Siyah savaşlar, renkli barışlar...

01.09.2013 23:20:12
A+ A-

Yüzlerce 1 Eylül’den birini daha yaşıyoruz.

Dünya Barış Gününüz kutlu olsun demeden önce yaşasın yaşam gününüz demek istiyorum, çünkü barıştan ziyade şimdi yaşamaya daha çok ihtiyacımız var.

Bu yazıyı daha önceden yazmayı planlıyordum. Ama savaş arifesi sadece dinledim. Konuşulanlar, yazılanlar, çizilenler hep ezber şeylerdi.

Siyasetçiler tarafından seçim öncesi gösterileri, medya tarafından gezi sonrası gündem arayışları vs...

Gezi olayları sonrası tecrübe yaşamış bir başbakanın dış ülkelerin iç karışıkları bayağıdır ilgilendiriyor şu sıralar, orada ölen bir küçük kızın babasına olan mektubu üzerine medyada yansıttığı gözyaşları muhalefete konu bile oldu. Fakat değindiğim nokta şu Esma'nın ölümü, Rabia'nın ölümü herkesi üzdüğü kadar beni de üzdü.

Ceylan'a, Uğur'a, Enes'e üzüldüğüm kadar ona da üzüldüm.

Ali İsmail'e, Roboski'ye üzüldüğüm kadar ona da üzüldüm.

Sevag’a, Hrant’a üzüldüğüm kadar ona da üzüldüm.

Ama sanırım Başbakan çelişki ve ihanet içinde. Kendi ülkesindeki ölümler ve acımasızca katledilmelere ağlamadı.

Roboski'ye ağladı mı Esma'ya ağladığı kadar?

Yoksa burası onun ülkesi değil mi?

Bu insanlar Vietnam’da mı bombalandı?

Ülkenizin gerçekleri savaş kadar çekici gelmiyor size. Öyle ki sıra size gelince üzülecek hiçbir şeyiniz kalmayacak...

Şimdi ki politikalar şöyle; Gezi olaylarına batı üzüldü, Batı eleştirdi. Roboski’ye batı üzüldü... Mısır'a başbakan üzülüyor. Peki Başbakan Batılı bir ülkenin lideri olsaydı, Türkiye lideri de başka biri olsaydı Roboski'ye üzülecek miydi. Mısır'a üzüldüğü kadar. Suriye'ye ağlayacak mıydı medyada ağladığı kadar.

Geçen bir televizyon programının haber bültenini izlerken, Suriyeli bir gazeteciyle canlı telefon bağlantısı yapıldı. Ve şunları söyledi;

“Türkiye'nin üslubunu anlamış değiliz. Gezi olayı oldu ülkesinde, Mısır ve Filistin’den bir farkı yoktu. Kendi sınır köyünü bombalayıp 34 insanın ölümüne neden oldu. Peki şimdi hangi iktidar ve liderlik vasfıyla başka ülkelerin iç ve dış işleriyle ilgilenme gayretinde bulunuyor. Katar ve Türkiye'nin destek ve yardımlarıyla El-Nusra güçleri saldırılar düzenledi. Ve ben bu şekilde düşünüyorum ki, hala da destekleri devam ediyor. Türkiye kendi iç karışıklıklarını düzeltsin, PKK ile olan süreci gerilmek üzere... Kendi ülkesinde barışı sağlamayan bir güç dışına savaş açar...”

Hazır söz barış sürecinden açılmışken, Erdoğan bunu Suriye politikası ve savaş bahanesiyle sekteye uğratıyor. Ve iplerde ister istemez gerilir bir hal aldı.

Biraz sert bir cümle olacak fakat şunu da düşünmüyor değilim. Savaş üslupları da uygun değil şimdi ki savaşların...

Savaş, top, tüfekle olmayıp; siyasi ve diplomatik yollardan çözülmeli.

İktidarlar biraz daha silkelenip masum insanları ezmemeli. Tüm Dünya bunu anlamalı.

Suriye için İran bunu anlamalı. Mısır için sisi bunu anlamalı ABD buna göre sınıra dayanmalı.

Savaşta kazanan taraf sadece silah tüccarlarıdır…

Bir Halepçe yaşandı Suriye’de… 2000 den fazla insan kimyasal saldırıdan dolayı hayatını kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyor. Irak-Kürdistan bölgesinin batısına ve Türkiye ye her geçen gün daha fazla insan geçiyor. Ölümden kaçıyorlar. Barış gününde savaştan kaçıyorlar…

Barışın olması için illa ki savaş olmalı, savaşın ertesi olarak nitelendiriyorlar barışı. Ama savaş bitse de barışı sağlayamıyorlar çünkü bitirmek onların sonu demek. Barış demek diktatörlerin, devrik liderlerin yıkılması demek...

Saddam'ın yıkılması demek... Bin Ladin'in yıkılması demek... Kaddafi'nin, Musollini'nin, Hitlerin yıkılması demek...

Yıkıldılar fakat yeni liderler ve yeni devrik bir dönem başlıyor her nedense…

Stefan Zweig'ı bilirsiniz. II. Dünya savaşı esnasında insanların ölümlerine dayanamayıp intihar etmişti. Üstelik Latin Amerika da en güvenilir yerde olmasına rağmen. İnsanların hayatıyla o denli ilgiliydi. Buna dayanamayan da eşi hemen arkasından intihar etti.

Stefan Zweig savaşta insanların ölümüne dayanamıyor. Bir yazar ölümleri yazmaya tahammül edemiyor.

Gandhi, kılıçsız ve silahsız halkı ölerek mücadele ediyor.

Pautos, masa ve masanın üstünde duran bir hançerle odaya kapatılıyor ve hançerin kendisine saplayıp ölümünün bir krala yaraşır şekilde kendi elinden olması isteniyor.

Kaddafi çöllerde süründürülerek öldürülüyor.

Irak'ın devrik lideri Saddam idama götürülüyor.

Hüsnü Mübarek çaresiz bir sedyenin üzerinde yargılanıyor.

Ve hep bunlarla birlikte insanlar ölüyor…

Siyah beyaz savaşlardan, siyah beyaz denemelerden günümüze renkli savaşlar ve renkli medya yer aldı. Fakat ölümler ve kirli, türlü oyunlar değişmedi.

Sınırlar değişmedi… Daha fazla sınırlar için daha fazla insanların hayatı sınırlandırıldı.

Savaşlar, sınırlar, toplar, tüfekler, bombalar ve tüm bunların sonrası ölümler hep insanlar için. Bir başka halkın rahatı ve huzuru için bir başka halk yok ediliyor. Liderler daha iyi lider olmak için, komutanlar daha iyi bir komutan olmak için kıdemler daha iyi bir kıdeme ulaşmak için öldürüyorlar...

Bu savaşlar, bu silahlar hep bizim için...

Ve ölende hep biz oluyoruz.

 

Ruhi Su’nun dediği gibi;

Ağaç demiş ki baltaya;

“Sen beni kesemezdin ama ne yapayım ki sapın benden”

Bak şu ağacın bilincine sen…

Ölen ben, öldüren benden…

 

Hep biz ölüyor, biz öldürüyoruz. Her kim siz dese de onlar bizleriz…

Savaşı başlatanlar gibi birileri de çıkıp barışı başlatmalı. Sizin şiddetinizle, sizin kirli oyunlarınızla barışmıyoruz.

Son günlerde renkli merdivenleri de griye boyadılar, gri savaşları ve gri hayatları gibi. Düşledikleri yaşamın griliği hayatı tek düze hale getirir sanıyorlar.

Diyarbakır da renklendi sonra. Coğrafya da, ağladıktan sonra çıkan bir gökkuşağı gibi…

Bırakında insanlar yaşasınlar. Bırakında kardeşliğe ve barışa pupa yelken yol alsınlar.

Bırakında savaş yaşanmadan barış yaşansın…

Lidersiz ve sorunsuz Barış dolu bir Dünya için savaşmayalım…

Barışalım…

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.