"SİZ MÜSTAKBEL TÜRKLER"!!! Bu ne CÜRET?

10.01.2013 18:11:59
A+ A-

 

Kelime anlamı ?henüz gerçekleşmemiş, olması beklenen durum, olay? olarak tariflenebilecek ?müstakbel? sözcüğünün, Türkiye?deki ulus devlet inşasının son ve en inatçı halklarından biri olan Kürt toplumu ile bir arada zikredilmesine, herhalde ilk defa Mesut YEĞEN nail olmuştur. Meramımızı açmak icap ederse : ?Müstakbel Türkler? kavramı, henüz türkleşmemiş, ancak davette bulunulmuş,  - yeri geldiğinde zorlanmış, yeri geldiğinde tehcir, tenkil edilmiş ? Türkleşmesi  ya da Türkleşmeye meyletmesi beklenen cemaat, toplulluk  mealinde okunabilir.

Manşete çıkardığımız yukarıdaki fotoğraf da, Türkiye ahalisinin bu çetrefilli ilişkileri,  müstakbelden resmiyete dökme serüvenini, trajikomik bir biçimde özetleme sevdasındadır. Netice itibariyle Kemalist ideolojini?nin ulus devlet inşası, kimi zaman ortaya dökülen bazı ?asiler? tarafından sekteye uğratılmak istenmiş, yer yer de uğratılmıştır. ?İdeolojisi baki, sahipleri fani? olan devlet aygıtı da yukarıda resmedildiği gibi, kimi zaman ?istekli ama ya bu sefer de olmazsa? korkusuyla, kimi zaman ?vazgeçelim bu sevdadan, yol yakınken dönelim? ikileminde, kimi zaman da ?var mı bana yan bakan, eller havaya, indirin silahları, DAĞILIN LAN !!!? edasıyla davete icabetin gerekliliğini, ehlileşmenin sevabını her durumda yinelemiştir.

Bununla birlikte yukarıdaki fotoğraf,  modernite sürecini kısır tartışmalara gebe bırakan Türkiye?nin fikirsel heterojenliğinin de aynası niteliğindedir dersek, hata etmiş olmayız herhalde.

Bu girizgahı şekillendirip kendi içinde sonuca bağladıktan sonra yazının ana fikri etrafında masaya oturup o soruyu Mesut YEĞEN?nin ağzıdan tekrar sormak istiyorum.

?Şimdi soru şu: Sözü edilen ulusal çerçeveye Anadolu?da meskun ?hemen herkes? davet edilmişken niye ve nasıl oldu da bir tek Kürtler bu davete icabet etmedi, etmiyor? Biraz ironik biçimde soracak olursak: Bu ne cüret? Kürtler, kimselerin hayır demediği ulusal çerçeveye itiraz edecek cüreti nereden buluyor?

Doğruya doğru: Kurucu mottosu ?vatandaş Türkçe konuş[acak]? olmuş olan ulusal çerçeveye sadece Kürtler davet edilmedi. Ulus-devlet kurulurken, ülke, gayrimüslim sakinlerinin Ermeni olanlarından ?tehcir?, Rum olanlarından da mübadele yoluyla ?arındırılmış? olmakla beraber, halen hatırı sayılır miktarda Türkçe konuşmayana yurtluk ediyordu. Memleketin 13 milyonluk nüfusunun 1 milyon 184 bin 446?sı Kürtçe, 134 bin 272?si Arapça, 95 bin 801?i Çerkezce, 119 bin 822?si Rumca ve 64 bin 745?i Ermenice konuşuyordu. Lakin, Türkçe konuşmayan bu ahali behemehal Türklüğe, Türkçe konuşmaya davet edildi; ama toptan değil. Lozan antlaşmasıyla ulusal-dini kimliklerini devam ettirme hakkıyla donanmış gayrimüslimlere, özellikle de Rum ve Ermeni yurttaşlara ?Türklüğe dahil olmasanız da olur, hatta olmasanız daha iyi olur ama ulusal-dini kimliğinizle gözönünde bulunmayın? dendi. Lozan?la edindikleri farklı kalma hakkının bedelini gözönünde bulunmamak ve ayrımcılığa maruz kalmakla ödedi Rum ve Ermeni yurttaşlar. Kanun-i Esasi Türkleri (sözde Türkler?) olarak kodladığı Rum ve Ermenileri Türklüğün, ulusun çeperine yerleştiren Cumhuriyet, Türkçe konuşmayan ahalinin geri kalanına açık ve net bir celp çıkardı: Türkleşin! Allahları var, onlar da bu celbe icabet etti, Türkleştiler.?

Evet yukarıdaki saptamalar  ve araştırmalardan sonra Kürtler?in neden bu davete icabet etmediği üzerine yine YEĞEN?e atıfta bulunarak cevap arayalım. Söz konusu Kürt toplumunun şu anki meskun yerleşimlerine büyük bir göçle gelmediği ya da tersten söylemek gerekirse bulundukları coğrafyanın kadim sakinleri olduğu çeşitli kaynaklarda aydınlatılmıştır. Buna en güzel örneklerden birisi olarak Baskın ORAN?ın ?Türkiye?de Azınlıklar? kitabını da gösterebiliriz. Kitapta Kürtlerin otokton (bir yere başka yerden göçmeyen, yerli)  bir toplum olduğu sıklıkla vurgulanmakla birlikte, bu durumun Kürt toplumunda güçlü bir bizlik duygusunu diri tuttuğundan bahsediliyor. Osmanlı Devleti?ne uzlaşma ile bazı ayrıcalıklar elde ederek bağlanmış olan Kürtlerin, belli bir süre sürdürdükleri gevşek bağlılık ilişkisi de bizlik duygularını güçlü kılan etmenler arasında gösterilebilir. Çerkezlerin, Lazların ve Boşnakların Türk Devleti?nin belirlediği ulus-devlet çerçevesine , ORAN?nın söylediği gibi ?gönüllü asimilasyona? razı olmalarını, bulundukları coğrafyaya  bir göç vasıtasıyla geldikleri üzerine ilişkilendirmek, pekala mümkündür.

Kürtlerin siyasi eğilimleri üzerine eğildiğimiz vakit bazı küçük tespitler yapmak gerekecektir. Şöyle ki: Doğudaki seçim sandığının sesine kulak verildiğinde iki partinin, AKP ve BDP?nin başı çektiği görülmektedir. Bu iki partiden BDP, Cumhuriyet rejimi ile Kemalizm felsefesinin önerdiği ulus-devlet fikrini şiddetle reddediyor  ve kendi öz kimlikleri ile anılmayı talep ediyor. Ancak seçmenin diğer tercihi olan AKP, milliyetçi damarın amentüsü sayılabilecek ?Tek Vatan, Tek Bayrak, Tek Millet? sloganını bütünüyle benimsemiş görünmemekle birlikte, bu salt toplum fikrine ilkesel bir karşı duruş da sergilemiyor. Hatta buna ilave olarak ?tek dil? önermesi yerine, farklı kültür ve dillerin mevcudiyetine yer yer onay verebileceği izlenimi yaratıyor. Siyasi eğilimler ile siyasi uygulamaların özü bu şekilde, gri tonunda, netleşince ortaya şöyle bir tablo çıkarmak mümkün görünüyor. Mesut YEĞEN?in ifadesiyle ?Kürt yurttaşlar, en azından ?bölgede? meskun olanları, Cumhuriyet?in önerdiği ulus fikrine itiraz eden partilere meylediyorlar. İşin esası, Kürt meselesi, Kürt yurttaşların kahir ekseriyetinin Cumhuriyet?in ulus fikrine itiraz ediyor olmasından başka bir şey değil.?

Kürt toplumunun, bizlik duygusunun önemli ancak başlı başına tek nedeni olmayan  otokton olma hali ile rejimin önerdiği ulus-devlet fikrine itirazına, Türk Devlet ideolojisinin verdiği refleks genellikle milliyetçi düzeyde kalmış ve toprak olgusunu içinde barındıran bu ?sinsice plan? bir parçalanma provası olarak algılanmıştır. Söz konusu endişe zaman ilerledikçe bir paranoya haline dönüşmüş ve en nihayetinde Türk Devleti?nin  ?Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı?nın belirli maddelerine şerh koymasıyla perçinlenerek  hukuki bir zemin kazanmıştır. Bununla birlikte ortaya konulan bu çekince Avrupa Birliği ile yapılan müzakerelerde her zaman bir sorun teşkil etmiştir. Yapılması gereken her iyileştirme, atılması gereken her adım, özgürlük ve insan hakları temelli olduğu vakit hep şüphe çekmiş, bu konuları dillendirenler de görüldüğü yerde başı ezilmesi gereken ?bölücü asiler? olarak ilan edilmiştir.

Devlet aygıtının pretoryen güçleri, çözüm iradelerine karşı her zaman bu bölünme paranoyasını topluma pompalamış, bu tehditler karşısında kendi konumlarının meşruiyetini perçinleyerek  hala bu ?devletin bir sahibi? olması gerektiğine halkı inandırmışlardır. Şu an itibariyle bakıldığında, söz konusu pretoryen güç odaklarının bir yıpranma sürecinden geçtiğini söyleyebilir, hatta bu güç odaklarına karşı olan çevrelerin, halkın iktidarını kurduğu tezini öne sürebiliriz. O halde beklenmesi gereken, Türkiye Devleti?nin seksen yıllık resmi ideolojik kalıplarını bir kenara bırakıp, mevcut bu etnik soruna farklı çözümler geliştirmesi, diyalog ve uzlaşma  kanallarını açmasıdır. Gelinen noktada yönetici erki ?iki ileri bir geri? mealinde açıklamalarla bu sorunun çözümü için güçlü bir irade ortaya koyamamaktadır. Halk iradesinin tecellisi olarak kendini beyan eden iktidardaki siyasal hareket, yine halkın sonuna kadar barış dediği böyle bir sorunun çözüm aşamasında, bu noktadan ileri gidemeyerek, soluğu rejimin, ?koruyucu? pretoryen güçlerinin ideolojik kollarında bulacaksa geriye sorulacak tek bir soru kalır o zaman. Bu ?Pretoryen Cumhuriyet?in yeni komutanı kim??



YORUMLAR

çetrefilli ilişki -

kalemine sağlık kardeşim...

0 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.