Sana sözler biriktirecektim Hevalım

08.12.2013 10:40:04
A+ A-

Mevsim de düne sarınca; hiç öyle dumanı tüten çayı alıp pencere önünde lapa lapa yağan karı seyredecek halde değilsinizdir derken dört yaşındaki Can’ın sesi “anne,bugün yarın mı?” Olamaz mı? Olabilir. Ki olduğundandır; Ortadoğu coğrafyasında hep bugün yarın, yarın bugün; zamanı öldürmeye ya da tapınmaya harcayan şuursuzluğun diz boyluluğu. Kaderlerde Ortadoğu’ya benzesin diyedir; olduğu her yerde yaptığı zulmün mazlumu da yaratacağı firavunların bolluğu.

Firavunlar arasında bazen Tanrıdan ölümün bile dilendiği Ortadoğulu hayatlarda, yalnızca ölümcül bir hastalığın pençesinde değerli tek şeyin yaşamının ta kendisinin olduğu anlaşıldığındaysa ne çok şey için geç kalınmıştır. O anlarda eşit yurttaşlık, Anadilde eğitim vari en doğal haklar için mücadele etmek, konuşulması, tartışılması 21. yüzyılda absürt yüzlerce olguyla yaşamak zorunda bırakılmak nasıl da komik, nasıl da bayağı gelir insana. Peşi sıra yahu bırakın artık şu ucuz şeyleri; tek tip and, tek tip millet, tek tip inanç, tek tip kıyafet, kadınsız erkeksiz tek tip yurt, tek tip mekan, tek tip eğitimi, tek, tek, tek diye avaz avaz bağırmak geçse de içinizden; haklı olmanın hiçbir yerinde, hiçbir işe yaramadığı memleket gerçeği fırtına olur, dolu olur çarpar suratınızın ta orta yerine.

Çünkü burası yıl ister 1970, 2013, ister 2014, ister 2015 olsun zamanı üslup, zihniyet olarak 1923’ler, 30’lar, 40’lar Türkiye’sinde dondurup “Türkiye ismi yokken Kürdistan vardı”nın kanıtları da dahil Osmanlıya, Cumhuriyetin ilk dönemlerine ait evrakları, tapuları tozlu raflarda gizleyenlerin memleketidir. Burada; kelimeleri, harfleri, renkleri, başörtüsünü, cem evini, etnik kimlikleri, mezhepleri, sınırları sorun haline getirmiş Ulus devletin ulusuna, dinine hakim firavun efendiler keyif sürsün diye, asırdır “nerden baksan ahmakça” sorunlarla uğraştırılan Parya statülü halkın rahat yüzü görmesi olanak dışıdır.

İşin acınası yanı da üstenci dilli efendilerince ulus devletin etnik kimliğinde, dininde eşit olduklarına inandırılan Paryalar; sorun ilan edilerek ötekileştirilenleri yok etmede efendilerinden bin kat daha cevvaldirler. Efendilerce öyle yetiştirilmiş, öyle öyle yoğurmuşlardır ki katlandıkları şeylerin nedenini, niçinini sormayan Paryaların tek istekleri de budur sanki; acı çekmek, ölmek, öldürmek. İşte o yüzdendir Paryasını düşman ettikleri ötekileştirilenlerle birlikte milli gelirden alınan payda dahil onlarca olguda saf dışı bırakıp hayatlarını, mülklerini çalmış hırsız efendilerin Cumhuriyetinde, yıllarca, gözler önünde heder edilirken binlerce ötekinin hayatı herkeslerin susması.

Ancak dünya insan haklarının, demokrasinin, teknolojinin pirim yaptığı yeni bir yola girdiğinde; efendilerin insafsızlıkları, gizledikleri evraklar ister istemez ortalığa saçıldıkça bir yolunu bulup üste çıkan da yine bu asker, sivil efendilerdir. Farklı gördüğü her unsuru terörist sayarak bir şekilde; kah Roboski’de, kah “ Gezi”de, daha dün Yüksekova’da Mehmet ve Veysel İşbilir’in; vatandaşlarının canına kıyan, hep birilerini öldürmeyi vazife bilmiş ulus devletin bu efendilerinin; her katliamı, devletin her terörünü, Hrant’ın katlinde görüldüğü üzere her cinayeti basitleştirerek, üç beş kişinin üstüne yıkarak kendilerini aklama becerilerineyse diyecek söz yoktur.

Tıpkı bugün “parayı veren Ahmet’i alır”ı, 8 sütuna “vay şerefsiz”, “ayıp ettin gözüm”lü yalanlarla, rüsvayla hayatını çaldıklarından biri olan Ahmet KAYA’ya yaptıkları linçten “ o günkü konjonktürde Kürt demek….”, “zamanın ruhu öyleydi ” pespayeliğiyle sıyrılmaya çalışanlara diyecek sözün bulanamaması gibi.

Amma velakin sığınakları “zaman”; M.Ö., M.S., yüzyıllar değil de 14 yıl öncesi 1999’dur. Haydi o zaman öyleydi diyelim ya sonraki zaman, zamanlar; linçe katılanların kaçı linçe neden saydıkları Kürt sorununun çözümüne katkı sunacak ufacıcık bir çaba göstermiştir.

Linçledikleri KAYA’ya karşı Paryayı galeyana getirecek manşetleri atan, yazılar yazan, konuşan bir ayakları Avrupa’da olan Türkiye Cumhuriyetinin aydını, sanatçısı, yazarı, çizeri, medyası, askeri, .., .., Sorbonne Üniversty’de doktorasını yapmışlarının o günkü ölümcül Showları, ortaçağda yaşasalardı engizisyonu kurduracak kafa yapılarıyla Voltaire’i bile yargılayacaklarının da göstergesidir.

Oysa bir kişiyi aydın, özgürlükçü, ilham verici yapan; yaşadığı zamanın köhnemiş değerlerine uygun düşünmek, davranmak, yazmak yerine toplumu devşirecek devrimci zihniyetinin farkındalığını “ Fikirlerinizden nefret ediyorum. Ama onları savunabilmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım”la perçinlemesi olduğundandır, Voltaire’in ta 1700 lerde evrensel bir aydın kabullenilmesi.

Böyle bir gece olmaz ya demokrasinin kökleştiği bir ülkede yaşansaydı; belki tarih dersinde ibreti alem için “bir linç; kolektif nasıl yapılır” görüntüler eşliğinde anlatılacak, toplum da nefret suçundan, ırkçılıktan ceza alacak o meşhum gecenin faillerini dışlayıp; şarkılarını dinlemeyecek, yazılarını okumayacaktı.

Memleketeyse katliamların, linçlerin hâlâ bu kadar rahat, bu kadar arlanmazlıkla savunulmasının kimseleri niye afallatmadığına gelince; devletin bekası için çalıştıklarını ileri sürerek en ufak bir tepkiyle karşılaşmayacakları ortam yanında makam, mevki, para pul, itibar sağlanan devletin tetikçilerinin sevildirildiği bilindiğindendir.

Ve herkeslerin susması da tarihi Ağrı, Dersim, Maraş benzeri katliamlarla, cinayetlerle dolu bir devletin halkı katilden yana olsun diye efendilerin bir asırdır bünyelere aşıladığı katil kutsatan zihniyetin miadının daha dolmamasındandır. Ki o zihniyet sayesindedir; Osmanlı’da Padişahların “tez kelesi vurula”lı öldürtmelerinin, 1909’da Hasan Fehmi’yi katledenlerin, 1915 Ermeni kırımının müsebbibi onlarca insanın; Şükrü Kaya, Abdülhalik Renda, Dr. Rüştü Aras’ın, .., .., …, bakanlıklarının, milletvekilliklerinin, Alevileri, Kürtleri, Rumları kıyan topal Osmanların, general Alpdoğanların, 6-7 Eylül yağmacılarının, “MGK kararıyla” faili meçhul cinayetler işleten, işleyen nice Evrenlerin, Çillerlerin, Ağarların, Ayhan Çarkınların, darbe destekçisi gazetecilerin, aydınların makbullükleri.

O sayededir 1994 yılı Şubat ayında Hazro İlçesinde görevli bir erin savcıya anlattığı” .. taburumuza verilen görev köyleri yakmaktı. …. Hazro, Lice, Hani ve Kulp ilçelerine bağlı yaklaşık 30 köyü yaktık……,” vahşeti yaptıran devletiyle, paryalarının gül gibi geçinip gitmesi.

Memleketin kangrenleşmiş sorunları; cemaatleşmiş bireyin özgürleşmesi, kaliteli eğitim, işsizlik, kadına şiddet, taciz, failli meçhullerin failleri, fişleme, …, …, mı? Onlar, efendilerinin “hepinize türban giydirilecek, Kürdistan kurulacak”lı kıytırık tasalarıyla zamanları boşa harcamışların, AKP’yi alt etmek için cemaatten medet umman kıytırık stratejili ana muhalefetin hiççççç gammı değildir.

Hah işte bu, tam da bu nedenden, bugün barış şarkıları söyleniyorsa Amed’de; bunun kimsenin değil; devletin inkar, asimilasyon inadı yüzünden 30 yıl sürmüş savaşta ölen Türk, Kürt gençlerinin geride bıraktıkları tek eserleri olduğunu da kimseler fark etmez.

Zira, söze, manşete hâlâ “kabile reisi”, “peşmerge kıyafetli sözde sanatçı “yla başlayanlar asla fark edemezler; Kürdistan getiren sesin; Şivan’nın “Hevalê Bar Giranim” feryadında öteki bırakılmış hayallere yıldızlar kadar uzaklıklarını, yıllarca “ Neresi sıla, neresi gurbet” bilmeden dağlarda bir dalın ucunda asılı kalmış hayatlardaki burukluğu.

Üstüne her şeye kadir Başbakanın kurduğu “dağdakiler inecek, cezaevleri boşalacak” hayalinin gerçekleşmesi, o bile Neriman’nın “Bizim gibilerin hayatı hikaye, onların ki Masal olur” dediği biz ötekilere kaldı ya artık ne yazayım, kime ne diyeyim; lafıma yazık.

Halbuki bir gün dönersin diye sana sözler biriktirecektim Hevalım. Sırf o yüzden, içinden hayatlar düşmesin diye hep koca bir acımasızlıkla dağıtılan, dağılmış hayalleri taramadım dün, bugün, yarın da. Zaten zamanın boşluğunda durmaksızın bir uçtan bir uca, bir acıdan diğerine savrulduğumuzdandır; Hayata da “bi çek git” deme tadını kaçırışımız. Yoksa ağlıyor musun sen? Gülsen FEROĞLU 08.12.2013