Suriye, Mısır ve Türkiye İlişkileri (Sıfır Sorun)

30.08.2013 13:04:16
A+ A-

Tarihin yazdığına göre Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Yunanistan hariç hepsi de Müslüman olan ülkelerle komşu olduk. Hiçbirisinden ( Kıbrıs çıkartması sırasında Libya ve lideri Kaddafi’nin gayret ve destekleri hariç) ekonomik ve stratejik destek görmesek de pek zarar gördüğümüz söylenemez. Ama hepsiyle de dostluk temelinde kurulan ilişkiler içinde olundu.

Cumhuriyet tarihimizde sınır komşularımızla 2000’ li yılların başına kadar da dış politikada sorun teşkil edecek ihtilafımız olduğunu hatırlamıyorum. Tek sorunlu ülke Yunanistan görülürdü ve o da çeşni kabilinden idi ( it dalaşı ve casus belli kavramlarını da bu ilişki sürecinde öğrendik !) .

2003 yılında mevcut AKP. hükümeti kurulduktan sonraki dönemde dış politika konusunda birkaç yıl ilgililer tarafından  yerli yersiz, komşu ülkelerle “sıfır sorun” politikasını sürdürdükleri yazılıp söylenir oldu; bundan alâsı olur mu?  Buna itirazı olan düşünülebilir mi ? Ne güzel…

Bu arada T.C. de çağa uygun olarak kalkınıyor, modernleşiyor ve çevresindeki özellikle Müslüman ülkeler tarafından takdir ediliyor, ağabey yerine konuluyordu. Batı dünyası da demokratik lâik yapısı nedeniyle Türkiye’yi Müslüman ülkeler içinde ayrı değerlendiriyordu. Kurulan Birleşik Ortadoğu Projesi’nde (BOP.’da) Türkiye Başbakanı da eşbaşkan seçildi, ne büyük mazhariyet idi.

Bu meyanda ülkelerin yöneticileri de  sıklıkla Kuzey Afrika’daki bu ülkelere (ve tüm dünyadaki uzaklık  veya yakınlık gözetilmeden) ve diğer Müslüman  ülkelere  resmi ve hususi ziyaretler teati ediyorlardı. Buna örnek olarak Suriye Devlet Başkanı Essad ile T.C. Başbakanı arasındaki muhabbet dolu (kanka) ilişkiler kıskandırıcı nitelikte idi: Karşı ülkede Bakanlar Kurulu toplantısı ve spor müsabakası yapılması gibi birçok resmî işler yanında Türkiye sahillerinde maaile tatil yapmalara kadar nice örnekler sayılabilir. Ayrıca Mısır’da Hüsnü Mübarek ile olan iyi ilişkiler Arap Baharı çerçevesinde O’nun devrilmesi ile sonuçlanan ve  sonrasında seçimle işbaşına gelen Mursi’ye kadar da iki ülke arasında takdire şayan ilişkiler vardı. Mursi demokratik yolla geldiği ve İslâmi idareyi tesis etme yolundaki söz ve davranışları ile hükümetimizin sınırsız hayranlığını kazanmıştı. Diğer ülkelerden krallıkla idare edilen ülkelerin  ( kral Abdullah gibi)  yöneticileri ile ağabey kardeş idiler ve eşler yekdiğerine “ çoktandır görüşemiyoruz, özledim vallahi” diyecek kadar ileri derecede samimiyetlerini ifade ediyorlardı. Irak ile de iyi ilişkiler vardı. 2002 Martında ABD.’nin Türkiye’den Irak’a giriş izni öngören tezkerenin reddi de bu havayı teyit etmişti. Artık dünyada yönetim konseptinin değiştiği haykırılıyordu.

Ama ne oldu ise Suriye’de Dera’da okul duvarına yazı yazılmasından  sonra yönetim (Essed) ile muhalifleri arasında meydana gelen çatışmalar ve Mısır’da  da Mursi’nin bir darbe ile yıkılmasından sonra  bu ülkelerin yöneticileri ile Türkiye Hükümeti arasında da soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Irak Merkezî yönetimiyle de doğan uyumsuzluklar nedeniyle Türkiye ile arasındaki tarihî ve resmî ilişkiler de bozulmaya yüz tuttu. Hasılı sınır komşularla ilişkiler sarsılmaya başladı.

Suriye’deki olaylardan sonra Essad’ın adı birden Essed’e dönüşürken ilişkiler de gerilerek kopma noktasına geldi. TC. Başbakanı ise ilk gününden beri parti gurup toplantılarında, sokak ve meydanlarda boğazını çatlatırcasına Suriye sorunu adeta kendi ülkesinin iç sorunu imiş gibi bütün enerjisini bu konuya teksif etti. Suriye’den Türkiye’ye yüz binlerce mülteci kabulüyle bir de inzibati ve ekonomik sorunlar yaratılmıştı. Artık Türkiye’nin ilk ve tek sorunu Suriye ve Essed ( ile sonradan eklenen Mısır-Mursi) olmaya başladı. İç sorunlar, ana ve yavru muhalefet adeta unutulmuş, hatırlansa da bu iki sorun vesilesi ile hatırlanıyordu.

Hükümetin çevresinde olup bitenlerle ilgilenmesi doğaldır. Yanıbaşımızda her gün onlarca kişi anlamsız bir şekilde dindaşı ve ırkdaşı tarafından öldürülmektedir. Buna yürek dayanmaz. Bir savaşın sürmesini isteyenler insan olamaz, taraflarının milliyet ve din kökeni ne olursa olsun. Üstelik Suriye ( ve tüm sınır komşularımızdaki)  sorunun büyümesi ve çözümsüzlüğe girmesi ile işin ucu ülkemize kadar uzanabilirdi. Bu nedenle devlet olarak komşularımızdaki sorunlara bîgâne kalınamaz. Ancak burada yaklaşım  yöntemlerini çok iyi seçip kullanmak zorundayız. Konu, diplomatik usullerle  ilgili Batılı ve İslamî kurullara  taşınıp ( taşındırılıp) çözüm aranmalıdır. Aksi takdirde anafor bizi de içine çekebilir. Oysa  hükümetin görünürdeki çabaları  ( belki de iç sorunlardan bakışı uzaklaştırmak için ), politikaları endişe yaratmaya başlamıştır.

Türk halkı olarak artık bu tutum ve davranıştan  sıkılmaya daha da ötesi  ENDİŞELENMEYE VE KORKMAYA başladık. En azından ben bunu böyle görüyor ve böyle düşünüyorum. Oysa ülkemizin kendisinin halledilmemiş bir yığın hayatî iç ve dış sorunları vardı: Bir türlü başlatılamamış ve bitirilmeyen Güneydoğu-Kürt barış süreci, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk,  AB. konusundaki ilerlemeler ile bu yüzden Almanya gibi  batı ülkeleri  ile aramızda doğan sorunlar, askerlerin ağırlıkta olduğu ve yüzlerce kişinin yargılandığı hükümeti zorla yıkmaya teşebbüs ( TCK.312. Md.ne giren ) suçunun yargılanması nedeniyle hükümetin ve yargının içine düşürüldüğü durum …onlardan sadece birkaçı.

Başbakan’ımızın bu yoğun mesaisi O’nun sağlığını da bozmakta ve halkı da bu yüzden endişelere sevk olmakta idi: O artık daha öfkeli, bedbin, duygusal…olmuştu. Bu da ülke yönetimine yansıyor olmalı idi. Başbakan’ın sağlığı konusunda basında sıkça hoş olmayan haberlerin verilmesi yurttaşları tedirgin etmektedir.

Türkiye artık yalnızlaşıyor.

Türkiye, devlet olarak Başbakan’ının bu tutumu nedeniyle özellikle Suriye ve Mısır’daki gelişmelere  angaje olmuşken diğer birçok ülke ile de ilişkilerini bozmaya başlamıştı. Rivayet olunur ki TC. Başbakanının, 2013 Haziran ayında ziyaret için bulunduğu Afrika’nın krallıklarından  Fas’ta Kral 6. Muhammed  ile görüşme talebi kabul edilmeyerek itibar kaybına sebebiyet verilmiştir. Türkiye nerede ise artık yalnızlığa garkolmuş ve bunu da “değerli yalnızlık” olarak açıklayıp halkına teselli veriliyordu. Yalnızlığın değerlisi nasıl olurmuş, bu da açıklanmaya muhtaç ya…Türkiye artık dört bir tarafındaki komşularından hiçbirisi ile iyi ilişkide değildi. Ama eskiden hiç böyle değildi.

İmdi, tüm bu olup bitenlerden Türk ve Türkiye olarak mutlu ve gururlu olmak mümkün mü? Daha da ötesi geleceğinden emin olabilir mi?

Türkiye, Başbakan’ının tutum ve davranışları ile adeta komşu ülkelerin de ötesinde bölgenin ve İslâm âleminin jandarması olmaya soyunmuş ve ısrarla sorunu üzerine sindirmiş ( benimsemiş-içselleştirmiş) duruma düşmüştür. Bunun için de  yaklaşık iki yıldır her gün yalnız bu konuya odaklanmış, bununla yatıp bununla kalkar olmuş ve sonuçta canhıraş bir tutumla bu ülkelerde açıkça taraf tutmaktadır. İşte bu tutumdur ki ülkenin dış siyasetini riske sokmaktadır. Oysa devletlerin kadim ve güçlü bir dış politikası olmak zorundadır. Dış politikalar kişiler ile kaim olamaz. Yaşanan bu süreç başarıyla biterse, gösterdiği performans nedeniyle  T.C. Başbakanı R.T. Erdoğan’ın da katkısı kabul edilebilir. Ancak bir başarısızlık ve kaosta da bu pay göz ardı edilemez ve ceremesini devlet öder.

Peki, Türkiye tüm bu olanlara seyirci mi kalsaydı?

Hayır, bu mümkün değil. Öncelikle sınır komşularımızda doğacak bir sorunun ülkemize sirayeti ihtimali düşünülüp güvenlik açısından  başta sınırlarımız tahkim edilerek her türlü askeri ( inzibati) ve siyasi tedbirler hemen alınmak zorundadır. Eşzamanlı olarak yanı başımızda cereyan eden bu olayın insanî ve siyasî  boyutları da uluslar arası platformlara usulünce taşınarak çözüm yolunda adımlar atılmalı idi. Bu da sokak ve meydanlarda avazı çıktığı kadar bağırarak değil, diplomatik yollarla olmalıdır. Biz bunu tam olarak yap(a)madığımız için nerede ise taraf olarak ( oralardaki iç) savaşa dahil olacağız. Ülkemizin, hükümetimizin, dış politikamızın…  böyle bir lüksü yoktur. Siyasilerin de olaya böyle bakmaları gerekir. 

Bu sorunu anlayıp anlatabilmek için apartman komşumuzun evindeki kavgada kendimizde ne kadar müdahale hakkımız olduğu örneğini vererek açıklamaya çalışalım: Bu durumda yapılacak olan, komşunun kapısı çalınarak yapılanın ayıp (veya günah) olduğu, kendimizin de rahatsız olduğunu söylemek, yetmezse durumu polise bildirmek olmalıdır. Kendimizi olanlardan ve onlardan sorumlu tutarak hod be hod müdahale edemeyiz. Özellikle güneyimizde ( Kuzey Afrika’da ) olup bitenlerle ilgili olarak yapılacak olan da, kabul edilirse hakemlik ( ağabeylik) teklif etmek ve kabul edilmezse üyesi olduğumuz  ya da  olmadığımız uluslararası örgütleri ( dünyanın jandarmasını ) , AB.’ni, İslâmi İşbirliği Konferansını, ABD.!yi müdahaleye davettir. Bu sorun ancak bu platformlarda çözülebilir.

Özellikle Suriye’de olanlardan sonra kapıların oradan ( savaştan ) kaçanlara açılması, kamplar kurulması, onların maaşa bağlanmaları…hiç doğru olmamıştır. Biz daha Van depremzedelerinin yaralarını sarmamışken savaş kaçkınlarını ( şimdiden yüzlerce trilyonu aşan tüm masrafları ile ) kabul etmemiz doğru kabul edilemez. Bırakalım, (onurlu) savaşlarını topraklarında yapsınlar da; dünya da dikkat kesilsin, onlar da  bir an evvel sonuca ulaşsınlar. Bizim korumacılığımızın ise o sorunun çözümünü geciktirdiği inancındayım.

Hele Mısırdaki olaylara nevzuhur Rabia selâmını da keşfederek Mursi’nin geri getirilmesi için ülkesindeki gösterilere dahil olmak, (kendi iç sorunlarımızı dile getirmek ve demokratik haklarını kullanmak için yola çıkan ve 15 kişinin ölümü ile sonuçlanan, yüzlercesi tutuklu yargılanan kendi insanlarımıza kapattığımız) meydanları polisin koruması altında bu yüzden miting alanlarına çevirmek de neyin nesi? Sokaklarda  halkın heyecanını izlerken bunun, aksine tam bir hezeyan olduğunu görmemek ise gafletten öteye nasıl izah edilebilir?

T.C. Başbakanı’nın Mısırlı bir babanın kızı Esma’ya yazdığı mektuptan duygulanması normaldir, insanîdir. Ancak aynı duyarlığın Reyhanlı’da ölen 53 ( Sünnî !) insanımıza, Afyon’da şehit olan 25 Mehmetçiğe, Roboski’de öldürülen 34 gence, 10’arlı guruplar halinde şehit edilen Mehmetçiklere…karşı da gösterilmesi beklenirdi. Bu gözyaşları ( söylendiği gibi ) bir mesaj ise kime verilmektedir? bir silah ise ( biraz erken olmakla beraber) elhak güçlü bir silahtır. Acaba Şeyh Edebali vasiyetnamesinde devleti yönetenlerin halk önünde ağlamasını nasıl karşılardı?

Sosyal medyada izlediğimiz kadarı ile gerek ülkemizde kin ve hınç dolu gösteriler yapılırken ve gerekse yazıya konu yerlerde insanlar katledilirken, bombalar atılırken, ortalık kan gölüne çevrilirken insanlar “ tekbir “ diyerek “ Allahuekber “ insanları galeyana getirmekteler. Bu narayı da kendi yurttaşına ve din kardeşine karşı atmaktalar. Dünyanın neresinde “tekbir” diyerek savaş naraları atıp kan dökülmesi teşvik edilir. Bunu hangi inanç, ideoloji, kültür… kabul edebilir. Bu, acaba sahip çıkmakta orijin olarak kabul edilen  İslam inancının hâkim olduğu yerlere özgü bir ( yerellik ) genetik sonucu mudur, dinsel bir gereklilik midir? Dinde böyle bir davranışın tecviz edildiğine inanmam. Böyle bağırıp, insan öldürenler yoksa cennete gideceğini mi düşünüyorlar? Heyhat, ne büyük bir cehalet. Oysa ( yine Şeyh Edebali’nin ifadesi ile) insanı yaşat ki insanlık yaşasın.

Bütün bu olup bitenlerin bilançosuna baktığımda Başbakan ve diğer hükümet ilgilileri ile tüm AKP. yaklaşık iki yıldır Mısır (Mursi) ve Suriye ( Essed ) ile yatıp onlarla kalkıyor; Sn. Kılıçdaroğlu’na hakaret edilecekse de, CHP suçlanacaksa da, Çözüm Süreci’nden bahsedilecekse de, erken seçim konuşulacaksa da…MHP ayıplanıp lideri tahfif edilecekse de hepsi bu Kuzey Afrika ülkelerindeki olaylar üzerinden yapılmakta, ülke halkı onunla uyutulup-onunla uyandırılmakta. Sanki  ülkenin başka sorunu yok… Oysa halk ( en azından ben ve çevremdekilerden gördüğüm) artık bu politikadan sıkıldık, bıktık ve endişelenir hale geldik. Bu nedenle bu sorunun bu şekilde ele alınmasından sür’atle uzaklaşılması gerektiği inancını taşıyorum. Böyle düşünenlerin sayısının aslında az olmadığı da herkesin malûmudur.

Unutulmasın ki biz Türkiye olarak kıyamete kadar bu komşularımızla beraber barış içinde yaşayacağız. Kimsenin gelecek nesillerin refahını ipotek altına koyma hakkı yoktur. Hesapların da buna göre yapılmasında fayda vardır.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.