkili kanıtı, başta AK Parti olmak üzere, Türk partilerinin Kuzey Kürdistan’da, toplam olarak BDP’den daha fazla oy aldıkları ile ilgili argümenttir.

Oysa belirtilen tekçi/tekelci birlik anlayışıyla ulusal birliği sağlamak;  diğer halkların,  dinsel ve kültürel grupların kendi hak ve özgürlükleri için verdikleri mücadeleleri,  devletin tutumuna karşı aynı kanalda birleştirmek, kısacası muhalefetin tabanını mümkün olduğunca genişleterek mücadeleyi daha etkinleştirmek, mümkün değildir.

Böyle olunca da ne devlet yeterince zorlanabilir ne de devletin, yukarıda belirtilen oy oranı ile ilgili argümenti etkisizleştirilebilir.

Bu durumun ve yaklaşımın değişmesi, PKK dışındaki güçlerin belli bir örgütsel ve siyasal etkinliğe kavuşmalarıyla mümkündür. Ancak bu, 25-30 yıldır bir türlü sağlanamıyor.  Bunun için söz konusu güç ve bireylerin, suçu sadece devlet ve PKK’ye yükleme kolaycılığı yerine,  esasen örgütsel ve siyasal olarak kendi kendilerini radikal bir biçimde gözden geçirmeleri gerekiyor.  Bu yapılmadan, mevcut fasit daireyi aşmak mümkün görünmüyor.

Kürt ulusunun özerk, federe veya bağımsız bir siyasal statüye kavuşmadan Ortadoğu’dakalıcı bir barış istikrarın sağlanması mümkün müdür?

Değildir; ancak günümüzde görüldüğü gibi, sömürgeciler de Kürtlerin anılan yolda mevzi kazanmamaları için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Güney Kürdistan’da ve kısmen de Batı Kürdistan’da olduğu gibi, buna engel olamadıkları durumlarda,  kazanılan bu mevzileri şu veya bu yolla kuşatıp entegre ederek,  Kürtlerin de diğer milletler gibi Ortadoğu’nun politik yaşamında kendi siyasal statüsü veya statüleriyle bir millet gibi yer almasını engellemeye çalışıyor. Günümüzün Küresel, Bölgesel ve özellikle ulusal koşullarında (Kürtlerin uluslaşma ve devletleşme konusundaki mevzilerini kastediyorum) bu,  sonsuza dek engellenemez. Engellendiği müddetçe de Ortadoğu’da kalıcı bir barış ve istikrar sağlanamaz.

Kürtler, eğer hükümet samimi ise müzakerelerin sadece MİT-Öcalan görüşmeleriyle sınırlı kalmaması, meclisin de sürece dahil olmasını istemekte. İktidar, Kürt sorununu resmiyette belgelendirmeden, muhataplığı resmi olarak kabul etmeden hala Kürtlerin varlığını suya yazılmış kelimelerle telaffuz etmiyor mu? Yeni anayasa tartışma ve önerilerini, “Akil İnsanlar Grubu” oluşumunu da dikkate alırsak sürece ne kadar umutla bakabiliriz?

Doğrusu, 30 yıllık bir savaştan sonra, sorunun gelip “Gerilla çekilirken Türk Başçavuş  görürse ne olacak?!”  türünden bir yasaya  taktırılması/takılması, Kürt ulusal hareketi açısından trajiktir.

Peki, o Meclis, kimin Meclis’idir? Yasa kimin yasası olacaktır? Biz Türk yasaları ile mi yoksa Türk ve Kürt ortak Anayasa, Meclis ve yasalarıyla mı sorunumuzu çözeceğiz? Tartışıldığı gibi Anayasa’dan “Türk” kavramı çıksa bile, Devletin Anayasası, Meclisi, Bakanlıkları, Ordusu, MİT’i, Emniyeti ve cümle kurumlarıyla kimin kurumları olacaktır? Bu kurumlar Türk Kurumu olmaktan çıkacaklar mı? Açıktır ki olduğu gibi kalacaklar ve esasta hiçbir şey değişmeyecek!...

Kimilerinin iddia ettiği gibi bu yaklaşım, demokratikleşmeyi reddetmek anlamına gelmiyor. Demokratikleşmenin,  Kürt ulusal sorunu dahil, tüm sorunların çözümünü kolaylaştırdığı gerçeğini de. Bu nedenle Kürtler, canla başla demokratikleşmeyi desteklemelidirler; ancak sorunun çözümünün demokratik değil siyasal olduğunu da unutmamalıdırlar. Zira siyasal çözüm, bırakın “Başçavuş” ile ilgili yasaya takılmayı, Anayasa ve Meclis dahil, tüm temel siyasal belgeleri ve kurumları, yeniden birlikte belirlemeyi/kurmayı gerektiriyor.

Demokratikleşme mücadelesi önemsenmeli, ancak bu ulusal perspektifimizi çarpıtmamalı, karartmamalı, engellemelidir. Dünya’da hiçbir ulusal hareketin çıtası, otonominin altına düşemez, düşmemiştir. Biz de, belli koşullarda asgari otonomiyi savunabiliriz, ancak esasen eşit millet olma, bağımsız devlete sahip olma amacımızı asla saklamamalı unutmamalıyız. Bizi başarıya ulaştıracak olan ulusal siyasetin perspektifi bu olmalıdır. 

Benzer mücadelelerde ve çözümlerde uzağa gitmeye gerek yok: Güneyli Kürtler, mücadele ve müzakere süreçleri boyunca,  iki hususu tartışma dışında tuttular: Eşit Millet olma hakkı ile bu hakkın garantisini sağlayacak silahlı güçlerinin varlığı hakkını…

Bilindiği gibi, Güneyli Kürtler, böylesi doğru ve sağlam bir ulusal perspektifle, bu iki hakkın da 11 Mart 1971’de Saddam ile yaptıkları Otonomi Anlaşması ile Irak Anayasası’nda yer almasını sağladılar. Daha sonra Saddam’ın Cezayir Antlaşması’yla İran ile anlaşarak bu hakları resmen olmasa da fiilen yürürlükten kaldırdığı biliniyor. Ancak Saddam Rejimi’nin yıkılıp sona ermesiyle, anayasal olarak kazanılmış bu hakların, federal bir sistemle daha genişletilerek uygulanmaya başlandıkları biliniyor. Buna rağmen, Federal Kürdistan’ın Başkanı Mesut Barzani, her milletin hakkı gibi Kürt Milletinin bağımsızlık hakkını hep vurgulayarak Milletimizin ulusal idealini diri tutmakta ısrar ediyor. İşte Milletinin önderi olmak buna derler!...   

1970’li ve 80 yıllarda, başta PKK olmak üzere çoğu Kuzeyli Kürt hareketi ve politikacısı olarak, anılan hakları içerse de, otonomi için mücadele etmeyi ve dolayısıyla IKDP ile YEKİTİ’nin programatik savunularını ihanet olarak değerlendiriyorduk. Şimdi ise trajik bir biçimde “Başçavuş Yasası”na takılmış bulunuyoruz.

Nereden nereye?!...

cetin.ceko@gmail.com

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.