Ucube bir rapor ve öteki ötekinin kurdu olursa

22.10.2013 05:36:08
A+ A-

Hikaye aslında çokça yaşanan cinsten. Olay şu: Iğdır Müftülüğü muhtemelen resmi kanallardan gelen taleple bir rapor hazırlar ve raporu Iğdır Valiliği'ne verir. Vali de raporu kendi imzasıyla Emniyet Genel Müdürlüğü'ne (EGM) yollar. Rapor EGM'den İçişleri Bakanlığı'na tebliğ edilmese de bir şekilde Iğdır Ehlibeyt Alimleri Derneği Başkanı'nın eline geçer. İşin trajedesi de bundan sonra başlıyor. 

Raporun Caferileri ilgilendiren kısmında Iğdır'da ''mezhep tutuculuğu, ihracı ve İran'dan Şia din adamlarının gelişi'' kaydedilmekte  ve Caferilerin bazı gündelik ritüellerindeki farklılıklar vurgulanmaktadır. Bu durum da ''Gelecekte gençler arasında ideolojik ayrışımı hızlandıracak, Şia (Caferilik) adına özendirici söylem ve davranışlar toplumda devlet, millet ve bütünlüğümüz için olumsuz oluşumlara zemin hazırlayacak din adına ve dini alanlarda görülen bu çalışmaların dikkatle izlenmesi önemli görülmektedir.'' kaygılarıyla izah edilmektedir.

Iğdır Ehlibeyt Alimleri Derneği Başkanı Veli Beder'se doğal olarak rapordan şikayet etmekte ancak kendi mağduriyetini bile gölgede bırakacak tuhaf bir dil kullanmakta: ''Dini törenlerimizi Müftülüğün lütfü ve icazeti ile yapmadık bundan sonrada yapmayacağız. Biz yaptığınız işlerde illegal bir metot takip etmedik etmeyeceğiz. Dini özgürlükler alanında Ermeniler'e dahi Akdamar Kilisesi'nde ayin yapma hakkı tanınırken, Hıristiyan, Ortodokslar'a egemenlik verilirken bizleri teröristle aynı kefeye koymak hangi akla hizmettir?'' (Vurgular bize ait) 

Öncelikle, böylesi bir raporun ''vesayet kalktı/kalkıyor'' tiyatrosunun  İleri demokrasi ''paket günlerini'' müteakip hazırlanması dikkate değer: 100 yıllık ''değerli yalnızlığımızın'' azınlık/öteki korkusunun vesayete sigortalı olmadığı ancak bu kadar duru anlatılabilirdi. Aslen dini ''eğitim/hizmet'' kurumu olan Diyanet'in ve Müftülüğün kendi mevzuatıyla tanımlanmış ''istihbari bilgi verme'' işlevi olmamasına karşın düpedüz istihbarat vermesi, İleri Demokrasi'mizin Paket Günleri'nde devletin tüm kurumlarıyla -hala- nasıl bir seferberlik misyonuyla çalıştığını gösteriyor. Gerçi biz Diyanet'ten alışkınız: Hatırlanırsa, zatı alileri yabancı uzmanların da olduğu bir toplantıda ''Kadınlar tamam; ama önce Suriye'deki dramı görelim, insanlar ölüyor'' mealinde söylenmişti. Anlaşılan, Suriye ''insaniyet tiyatrosunda'' bu raporla birlikte resmen pişti oldular: ''Sen önce kendi ötekinle barış da gel yavrucuğum!'' demezler mi adama? Ehh, diyorlar da. Dahası raporun diline de yansıyan ''devletçi/otoriter'' tonlama evlere şenlik: Bir mezhebin gündelik ritüellerine dair çalışmaların bile ''ideolojik/bölücü/aşırı'' temasıyla şereflendirilmesi(!) en küçük farklılığın devlet sathında ''düşman faaliyetle'' eşit biçimde kodlandığını göstermekte. Hülasa : ''Hatt-ı nefret yoktur; sath-ı nefret vardır. O satıh, bütün farklılıklardır!'' 

Devlet böyle de ya mağdur vatandaşı? Bekliyorsunuz ki mezhebi kimliği ile kendisi de bir dışlanan olan bir zat diğer dışlananlarla bir nebze daha duru bir empati kursun. Veli Beder'in sözleri mazallah müftüyü bile kifayetsiz bırakacak cinsten: Sanırsınız ki ilköğretim müsamerelerinden fırlamış da hiç büyümemiş bu zat, kendini ötekileştiren Müftülükle dahi milliyetçilik yarışına girmekte. Yetmiyor ihanet, gaflet ve delalet içinde olmadığını özenle vurgulayan hemşerimiz ''asli unsur'' tanımlamasına bile girmekte. Eyvah, eyvah. Hadi bu kadarını ''çocuksu bir mağduriyet ve ezber''le söylediğini tam düşünecekken taşı gediğine koyuyor(!): '' Bir çakıl taşını vermedikleri Ermenilere BİLE ibadet hakkı verilirken...'' ve ne olduğunu henüz Ekümenik Patriğin bile çözemiyeceği ikinci facia ''Hristiyan, Ortodokslara egemenlik verilirken...''le geliyor. Sonuç kısmındaysa -haklı olarak-  ayrımcılık için savcılar göreve çağrılıyor. Veli Beder'in öfkesini anlıyor ve haklı da buluyoruz. Yine de ''savcı işini'' pek tavsiye etmeyiz; zira gerçekten vicdanlı ve dürüst bir savcıya denk düşerse bu sözleri mahkemede fitil fitil yedirirler. 

Derler ki ''insan, insanın kurdudur.''. Bu söz, insanın kendi mevcudiyetini koruma adına en büyük zararı yine başka insanlara verebildiğini anlatır. Gerçekten de ezilen/dışlanan/baskı gören mazlum toplumların tarihine bakıldığında, en acı verici deneyimlerin yine baskı görüp dışlanan başka insanlardan geldiği görülür.  Bu bağlamda dalkavukluk,  bir meslek olmanın ötesinde siyasal bir fırsatçılığın da adı olagelmiştir. Rivayet odur ki köle siyahların en acı deneyimleri konaklarda efendilerine daha yakın ve görece daha rahat yaşayan başka köleler eliyle gerçekleşir. Yine denir ki ''Mazluma kimliği sorulmaz.''; fakat bu söz yine de eksiktir: Zira, zalimin zulmü de adres/kimlik sormaz. Beşere ait en temel hakların dahi rehin alınıp pazarlık edilebildiği otoriter rejimlerde, özünde statükonun makbul ve meşru gördüğü sınırlar oldukça sun'i ve geçişkendir. Bu örnekte olduğu gibi kendinizi herhangi bir aidiyetinizle güvende/makbul hissetmeniz bir şey ifade etmez. İnsanlık vicdanında temize çekilmiş meşru ilke ve sınırlara dayanmayan her oluşum için özünde tek kıstas ''güç ve iktidar''dır. Makbul ve meşru addedilen aidiyetleriniz o gücün yalnızca bir ''aracı'' olabilir. Bu bağlamda ''Türk olmanız'' hatta ''Sunni-Müslüman olmanız'' dahi size kafi bir güven vermeyebilir.  Zulmün  ''kanun'' olduğu yerde, teba'nın Padişah'ın oğlu olması dahi yaşamanızın garantisi olmaz: Devletin bekası (Tanrı-Kral'ın fetvası deyin) vardır çünkü. 

Sonuç Yerine
Bir mazlumun bekası ve huzuru(Aleviler, Caferiler gibi), aynı zamanda diğer tüm mazlumların(Hristiyanlar, Kürdler gibi) bekası ve huzurundan geçer. Bu da mazlumiyetin gramerinin doğru ifadesiyle mümkündür. Gramer deyip geçmeyin; eskiler ''Bir nokta adamı can'dan eder'' der.. 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.