Son Darbenin Ardından Mehmet Ali Birand

16.02.2013 08:41:16
A+ A-

“Taş yuvarlanmayınca yeri belli olmaz”mış. Mehmet Ali Birand’ın “28 Şubat son darbe” belgeselinin ikinci bölümünü de izleyince bu atasözünü bir kez daha hatırladım.

Özellikle 12 Eylül darbesi ile beraber ülke sathında insanlık dışı uygulamalar yapılmıştı. Sanki Roma’yı yakan Neron’dan esinlenmişler. Ona uygun bir şablon çizilmiş ve tıpa tıp uymayan güvenlik görevlileri dışlanmış yahut da katledilmişti. Faili meçhul cinayetler olağan hale gelmişti. Günümüzde devam eden hesap sorma sorgulamalarının temeli o günlere dayanır.

Sırası gelmişken bir noktayı net olarak belirtmeliyim. Madımak oteli ve Gazi Mahallesi cinayetlerinden o günün hükümetleri sorumludur. Gereksiz yere adres aramamak lazım. Çünkü emniyet müdürüne, yahut bir subayına hakim olamayan bir hükümet hükmedemiyor da ondan.

Devletin adamları terörü durduramayınca bölge halkına zulmeder olmuş. Zulüm gören insanlar öç almak için dağlara çıkmak zorunda kalmış. Bir kısır döngü başlamış ki halk arasında işkence öyküleri anlatılmaya başlanmış. Ülke içinde düzeni, adaleti, hukuku sağlayamayan hükümete “Hükümet” denilebilir mi?

Devletin silahlı adamları binlerce kişiyi götürmüş, işkence ederek katletmişti. Faili meçhul kalan, bu cinayetlerden hükümetler sorumlu olmaz mı? Bir gece vakti evin erkekleri götürülüyor, gidiş o gidiş.

İnsanlar İstanbul’da bir haksızlığa uğrar da mahkemesi Trabzon’da mı görülür. Artık Hükümetler gibi hukuk da zıvanadan çıkmıştı. Avrupa insan hakları mahkemesine müracaat edrek adalet arayan insanımız devleti yüzbinlerce Euro ceza ödemeye mahkum ettiriyordu.

36. paralelin kuzeyini ABD ile beraber özel korumaya alarak bir Kürt devletinin kurulmasına önayak olan Turgut Özal, bile bu yüzden Türk milliyetçileri tarafından silahlı saldırıya uğradı.   

Binlerce faili meçhul cinayetlerde çocuklarını kaybeden “Cumartesi Anneleri” çocuklarını aramak sırasında polis şiddetine muhatap olmaya başladı. Yaşlı ve köylü kadınlar, kaldırımlar üzerinde sürüklenir oldu.  Yani bir bakıma, devleti yönetenler diyor ki; “Ey ahali, ben dilediğimi öldürür cesedini de itlere yem edebilirim. Böyle yaptım diye o kişinin yakınları veya annesi hak talep edemez, Galatasaray meydanında oturamaz.”

Aslında milliyetçilik adına yapılan zulüm ve oluşan kara günlerin içinden geçerek bu günlere geldik. Ne var ki Mehmet Ali Birand bu öyküyü daha bir düzene sokarak yeniden gündeme getirdi.

Prof Doğu Ergil diyor ki; “Kürt milliyetçiliği Türk milliyetçiliğinin üvey oğludur. Üvey evlat babasından hak talep etmiştir.” Kürt meselesi dediğimiz şey bu iki tümcenin içinde saklıdır.

20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde ulus devletlerin tamamı ciddi bir sorun ile karşılaştı. Sorunun temel nedeni demokrasilerin daha işlevsel hale gelmesinden kaynaklanıyordu. Yani farklı milliyetlere sahip insanların bereber yaşaması sorunu. Bu durum sadece ikinci yahut üçüncü dünya ülkelerinde kendisini belli etmedi. Özellikle Avrupa ülkelerinde de önem arz etti, ama aynı sorun oralarda yine demokrasinin gücü ile aşıldı.

Aynı süre içinde Türkiye’de oluşan benzer sorunlar, özellikle Sünni Türk milliyetçiliğinin tek yanlı baskısı ile çözülmeye çalışıldı. Bunu şuradan anlıyoruz ki; Birand’ın deyimiyle; “Gazi mahallesinde Devlet Alevilerle bir savaşa tutuştu.” Polis başa çıkamayınca beşbin kişilik bir ordu ile Aleviler sarıldı.

Bütün bu olup bitenlerin hesabı sorulmasın mı? 20. yüzyılın son çeyreğinde iktidar olanlar bu canavarlığın hesabını vermeliydi eğer olmasa, hesap sorulmalıydı.

Bir Anı;
2000 yılının Temmuz ayında hanımımla beraber doğu Karadeniz yaylalarını kapsayan bir geziye çıkmıştım. Sığır çobanlığı yapan çocukların yanında durdum. Arabada karpuz, üzüm, peynir vs. gibi yiyeceklerimiz vardı. Çocukları da çağırdım, biraz naz ettiler ama geldiler. Bulunduğumuz yer yüksek bir dağdı ve aşağı vadilerde köyler görünüyordu. İşaret ettiğim köyün adını sordum onlara. Türkçe adını söylediler. Oysa ben eski adını öğrenmek istedim. “Eski adı yok” dediler. Tahmin ettiğim şekilde eski adını söyledim. Tutturamamışım ama söylediğim köy oraya yakındı.

Meğer ki o köylerde oturan insanlar Rumca konuştuğu için arada bir Jandarma baskısına uğruyormuş. Geceleri evlerde arama yapıyorlarmış. İnsanlara korku salıyor ve Rumca konuşmamalarını istiyorlarmış. Gerçi anadilleri Rumcaydı ama kadını erkeği Türkçe konuşabiliyordu. Dahası, oralarda okuma yazma oranı yüksekti.

O çoban çocuklar beni tanımadığı için sorduğum köyün eski adını söylemediler. Yemek boyunca başka şeylerden söz ettik. Güvenlerini kazanmış olmalıyım ki, ilk sorumun cevabını da verdiler. Anladım ki tanımadıklarına "halis Türk" görünmek istiyorlardı.

Halkına bu şekilde baskı yapan bir hükümetin vatandaşı olmak ne çetin bir iştir.
Mehmet Ali Birand, nur içinde yatsın, yeri cennet olsun, hala ışık tutuyor bize.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.