Şu Mazlum Türkler

27.02.2013 23:07:31
A+ A-

 

(Bir Türk’ten Kürt Halkına Mektup)

 

 

Merhaba Sevgili Kürt Halkı,

 

Aslında “Sevgili Kürt Kardeşlerim” diyerek sizleri selamlamak isterdim. Lakin “kardeş” kelimesini duyunca böğrünüze yumruk yemiş gibi, korkunç bir kusma refleksi göstereceğinizi tahmin ettiğimden ülkenin en azılı faşistinin de kullandığı “Kürt Kardeşlerim” tümcesini kullanmamayı tercih ettim. Bu ülkenin 90 yıldır yaptığı en iyi şeylerden biri de sanırım kavramların içini kabak gibi oymasıdır.

 

Neyse, önce kendimden bahsedeyim size. Arnavutluk göçmeni bir İzmirliyim. Hani şu geçen aylarda bir grup insanın Cumhuriyet Meydanı’nda Atatürk Rölyefi yaptığı şehirden. Hani ilkokul tarih kitaplarında “Yunanlıların denize döküldüğü” yerden. Sanırım o dönem Yunanlıları da denize dökülen bir şey gibi algılıyordum. Ama tabii siz daha ortada yoktunuz. Şehit Cengiz Topel İlköğretim Okulu’na başladığımda yıl sanırım 1984 idi. İnsanların Diyarbakır zindanlarındaki korkunç işkencelerden çıkıp kendilerini özgürlük umuduyla dağa attıkları o yıllar ya da Orwell’in “1984”ü…

 

İlkokulda ülkemizin üç tarafının denizlerle ve dört tarafının da düşmanlarla çevrili olduğunu öğrendik durduk. Kafamız bassın diye bol tekrar ettik. Dört bir taraftan çevrili olmanın dışında bir de içerdeki “hainleri” öğrendik. Bu “hainler” Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde tam kurtuluş mücadelesi verilirken mantar gibi ortaya çıkmışlardı. Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Çerkesler v.d. Sonra birden kayboldular. Yani Cumhuriyet kurulduktan sonra daha da adlarını duymadık. Ezberci eğitim bu ya, içimizden biri de çıkıp, “öğretmenim bu Kürtlere, Ermenilere ne oldu, tamam Rumları denize döktük de, bu adamları ne yaptık?” diye sormadı. Sorsaydı Ermenileri soykırımla yok ettiğimizi, Kürtleri de bombalayıp bombalayıp, olmadı toplu mezarlar açıp yeraltına gömdüğümüzü söyler miydi öğretmen bilemiyorum.

 

İzmir’de olduğumuz için de pek bir şey hissetmiyorduk işin açıkçası… Kemalizm bize güzeldi. 3000 yıllık kadim bir Yunan kültürünün tepesine gelip çöreklenmemizden gocunmuyorduk. Burlar, orlar hep bizim oleyo-du. Çocukluk günlerim deniz kenarında oynayarak ve tarih derslerinde bol bol masal dinleyerek geçti. Sonra ortaokul geldi ve geçti. Herkes gibi ben de araf olarak anımsıyorum (hatta anımsayamıyorum). Liseye geldiğimde ise başlarda kendimi üstünde Atatürk baskısı bulunan ve “izindeyiz” yazan bir kıyafetle alanlarda “Kemalist devrim tamamlanacak!” diye yırtınırken hatırlıyorum. Birilerine öfkeliydik ama tam olarak kestiremiyordum. Kaldı ki bu Kemalist devrimin tamamlanması demenin daha fazla kan dökmek anlamına geldiğini de henüz idrak edememiştim. Tam burada bana ecdad olarak yutturulan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman geldi aklıma: “Etrak-i Bi İdrak” demişti bizler için… Haksız da sayılmazmış.

 

Yani çoğu İzmirli gibi ben de Kemalist/ulusalcı hezeyanlardan geçtim. Çok şükür ağır bir hasar bırakmadan, yaş daha yirmilere gelmeden atlattım. Elliye altmışa gelince kafa iyice sıyrılabiliyor. Efendim? Ben Levent Kırca adını vermedim, o sizin aklınıza gelen.

 

Lise ikiye geçmiştim ki “bölücü” dedikleri bir radyo ile tanıştım. İlk adı Balçova FM olan sonradan da Demokrat Radyo olarak kendi kişisel tarihime geçen ve Türkiye’nin de toplumsal mücadele tarihine geçtiğine (henüz kaydı tutulmasa da) inandığım bir radyoydu. İçinde çok garip insanlar vardı. İlkokuldan bu yana ve hali hazırda lisede hala inatla tekrar tekrar papağan gibi anlatılan tarih dersi masallarına aykırı bir şeyler söylüyorlardı. Hepsi zeki insanlardı. Devletin hayatlarında bıraktıkları acılardan ve geride kalan yaralardan bahsediyorlardı. Her şeyden ilginci kurtuluş mücadelesinde bir anda ortaya çıkıp (Osmanlı tarihinde de yoktular), sonra birden yine kaybolan Kürtlerden bahsediyorlardı. Hala varlarmış ve çok uzaklarda yaşamaya (tabii yaşamak denirse) devam ediyorlarmış.

 

Bütün bildiklerim, yeni öğrendiklerim karşısında beni utandırmaya başlamıştı. Bu yeni bilgileri ya reddedip güvenli ve huzurlu kentimde mutlu mesut yaşayıp gidecektim ya da tüm bu yalanlarla yüzleşerek rahatsız, tehlikeli bir hayatı tercih edecektim. Evet, sanırım mazoşistim. Zira solcu oldum.

 

Benden yüzlerce kilometre uzakta yaşam mücadelesi veren bir halkın (yani sizlerin) derdine düşmeye başladım.

 

Askerlik geldi çattı. İnanmayacaksınız ilk kez askerlik sayesinde Kürdistan’a geldim. Beni İzmir’den ülkenin öbür ucuna Wan’a gönderdiler. Hızlarını alamayıp ordan oraya derken kendimi İran sınırında bir köyde buluverdim. Sanki zaman tünelindeydim ve sadece mekansal değil zamansal olarak da farklı bir yerdeydim. Hani çatılardaki (Türk ırkçılarının bahsetmekten çok hoşlandığı) çanak antenler olmasa yüz yıl öncesine geldiğime beni inandırabilirlerdi. Mazot v.b. şeyleri sınırdan geçirerek ve iki devletin de askerlerine (pardon Sezarlarına mı desem) “haklarını” vererek yaşamaya çalışan insanlar… Ama tabii siz bunları benden daha iyi biliyorsunuz.

 

Zaten asker öncesi, Devlet tarafından aldatıldığımı hissediyordum. Bir de üstüne, sınır dedikleri şeyin birkaç metrede bir toprağa dikilmiş beyaz bir taş olduğunu görünce, birilerinin beni ciddi anlamda kandırdığına emin oldum. Her şeyden öte ilk kez sizlerle karşılaştım. Tamam, İzmir’de şahane midye yapan Mardinliler vardı, radyoda da kendisine Kürt diyenler vardı ama biz onları sanırım yine de bir numune gibi algılıyorduk. Farklı bir dildi konuştuğunuz. Hani Türk hâkimlerinin “bilinmeyen bir dil” dediği dile benziyordu. Bilinmeyen bir dil, bilinmeyen bir halk, bilinmeyen bir tarih… Sayenizde ilk Kürtçe kelimelerimi orada öğrendim. Sınır dedikleri şey ise sizi akrabalarınızdan ayıran beyaz taşlardı. Bir de askerle işbirliği içindeki korucu ağaları vardı. Hain kelimesinin gerçek karşılığını da yine Kürdistan’daki bu korucuları görünce öğrendim. Hainlik, bölücülük, bilinmeyen bir dil, olmayan bir halk, bütün taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Böylece askerliğim süresince aldatılma hissim tavan yaptı.

 

Geri döndüğümde korkunç bir öfke ve nefret doluydum. Tam 20 yıl boyunca ailem ve devlet tarafından kandırılmıştım. Devletin eğitim tezgâhında bana aktarılan bilgiler çöp yığınından ibaretti. Sadece okumakla da kalmamış, Devlet zoruyla askere alınıp, gidip görmüştüm. Askerden döndüğüm dönemde televizyonlarda hala daha kelli felli adamlar “Kürt diye bir şey yok, Türk milletinin bir parçasıdırlar” gibi sözler mırıldanıyorlardı. Kürtçe diye bir dil yoktur diyorlardı. Gördüğümü bile inkâr etmem isteniyordu.  Yaşadığım o kırılmayı, o sarsıntıyı size anlatamam. Yedi yaşında başladığım ve on bir yıl süren okul hayatım boyunca bana gülümseyerek yaklaşan tüm tarih öğretmenleri beni kandırmıştı. Devlet bana yalan söylemişti. Ailem, çevrem, çok sevdiğim İzmir bana yalan söylemişti. Benim gibi insanlara “bunların beyni yıkanmış, kandırılmışlar” derler. Kandırıldığımız düpedüz doğru. Lakin kandıranlar Devletin ve eğitim sisteminin ta kendisiydi. 1984 yılında başlamıştı bu yalanlarla tanışmam. Orwell’in “1984”ü gibi olmuştu hayatım.

 

Bugüne geldiğimizde ise aradan çok zaman geçti. Öfkemi ve nefretimi kusa kusa arındım. Kafamda Devlet tarafından sokuşturulmuş hiçbir yalana yer kalmadı. Artık solcu da değilim. Devlet, sınır ve bayrak diyen herkes ve her şey beni korkutuyor. Devlet, sınır ve bayrak isteyenlerin nasıl acımasızca insanları kandırabildiklerine şahit oldum. İster sosyalist, ister liberal, ister Kemalist olsun Devlet varsa, bayrak göndere çekilmişse, sınırlar çizilmişse kendimize işkencelerle ve aldatmacalarla dolu bir zindan yaratmışız demektir.

 

Aldatıldıktan sonra uzun bir süre Türk Milleti, Türk Bayrağı, Türk Devleti laflarını duymaya tahammülüm yoktu. Balkonda çamaşır asar gibi bayrak asanları görünce bir boğa gibi öfkelenebiliyordum. Türk’le başlayan her şey bana bu büyük aldatılışımı ve bu kandırmacanın aslında büyük katliamların örtüsü olduğunu hatırlatıyordu. Sokaklara çıkıyor, kandırılan ve bunu fark eden insanlarla yürüyor, slogan atıyor, öfkemizi kusuyorduk. Bazen sizin aranıza geliyordum. Çayınızı içip, sohbet ediyorduk. Bazen bulunduğum bir ortamda (şayet biri Kürtleri aşağılamış veya hakaret etmişse) “ben de Kürdüm” deyiveriyordum. Böyle böyle içimdeki öfkem yerini acımaya bırakmaya başladı.

 

Açık ve net söylüyorum ki, Türkler şu anda bu ülkedeki en "mazlum" insanlardır. Mazlumlar, çünkü Devletleri tarafından 90 yıldır kandırılıyorlar. Mazlumlar, çünkü eğitim sistemleriyle, kültür ve sanat politikalarıyla 90 yıldır dünyanın merkezinde oldukları düşündürülüyor. Mazlumlar, çünkü 7'sinden 70'ine hepsi "bir Türkün dünyaya bedel olduğunu" düşünen kibir kumkumalarına dönüşmüşler (ve kibir insanı yer bitirir). Mazlumlar, çünkü "Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını" içselleştirmiş paranoyak bir ruh haliyle yaşıyorlar (korkunç bir kimsesizlik hissi ve agresyona yol açıyor). Mazlumlar, çünkü kendilerine "idraksiz Türk" diyen Osmanlı İmparatorluğunu bile sahiplenmek zorunda bırakılmış, tarihsiz, çaresiz bir haldeler. Mazlumlar, çünkü geçmişe dair öğretilmiş, yutturulmuş ne varsa yalan olduğu bir bir ortaya çıkıyor ve müthiş bir aldatılma hali yaşıyorlar (bu da daha saldırganlaşmalarına sebep oluyor). Mazlumlar, çünkü 90 yıldır bu topraklarda döktükleri kanın hesabını vermek bir yana, bu katliamları savunan aciz ve zavallı bir yakın tarihin kanı ellerinde, yüzlerinde gözümüzün içine baka baka dolaşmak zorundalar. Mazlumlar, çünkü bir kurtuluş ümitleri dahi yok. Gelecekleri karanlık. Hala 90 yıllık yalanlara sarılarak ya da “sarı saçlı mavi gözlü biri daha çıkıp gelir de bizi kurtarır” diye sızlanarak BEKLİYORLAR. Tarihin bir vaktinde durmuş saat gibiler. Dünyaları sadece bu toprak parçasıyla sınırlı... "Topraklarının" ellerinden gitmesinden, hayatları boyunca hiç görmedikleri ve görmeyecekleri Şemzinan'ı, Amed'i, Dersim'i kaybetmekten korkuyorlar, çünkü dünyada hiçbir yere ait olamayacak kadar kendilerini bu sınırlara hapsetmişler. Dünyanın şu anda en acınası durumundaki Sosyalist Kuzey Kore'sinden hallice durumdalar. Köşeye sıkışmış, kandırılmış, çaresiz ve en kötüsü umutsuzlar…

 

Oysa bu topraklarda kibirleri ve hoyratlıklarıyla kan gölünde boğdukları ezilen halklar, ezilmenin de getirdiği refleksle acılarını katık ederek, dünyaya açmışlar gözlerini… İçlerinde müthiş bir umutla geleceğe ayaklanmışlar. İşte bu yüzden Amed'de 7'den 70'e kime, hayata ve siyasete dair bir soru sorulsa, Batı illerinde görülmeyen bir politik bilinçle yanıtlar alınır. İşte bu yüzden yüz binlerce insan kadın, çocuk, yaşlı demeden panzere, gaza, copa, ölüme ve tutsaklığa meydan okuyarak kendini ortaya atıyor. Artık kendi tarihlerini okuyor, kendi tarihlerini yazıyorlar. İşte o yüzden ben bir Türk olarak Kürt halkına imrenerek bakıyorum. Türklerin en dokunamadığı konularda ve sorunlarda, LGBT bireyleri ile ilgili söylem ve pratikleri, İslam dininin resmi zorbalıktan kurtarılıp, halkın inanç özgürlüğü temelinde halka bırakılması, diğer inançlara ve ateizme samimi ve eşitlikçi yaklaşımları, Türk solunun hala anlam veremediği anarşist, anti-otoriter ve anti-militarist hareketlerle kurdukları temaslar v.b. gibi, Türk politikasının ve partilerinin yüz yıl daha geçse asla yanından yöresinden geç(e)meyeceği bir politik söylem ve tavır geliştirmelerini gıptayla izliyorum. Tüm bunları gördüğümde, kendi halime de, diğer Türklere de acıyorum.

 

Türklerin elinde, kendilerini 90 yıldır zehirleyen, paranoyaklaştıran, kendinden başka herkese ve her şeye düşmanlık kusturan, hastalıklı bir ruh halinden başka bir şey kalmamış. Geleceklerini de hala daha bu zehirli, hastalıklı ruh haliyle şekillendirmeye çalışıyorlar.

 

O nedenle bizi seviniz. Bize acıyınız. An itibariyle elimizde döktüğümüz kandan başka bir şey yok. Bu kibir ve hoyratlıkla, kendi kendimizi yiyip bitirerek yaşayan ziyan akıllılarız. Üç tarafı denizlerle çevrili bir kan gölünün ortasında kendimize acımaktan başka çaremiz kalmamış.

 

Alnınızın ortasından öper, selam ederim.

 

Sinan İzmir

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUMLAR

İçten, güzel bir yazı -

İnsanın bunu kendine itiraf edebilmiş olması, "ellerimiz kirli bize acıyın" diyebilmesi, şoven duygularından köküne kadar kurtulabilmesi çok güzel bir duygu, 20 yaşına kadar kendimi Türk sanan bir insan olarak 16 yaşımdan beri bir "KÜRTÇÜ" idim. 21'imde öğrendim ki vallah ben zati Kürt'müşüm :) uzun yazılardan hoşlanmam lakin çok akıcı gitti, emeğine sağlık.

1 3
Yalnız değilmişim... -

Sevgili yazar , yazdığınız yazıya fazlasıyla değil tüm benliğiyle katılan ve en az sizin kadar geçmişte olanları bilmeden farketmeden yaşayan ve bunu fark ettiğimde hatta daha da acısı bunu bana fark ettirtiklerinde kendinden utanan biriyim. Okurken yazdıklarınızı bazen yüzümde bir tebessüm oluştu. Şu an benimde bu konu üzerine yazdığım bir yazıyı tekrar kontrol ediyor gibi hissettim kendimi. Yazan eller dert görmesin.. Selamlar..

1 4
bugün okuduğum en güzel yazı. -

yazarın durduğu yer ve baktığı yer açısından mükemmel bir yazı.Hem okunması açısından zevkli,hem içeriği açısından düşündürücü.teşekkür ederim.

0 4
...urkun goyla mtihani... -

Hay agzin opem! Bu kibir, kiskanclik ve ahmaklik bizi oldurmedi ama bambaska bir yaratik yapti. Gelecekte de bu dallari hic kimseye birakacagimizi zannetmem. Ihtiyacimiz olan akil o da bu bunyeye ugramamis, neylesin gariban Yunus...

0 5
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.