?Söz ola kese savaşı?

08.01.2013 16:23:56
A+ A-

Dünyanın en zeki insanlarından biri olarak kabul edilen ünlü bilim adamı Albert Einstein, yalnızca bir fizikçi değildi. O aynı zamanda bir barış süvarisiydi. Einstein'in, dönemin ünlü psikanalisti Sigmund Freud ile barış konulu yazışmaları "Neden Savaş?" adlı kitapta toplanmıştır. Kitabın önsözünde Einstein'ın şu ifedeleri yer alır: "İnsanın barış gibi inandığı bir şey uğruna ölmesi, savaş gibi inanmadığı bir şey yüzünden acı cekmesinden daha iyi değil mi?"

Biz, Türkler ve Kürtler, Anadolu'nun iki kadim halkı, birbirimizle barışmak zorundayız, çünkü bu barışa inanmak, inanmadığımız bir savaş yüzünden acı çekmekten çok daha iyi, çünkü yeterince ölü gördük ve bu sorunun ölümle çözülmeyeceğini anlayacak bir olgunluğa eriştik. Artık her iki taraf da kan görmek ve genç bedenleri toprağa gömmek istemiyor. Her iki taraf da bu sorunun çözümünün diyalogdan, empatiden, birbirini anlamak, dinlemek ve belki de unuttuğumuz bir kavram olan sevmekten geçtiğini biliyor. Eğer gerçekten de birbirimizi sevmeyi başarsaydık, Kürtler, 'mafya, terörist, Türkçeyi bile doğru dürüst konuşamayan ilkel varlıklar' olarak yafatalanmasa ve Türkler de 'tahakkümün ve Türk devletinin temsilcisi' olarak görülmeseydi, sorunumuz bu kadar büyümeyecek ve bugün arayışında olduğumuz barış dilini çoktan kurmuş olacaktık. Çünkü barış dilinin sözcükleri bellidir, "Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı yağ ile bal ede bir söz..." demişse Yunus, biz de bu kültürün mirasçısıysak, bugün başı kestirecek değil, savaşı kesecek sözcükleri bulmak insani yükümlülüğümüzdür.

Einstein, bir önyargıyı  kırmanın da bir atomu parçalamaktan zor olduğunu söylemişti. Türk toplumunda Kürtlere yönelik kırılması zor önyargılar mevcuttur. Bunda, medyanın, siyasetin, militarist politikaların rolü olduğu gibi, yabancıyı, Doğuluyu bünyesine kabul etmekte zorlanan Batı toplumunun da payı vardır. Türkçe bilmeyen Kürt çocukları Batılı kentlere göç ettiklerinde buradaki okullarda sınıfın en dip köşelerine oturtulurdu benim çocukluğumda. Çok az öğretmen bu çocukların derslerdeki başarısızlığının, Batı toplumuna entegre olmakta zorlanışının nedenini araştırırdı. Araştıranlarsa çoğunlukla yoksulluğun yakıp kavurduğu bir gecekondu ile karşılaşırdı. Onlar Kürttü, Kürt mahalleleri denen bölgelerde otururlardı, sınıfta bir köşeye itilirlerdi, sokakta bir tehdit olarak algılanırlardı, ağızlarından çıkan her Kürtçe sözcüğe bir 'düşman dili' muamelesi yapılırdı. Ayrımcılığın, milliyetçiliği körükleyen en kuvvetli damar olduğunun kimse farkında değildi.

Bahsettiklerim ne silah, ne terör, ne Doğu ne de Kürt halkının demokratik talepleri ile ilgilidir. Batı'da yaşananlardan bir kesittir sadece. O sırada Doğu'da neler mi oluyordu? Mesela köyler yakılıyor, boşaltılıyordu. Öldürülen insanlardan haber bültenlerinde bir zafer edasıyla, "şu kadar terörist ele geçirildi" diye söz ediliyordu. Barış dilinde işte bu soğuk, insan ölümüne yabancılaşmış habercilik ağzının yeri yoktur. Çünkü ölen her insan, iyi de olsa kötü de olsa, suçlu da olsa masum da olsa, devlet uğruna da, örgüt uğruna da canını kaybediyor olsa her şeyden önce insandır ve her insanın değerli bir hikayesi vardır.

Vakti gelmedi mi?

Türk devleti Kürt halkının meşru demokratik taleplerini yıllarca görmezden gelerek ve Kürt kimliğini yadsıyarak teröre kendi eliyle zemin hazırladı. Oslo ile başlayan, sekteye uğradıktan sonra İmralı ile devam eden müzakere süreci bu politikanın terk edileceği yönünde umut veriyor. Bu esnada Kürtlerin, özelikle de soruna siyasi alanda çözüm aramakla yükümlü BDP'li siyasetçilerin üzerine düşen de Türk halkı ile barış için işbirliği yapmaktır. Çünkü Kürtlerin vatanı Anadolu ise komşuları da Türklerdir. Topraklar kana doydu, şimdi dağlarda silah gölgesine değil, ağaç gölgesine sığınmanın, bomba sesini değil, davul zurna sesini duymanın vakti gelmedi mi?

Anadolu toprakları üzerinde onlarca devlet kuruldu, yıkıldı, binlerce siyasetçi gelip geçti, sadece kültürler varlığını muhafaza etmeyi başarabildi. Bizim çocuklarımıza bırakacağımız hikayeler zaten acıyla yoğruldu. Onlara biraz da sevgili Kürt komşularımızdan, gelinimiz/damadımız Türklerden bahsetmenin, nefret tohumları ekmeyi bırakıp, aslında tüm etnik kökenlerden, dillerden ve dinlerden bağımsız olarak, sadece insan olduğumuz için anlaşmanın mümkün olduğunu anlatmanın vakti gelmedi mi? Onlara savaşın değil, barışın dilini öğretmenin, bu ülke üzerinde yaşayan herkesin kendi dilini özgürce konuşma, inancını özgürce yaşama hakkına sahip olduğunu anlatma, eşitliğin güzel bir söz olmaktan öte anlamlar içerdiğini açıklama vakti gelmedi mi?

Ne demişler, insan fani... 50 yıl sonra bugünün politikacıları olmayacak, ama belki de birbirini sevmeyi başarmış, birbirini benimsemiş, kabul etmiş, barış içinde yaşayan bir Türkiye halkı olacak. O halk, bizim bugün atacağımız adımlarla oluşacak. Bu nedenle herkesi geçmişe dönük hesaplaşmaları bırakıp, barış için elinden geleni yapmaya davet etmek boynumuzun borcudur.

Elif Başak

 

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUMLAR

Su gibi.. -

İçim ferahladı bu yazıyı okuyunca. Yarın, sanki, uyanınca, güzel bir olacak gibi..Yarının, bu yazıdan sonra, iyi olmaktan başka şansı kalmamış gibi :) // Barışın kendisine yakınlaşmak için -önce- barışın dilini seçmek gerekiyordu ve bence -blog yazarları olarak- hiç fena gitmiyoruz cümleten.. // Herkesin aklına, fikrine, kalemine, içine sağlık.

0 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.