ŞİDDETİN AHLAKI OLUR MU?

04.02.2013 13:17:35
A+ A-

'Poverty is the worst form of violence! (Yoksulluk şiddetin en acımasız şeklidir)' M. Gandhi

 

 

Şiddet hiç kuşku yok ki insanlık tarihi açısından en büyük kötülüklerden biri...

Belki de şiddeti ikiye ayırmak gerekir; kendine yaşam alanı açmak için insanın doğa ile mücadelesinden kaynaklı insan- doğa ve bu çerçevede de insan-insan ilişkilerinde uygulanan şiddet. Şiddetin bu içeriği ve düzeyi artık ürüne el koyma aracı olan devletin ve onun örgütlü/meşru şiddetinin araçları olan ordu ve polis kurumlaşmasının henüz var olmadığı bir doğal/toplumsal durumda geçerli bir tablodur.  Bu şiddet doğa-insan ve insan-insan ilişkilerinde belirli zararlar yaratmakla beraber, tüm doğal çevre ve toplumsal yaşamı ciddi biçimde tehdit eden bir noktaya ulaşmaz, böyle bir noktaya ulaşmadan çözümlenir.

İkinci şiddet türü ise siyasal-toplumsal şiddettir. Bu şiddetin ayırıcı özelliği ekonomik ve siyasi iktidar mücadelesinden kaynaklı olmasıdır. Devlet kavramının da özünü oluşturan örgütlü siyasal-toplumsal şiddet gerçeği, işin en temelinde, daha fazla iç ve dış artık ürüne el koyma imkanı sağlamaya ya da el koyduğu artık ürüne yönelik iç ve dış tehditleri bertaraf etmeye yaramaktadır.  Dolayısıyla devlet(ler)in militarist kurumları gelişkin hale geldikçe, söylemde bu militarist gelişkinliğin şiddeti önleyerek iç ve dış güvenliğin sağlamasına yönelik olduğu iddia edilse de, tam tersine şiddet görülmemiş bir boyuta ulaşır ve çok daha önemlisi devlet bu şiddeti dışarıda olduğu kadar -ve muhtemelen daha çok- içeride, yani kendi halkına karşı kullanır hale gelir. Öyle ki devletlerin temsil ettiği siyasal toplumsal şiddetin en önemli özelliklerinden biri de, bu şiddetin dış savaşlardan daha öncelikli ve daha ağırlıklı olarak, iç savaşlara göre kendini örgütlemiş olmasıdır.

Şiddet kendi başına bir politik ayraç olabilir mi?

Bugünlerde pek çok yazarın şiddeti bir toplumsal/siyasal hareketin haklılığı ve/ya meşruiyetin temel ayracı olarak tanımladığını görüyoruz. Bu yazarlar, gerçekten de kötü bir duruma karşı çıktıkları için kendi haklılıklarından hiç bir şüpheye kapılmamakta, dahası pek çok çevreyi de mahkum edebilme hakkını kendilerinde görebilmektedirler. Ama çok değil bir adım öteye ilerlendiğinde, bu yaklaşımın kendi içinde tutarlı olmayı başaramadığını görmek olanaklı hale gelmektedir. Zira,  şiddet sorununa yaklaşımda gerçek sınıfsal-siyasal taraflaşmalar karşısında tümüyle bağımsız bir alan oluşturulması olanaklı değildir. Bu nedenle, genellikle birilerinin şiddetine "daha şiddetli" karşı çıkılırken bir diğerinin şiddeti ya görmezlikten gelinmekte ya ağız ucuyla eleştirilmekte ve hatta daha da öteye gidilerek demokrasi mücadelesi olarak selamlanılabilmektedir. Örneğin Suriye'de yaşananları salt başına devletin ya da muhalefetin şiddet kullanması ekseninde anlayamaz ve açıklayamazsınız. Ya da Filistin davasında zaman zaman aşırı ve hatta insanlık dışı şiddet kullanma pratiklerine bakarak, Filistin davasının haklı ya da haksız olmasına ilişkin bir hüküm veremezsiniz.

Şiddete karşı gerçek mücadele nasıl olur?

Ama bu davanın haklı olmasından hareketle, bu tür şiddet kullanımlarını görmezlikten gelerek eleştirmekten imtina da edemezsiniz. Savaş suçu niteliği taşıyan şiddet kullanımı, en haklı muhalefeti de yozlaştırır ve bu tür yöntemlerin yaygınlaşması, o coğrafyadaki her türlü özgürlük ideali ve beklentisinin ölümüne yolaçar.

Şiddeti temelde bir ahlaki kategoriymiş gibi ele almak ve ortadan kaldırmak için ahlaki telkinlerle yetinmek ya büyük bir yanılgı ya da büyük bir aldatmacadır. Bu yaklaşım, yalnızca ham bir hayal olmakla kalmaz, şiddetin asıl kaynağının gözlerden uzak tutulup meşrulaştırılmasına ve insanlığın önüne çok tehlikeli bir tuzak kurulmasına hizmet eder.

Bu konuda da şu meşhur "bataklık ve sivrisinek" benzetmesi fazlasıyla geçerlidir!  Şiddetin ana kaynağı olan militarist egemenlik biçimlerinin geriletilmesine dikkat çekmeden ve şiddete karşı çıkışın ana eksenini tam da bu noktada kurmadan yapılan her türlü şiddet eleştirisi, bataklığı kurutmadan sivrisineklerle mücadele etme çağrısıdır. Aslında ve çok daha önemlisi, bu tür bir şiddet karşıtlığı bizlere güzel bir zarf içinde sunulan egemen şiddet aygıtına teslimiyet davetiyesinden başka bir şey değildir. Eğer bu davete icabet eder ve çağrıldığımız yere gitme naifliği gösterirsek,  siyasal/toplumsal şiddetin etkisizleştirilmesi törenine gidiyoruz diye çıktığımız yolun sonunda, bir de bakmışız ki şiddetin mutlak egemenliğini tesis etme törenlerine katılmış oluruz. Muhalefetin en yoğun ve acımasız şiddete başvurduğu coğrafyaların, devletlerin en dolaysız ve en acımasız militarist yöntemleri kullana geldiği coğrafyalar olması basit bir tesadüf değil, temel bir gerçektir. 

Peki yapılacak bir şey yok mu? Ya da şiddetin/savaşın etiği sorunu!

Siyasal toplumsal şiddeti ortadan kaldırmak ya da bu mümkün değilse, en aza indirmek, siyasal toplumsal şiddetin kaynak ve araçlarını yok etmekle olasıdır. Bugünden yarına bir çırpıda gerçekleştirilebilecek bir hedef olmadığı için buna stratejik hedef diyelim.

Bu stratejik hedefin  uzak vadede realize edilebilir olması, elbette bu doğrultuda kısa vade için yapılacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Bugünden başlamak üzere hemen yapılabilecek olanı ise iki hat üzerinde tanımlayabiliriz. Bunlara da taktik hedefler diyebiliriz. Bunlardan birincisi o coğrafyadaki devlet yapılanmasının olanaklı olduğunca militarist karakterinden uzaklaştırılması çabasıdır. Bu talep ve mücadeleyi toplumsal demokrasi mücadelesinin en önemli bileşenlerinden biri olarak tanımlamak olanaklıdır. İkincisi ve çok daha önemlisi bir savaş/şiddet hukuku ve etiği yaratmak ve bu etikle şiddetin tarihsel ve siyasal anlamda zorunlu bir kötülük olduğunu en geniş kesimlerde en köklü biçimde bilince çıkarmaktır. İnsanlık aslında şiddetin yarattığı bunca acı ve tahribat içinde bu etiğin sınırını belirlemiştir. Meşru savunma. Sana silah doğrultana ve kullanana karşı aynı ağırlıkta olmak kaydıyla karşılık verme hakkı. Ya da daha geniş anlamda kendini savunma ya da direnme hakkı. Bunun dışındaki her şiddetin savaş ve insanlık suçu olarak mahkum edilmesi   insanlığın acı ve ızdıraplarla dolu yüzyıllık mücadelesinin ürünü olarak evrensel bir değer haline gelmiştir.

Bu değerlerin yerleşmesinde devrimcilerin çok özel bir katkısı olmuştur. Devrimciler -masum sivilleri, çocukları bir yana bırakalım- kendilerine karşı silah kullananlar ve onlara emir verenler dışında, karşı tarafta yer alan hiç kimseye yönelik hiçbir şiddet eylemi içinde olmamışlardır. Bu savaş suçlarını işlememeye özel bir özen göstermişler ve bu etik değerlerin temsilcisi ve yerleştiricisi olmuşlardır.

Şiddetin arkasında milliyetçi ideolojinin hegemonyası ve çaresizlik var.

Oysa 1980'li yıllardan sonra Türkiye devrimci hareketinde yılların birikimi ve mirası olan bu savaş etiğine aykırı bir dizi şiddet eylemine rastlanmaya başlanmıştır. Bu sapmanın arkasında iki temel etmen olduğu söylenebilir. Birincisi 1980 darbesinin ve çok daha önemlisi sosyalizm iddialı rejimlerin çökmesiyle bir dizi örgütün kendini ideolojik ve politik olarak üretmekte zorlanması. Yani yeni bir toplum kurulabileceğine ve bu doğrultuda kitli seferberliği yaratılabileceğine olan inancın zayıflaması ile  örgütlerin kendi siyasal varlıklarını koruma güdüsünün, toplumu değiştirme perspektifinden daha baskın hale gelmesi. İkincisi de, tüm toplum katmanlarında bir bütün olarak milliyetçi ve dinsel ideolojik söylemlerin egemen hale gelmeye başlaması. Devrimci sol bir söylemde ötekileştirilen ve düşmanlaştırılan toplumun çok küçük bir azınlığı olan sömürücü kesimler ve onların resmi ve gayri resmi militarist aygıtları iken, hem milliyetçi söylemin hem de dinsel söylemin ötekileştirdiği ve düşman ilan ettiği  kitle kendinden olmayan herkestir. Unutmamak gerekiyor ki, Türkiye'de 30 yılı aşkın süredir kulakların kesilip koleksiyon yapıldığı, cesetlerin bile lime lime parçalandığı, ölülere bile tecavüz edildiği kirli bir savaş yaşanıyor. Bu kirli savaş ortamı, şiddet etiğini tümden devre dışı bırakan, ahlaksız ve kuralsız bir şiddet fikrini tüm topluma ve ne yazık ki bu arada ideolojik iddia ve dokuları zayıflayan bazı devrimci hareketlerin ardıllarına da ciddi biçimde sirayet ettirmiştir.

Herkesin kendini bu açıdan ciddi biçimde sorgulamaya ve eylemlerini devrimci hareketin en ciddi miraslarından biri olan "şiddet ahlakına" uygun olarak gerçekleştirmeye gereksinim vardır. Şunu asla unutmamak gerekiyor ki, egemen siyasal-toplumsal şiddete karşı, aynı gayri ahlaki yöntemleri kullanarak mücadele etmeye kalktığınızda, başlangıçta ne kadar haklı bir dava için yola çıkarsanız çıkın, mücadele ettiklerinizin ölümüne yol açan hastalığın bir benzeri, er ya da geç,  sizin de eceliniz olacaktır.

Sonuç yerine çağrı 

Sivillerin, hele hele çocukların ölümüne sebep olmak bir savaş ve insanlık suçudur! Hiç bir mücadele, en haklısı bile, çocuk ve sivil kanıyla başarıya ulaşmaz, yalnızca kirlenir ve soysuzlaşır!
Her savaş insanları kirletir! Türkiye'deki savaş ise bir bataklığa dönüşmüştür. Hepimizi çamura saplayan, suçlu kılan bu savaşın sona ermesi, herkesin kendisini en azami ölçüde eşit ve özgür hissedebileceği bir barışla sonuçlanması, içimizde büyüyen ırkçı canavarın daha büyük vahşetlere yol açmasını engellemenin tek yoludur!
 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.