Türk Sol-Devrimci Hareketleri, Entelektüel, Aydınların PKK?ye Tarihsel Bakış Açısı ve Yaklaşmı

13.02.2013 20:14:14
A+ A-

 

Dünyanın hiçbir ulusu/halkı tek başına ulus/halk olarak ‘savaş’ isteklisi değildir, Dünya ve Ülkeler/Uluslar tarihi iyi incelendiğinde ve/veya hatırlandığında bu tanımlamaya herkes ortak olabilir. Yerleşik yaşam sonrası ‘Güç ve Otorite Hakimiyeti’ sonrasında da kısaca İnanç, Sömürge, Zenginlik savaşları yapıldı, yapılmaya devam etmekte. Günümüzde Devletler, çıkarları, amaç ve farklı hedeflerine ulaşabilmek için modernleştirdikleri ittifaklarla savaşların başlamasına, gelişmesine ve sürdürülmesine devam ediyor. 4 milyar 600 milyon yaşındaki evrenin, yazının bulunup insanların tarihlerini yazmaya başlamasından beri hiç savaş yaşamadığı sadece 317 yıl yaşamış olması ise ayrı bir detaydır.

Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri ve tarih sahnesindeki yaprakları karıştırıldığında ise ‘savaş’ kelimesi ile ne kadar iç içe yaşandığı görülebilir. Gelişen Dünya ve olası Ortadoğu senaryoları ile, çok yakın bir tarihte başlayacak olan nihai hedefin ‘Yakın ve Uzak Asya Ülkeleri ekonomilerine müdahale’ başta ABD-Rusya ve Batılı Ülkelerin ‘Demokrasi’ götürme yarışına girecekleri gerçeğini görerek-ilerde bu konuyu işleyeceğim yazılarım olacak-kısa yakın tarihimiz ve günümüzü değerlendirmek isterim.

1950-1976 sonrası ülkemizdeki Türk Sol-Devrimci Hareketler ile onların karşılaştıkları son, bu alanda özgün çalışmalar yürüten bağımsız kişi/kuruluşların süreli yayınlarında genellikle eleştirel bir dil ile verilmekte. Hatta verdiğim tarihin öncesine gidip farklı Sağ/Milliyetçi mekanizmaları bile ‘Devrimci Hareketler’ sınıfında gösterme aymazlığına kadar düşmektedirler. Hemen her mekanizma bu noktada ortak özellik olarak ‘Kürt’ kavramı üzerine aynı refleksleri göstermiş, konu ‘Kürt ve Kürt Hakları’ olduğunda, önce kendi kurtuluşları sonrasında ‘lütfedip’ hak dağıtıcı misyonunda görmüştür. 1980 öncesi Türk Sol ve Devrimcileri sadece ‘ŞAHSEN’  ve samimi duygular ile özgün platformlarda Marksist-Leninist öz ve çizgiye uygun ifadeler kullanmış, onlar da suya yazılan yazı gibi uçup gitmiştir. Bununla ilgili çok güzel kavramlar ve ince eleştiriler yapabilirim ancak konumuz bu olmadığı için daha fazla uzatıp sizleri/okuyucuyu sıkmayacağım.

1980 sonrası Türkiye Sol ve Devrimci Hareketleri neredeyse tamamen tasfiye edildi, kalan kesimler ise ideolojik kimliklerinden uzaklaşıp kendilerini yeni çağ ve gelişen dünyanın adaptasyonuna erişmek için ‘kulak memesi’ kıvamında bir yapıya büründürdü, bunu hem kimliklerinde hem dünya görüşlerinde hem de devam ettirmeye çalıştıkları sözde ‘geleneklerine’ bağlı kaldıkları yapıları/örgütleri için de uyguladılar. 1980 sonrası ayakta kalan ve sadece bölgesel bir güç olmayan, uluslararası bir güç haline gelen ‘PKK’ tam da bu noktada, ilk oluşumundan günümüze kadar mevcut yapılar tarafından yarım dudak bükümü ve tebessümle karşılanmış, hatta açık söylemek gerekirse ilk oluşumunda ‘alay edilmiş’ ve klasik yaklaşımla ‘ömür biçilmiş’ adeta ‘çözülmesi’ için hasetle izlenmiştir. PKK örgütsel yapısı amaçları-1977 ve 1978 yılında PKK-MK ve A. Öcalan tarafından yazılan tüzük- itibari ile nasıl bir örgüt olduğunu sadece Türkiye Sol ve Devrimci Hareketlerine deklere etmemiş ilk kuruluşlarını devlete karşı da bildiriler/eylemlerle açıklamıştır. Hal böyleyken bu oluşumu ‘Devlet’ kanadından refleksleri gecikmezken, Türkiye Sol ve Devrimci Hareketleri tarafından tıpkı öncelleri gibi ya görmezden gelinmiş, ya küçümsenmiş ya da ‘Resmi İdeoloji’ ve/veya Psikolojik Harp/Özel Savaş propaganda temsilcileri ile ağız birliği yapmışçasına tanımlanmıştır. Yıllardır söylenegelen PKK’yi kimin kurduğu, uzantılarının neler olduğu artık neredeyse ‘halk söylencelerine’ dönmüş olsa da inanmak isteyenler istediklerine inanıyor. Resmi muhatapları ve halen faaliyet yürütenlerin söyledikleri esas alındığında, ya da mevcut oluşumları ve pratikleri ile faaliyetleri incelendiği zaman, sanırım verilecek cevap ‘ortak aklın’ vereceği cevap olur.

Türkiye Sol ve Devrimci Hareketleri yapısal durumlarını samimi şekilde çözümleyip olması gereken program ve tüzüklerine işledikleri yaklaşımı ne kendilerine ne de bir başka oluşum ve gruba göstermemiştir. Bu noktada yukarda belirttiğim gibi ‘şahsi’ ifade ve yaklaşımlar şüphesiz bu değerlendirmenin dışındadır, onlar da yok denecek kadar azdır. Türkiye Sol ve Devrimci Hareketleri kendi başarısızlıklarını değerlendirmek yerine bir başka değirmene su taşıyıp ‘küçümseme, suçlama ve iftira/karalama’ kampanyalarının sözcüleri olma dışında bir çoğu bireysel olarak bu sürecin bayraktarlığını bile yapmıştır. Bununla yetinmeyen bir çok oluşum ve yapı ise sadece  küçümseme, suçlama ve iftira/karalama kampanyaları yürütmemiş direk karşıtı olarak görmüş, bunla birlikte ya direk çatışma ya deşifre edip hedef gösterme ya da PKK üzerinde hesapları olanların ‘taşeronluğunu’ yapmak üzere işe koyulmuşlar.

Tam  bu noktada şunu söylemek gerekir, oluşumundan itibaren PKK ve Devlet güçleri birbirlerini ‘taraf ve düşman’ olarak görmeleri ve gerekliliği gibi hareket etmeleri, işin doğası gereği ortaya çıkan bir sonuçtur. Devlet’in -1980 öncesi iktidarlar ve Askeri Cunta dahil- karşısına aldığı taraf ve düşman olarak gördüğü PKK’ye karşı, 1978’den başlayıp 12 Eylül dönemine kadar uyguladığı yöntemler zaman içinde farklılaşsa bile özünde ‘sindirme, teslim alma, imha’ esasına dayandırılmıştır. Bu değişmez taktik bilindiği üzere 1980 sonrası kurulan tüm koalisyon ve hükümetlerde şiddetini/yöntemlerini değiştirerek devam ettirdi, yakın tarihlere gelinceye kadar ‘Derin Devlet-Kontr Gerilla’ şeklinde ifade edilen güçler bu süreçlerde oynadıkları rollerin deşifre olmasıyla farklı mecralara kaydılar. Değişen süreçlerle birlikte burada Türkiye Sol ve Devrimci Hareket Militan/Sempatizan ve Uzantıları bu güçlerin koltuk değneği olmaya başladılar, direk ve dolaylı şekilde başlayan bu ittifak bazen direk çatışma ve infazlarda, bazen basın-yayın yollu kampanyalarda, bazen de alternatif olarak kendilerini gösterip rol çalma şeklinde kendi kendilerine misyon biçerek/pazarlayarak sahnede yerlerini almaya kadar gitti. Şüphesiz yıllar içinde karşılıklı çatışmalar farklı isimlerle telafuz edildi, ‘bir avuç baldırı çıplak’ olarak ifade edilen ve küçümsenen PKK politik amaç ve çıkarlara uygun olarak sık sık ‘dış güçlerin ülkemiz üzerindeki emellerinin aracı’ olarak gösterilirken ‘düşük yoğunluklu çatışma/savaş’ gibi kavramlarla dönemsel olarak ifade edildi. Tabi tüm bunlar yaşanırken gayri nizami savaş hukuk ve oluşumları devreye sokuldu, paramiliter güçlerden başlayıp kolluk kuvvetleri içinde örgütlenmiş yapılara, ordudan emniyet birimlerine kadar süren bu çatışmalı ortamdan nemalanma başladı. Oluşan taraflar ve nemalanan mekanizmalar neredeyse mantar hızında çoğalırken karışıklıklar başladı ve alan daralmaları ile iç hesaplaşmalar, ayak kaydırmalarla güce tapan kesimlerin kendini tekleştirme ve tek söz sahibi olma savaşı kendi içinde başladı. Şüphesiz bu mekanizmalar karşılarına aldıkları PKK’yi sadece çatışmalı ortam ve savaş tarzı ile değil, özel/kirli savaş taktikleri ile de yok etmeye çabaladı, ancak bu guruh sadece bu söylem ve uygulamayı masum insanlar üzerinde korku-sindirme taktiği ile uygulayıp asıl dertleri olan ‘para-güç-otorite/ statü’ edinme üzerine yoğunlaştı. Bu yolda kullanılacak savaş taktik ve araçları dışında şüphesiz kişilerin de önemi vardı, bu önem uygulayıcılar tarafından iyi bilindiği için öncelikle Türkiye Sol ve Devrimci Hareket Militan/Sempatizan ve Uzantıları devreye sokularak bir ikilem yaratıldı. Gelişen her çatışma ve olay sonrası ‘bir tarafı suçlayan ve küçümseyen/terörize eden’ anlayış ve davranış artık tarafgirlik boyutuna ulaştırıldı. Yine aynı kesimler başta olmak üzere farklı ideolojik mekanizmalardan Entelektüel, Aydın, Yazar ve toplumun çeşitli kesimlerinde tanınan kişiler devreye sokularak amaçları ve politikalarına uygun söylemler hazırlandı.

Artık ‘eski solcu’ atığı haline gelen bu kişi/oluşum/kurumlar ortaya çıkan çatışmalı ortam ile ilgili ‘fikir adamlığı’ ve ‘bilen kişi’ misyonunu üstlenmişti, ancak bu misyon isimlerinin önüne ekledikleri ama içeriğini doldurmadıkları ‘entelektüel, aydın, yazar, gazeteci vb’ kavramlarını boşa çıkaracak kadar gerçeklikten uzak ve güdümlü tavırlarıyla örtüşmüyordu. Kendilerini dev aynasında görüp iktidar ve/veya sırtlarını sıvazlayan gerçek sahiplerinin şişirdikleri egoları ile temsilcileri olduklarını iddia ettikleri ‘halk’ arasında derin uçurumlar oluşturmaya devam etti. Tuttukları köşelerden başlayarak işgal ettikleri TV kanalları ve katıldıkları alakalı alakasız tüm forum/panel vb etkinliklerde aslında inanmadıkları ve öğretilenleri çıkarları gereği tıpkı bir papağan gibi acemice söyleyip durdular, çevrenize baktığınızda halen bu söylemle kendilerini göstermeye çabalayan aklıevveleri görmeniz zaten mümkün. İşin bu tarafı dışında bir de PKK’den nemalanmaya çalışan eski militanları ve onların uzantıları var ki onların durumu içler acısı, bir biçimde daha önce içinde bulundukları oluşumdan kaçmış ve devletin şefkatli kucağında ısınmış bilcümle itirafçı/ ajan/ militan ve sempatizan güruhu ile, PKK’nin legal kurumları ve kamusal alanlarında çalışmış-halen çalışan- kişilerin tavır ve davranışları da aynı şekilde içler acısıdır. Yazının başlığını oluşturan konuya geri dönersek eğer, Türkiye’de tarafsız düşünen ve değerlendiren her insanın, Türkiye Sol ve Devrimci Hareket Militan/Sempatizan ve Uzantılarının kendisini objektif ve dürüst şekilde çözümlemeden PKK’ye akıl vermesini hele ki ahkam kesip hakkında belirlemeler yapmasını deli saçması olarak görür. Hastalıklı ve ideolojik çizgisini tam bilince çıkarmamış bu yapıların, neredeyse 40. Yılına yaklaşan PKK’yi doğru analiz etmesini beklemekte aynı deli saçmasına inanmakla eşdeğerdir diye düşünüyorum.

Son üç ayda basında deşifre edilen ‘Barış Görüşmeleri’ bu anlamda belirli misyonları dolaylı şekilde üstlenebilir, öncelikle yaşanan savaş ve akan kanın durması için girişilen bu çaba bir ivme kazanıp sonuçlanırsa-dolaylı ya da direkt olarak- şüphesiz yaşatacağı kazanımlar sanırım saymakla bitmez. Ancak bir de işin arka planları var ki o da belirli yapıların bu süreçten ve geçmişten dersler çıkararak kendilerini yenilemesi fırsatlarıdır ki onun kazanımı Türkiye Sol düşünce ve yapısı için bulunmaz nimettir. Bu hastalıklı yaklaşım ve yönlendirmeden kendini kurtarması şüphesiz içine girilen bu süreç ile Ortadoğu coğrafyasında yeniden şekillenen güç dengeleri içinde söz sahibi olmasının yolunu açacağı gibi tarihsel bir vicdan muhakemesi yapmasının da özünü temsil edebilir.

İki önemli noktanın daha altını çizerek tamamlamak istediğim konunun aslında çok daha derinlikli ve özgün örneklerle derinleştirilebileceğini biliyorum, ancak yazının konusu ve uzunluğu maalesef buna engel. Birinci olarak isimlerinin önüne etnik kimliklerini bırakıp kendini tanımlayan ve ‘rol çalan’ bu kişiler, ‘Kürt’ kimlikleri ile çeşitli grup, oluşum ve güç odaklarına yalakalık edip arsız hizmetkar kimlikleri ile ön plana çıkmaya başladılar. Bu süreç için belki de en tehlikeli güruhu bunlar oluşturuyor, çünkü kendilerini var eden ve nemalandıkları bu süreç bir biçimde sonuçlanırsa tasmalarını/semerlerini tutan güçler için artık işlevsiz kalacaklar, böylesi zihniyette kişilerin geçmişte hangi taşların ve olayların altından çıktıkları düşünülecek olursa dikkat çektiğim nokta sanırım daha iyi anlaşılır. PKK kamusal alanlarında geçmişte çalışan/çalışmakta olan kişi ve grupların ise rolleri ve yaklaşımları ikinci dikkat çekici noktadır. Sürecin farklı şekilde ilerlemesi ve/veya sekteye uğraması için çaba gösteren medya tetikçilerinin yeniden parlatmaya çabaladıkları bu kişiler-Osman Öcalan-Leyla/Mehdi Zana-Kemal Burkay-Orhan Miroğlu vb- çürümüş ve delik kablamalar gibidir, siz ısrarla bunları kalaylasanız bile ne cila ne kalay tutmazlar, sadece borazanlık yapıp oluşan süreçten nemalanmaya devamında ise bozulmasını sağlayarak/çabalayarak hayatlarını idame ettirme telaşındadırlar.  

Kısacası, Eski Solcular ve Kılıç Artıkları, Entelektüel/Aydın Bozması ve Kırıntıları, Kalay Tutmayan Delik Kaplar, Kürt Kimlikleri ile Siyaset Yapan Güdümlü Siyasetçiler ve varlık amacını sersem bir şekilde PKK tasfiyesi olarak gören Taşeron Türk Sol Hareketleri/ Militanlarına bu dönemde öncekilerden daha çok dikkat etmek lazım. Zira ayaklarının altındaki zemin hızla kaymakta ve boşlukta bir mikrop zerresi gibi salınmaktalar, onların tek amacı sağlıklı bir bünyeye tutunup yaşamlarını idame ettirmektir.

 

ugur.ugurbalik@gmail.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.