"Ne doğuya ne batıya ne de bize benziyorlar aslında."

09.05.2015 10:32:15
A+ A-

Derin Tarih dergisinin bu ayki sayısında (Mayıs 2015 / Sayı 38) İsmail Kara'nın "Şehirlerimizi kim tahrip etti, tatlı su kaynaklarımızı kim kuruttu?" başlıklı düşündürücü bir yazısı çıktı.

İsmail Kara'nın hemen her yazısı onun sadece söyleyecek sözü olan biri olduğunu yansıtmakla kalmaz, insanı düşündürür, rahatsız eder, daha doğrusu rahatını kaçırır. İnsanımız genelde hangi dünya görüşüne, temel fikre sahip olursa olsun o dünya görüşüne sahip veya yakın duran insanların, örgütlerin siyaset alanında, bürokraside, akademi dünyasında, belediyelerde vs. icraat olarak ortaya koyduklarına sahip çıkarlar; başarılarını abartırlar, zaaflarını ve eksikliklerini görmezler. Bu bakımdan rahattırlar. Taraftar olarak da, muhalif olarak da. Örnek verirsem, bir CHP'li bu partiyi hep savunur; geçmişiyle, günümüzdeki haliyle... DP'yi önemseyen biri onu hep iyi şeyler yapmış, halka kendisini sevdirmiş bir parti olarak düşünür ve savunur. Bu andığım partilere muhalif veya karşıt olanlar da onlardan hep olumsuz olarak söz ederler. Geçmişte böyle olduğu gibi, günümüzde de böyledir genelde insanlarımızın bakışı. Eleştiriyi hep dışarıdakiler yapar. Onlar da aşırıya kaçarlar. Hep kötülerler genelde. Analiz yapmazlar. Bu yaygın anlamda önemli bir eksiğimiz. Taraftar olduk mu, külliyen olumlu görürüz her yapılan edileni. Eleştiriye tahammülümüz olmaz. Karşı taraftan olduk mu, hep olumsuz görürüz onların yaptıklarını ettiklerini.

İsmail Kara böyle olmayan biri. Üstelik seçkin bir entellektüel ve akademisyen olarak da bu özelliğiyle tanınıyor olduğunu düşünüyorum. Zira birçok entelektüel ve akademisyende de yukarıda anlatmaya çalıştığım zaaf var. Her durumda ve her yönden yandaşlık, yandaş olduğunu hep temize çıkarma... Bu yaygın bir eğilim.

Bu girişi yaptıktan sonra, İsmail Kara'nın söz konusu yazısından seçtiğim alıntıları sunabilirim. Ola ki düşünülür, ders çıkarılır, neticede yararlanılır.

"Tarihî şehirlerimizi kim tahrip etti, yeni kentlerimizi kimler bu ölçüde biçimsiz ve zevksiz hale getirdi sorusuna kimse ben / biz diye cevap vermeyecek, bunu biliyoruz. Hatta geçmişte ve şimdi bu konuda bilerek ağır suç işleyenleri, ihmalkârları sorgulamaya teşebbüs ederseniz, "biz bu şehirleri imar ettik, yaşanılır hale getirdik, Avrupa ayarında modern kentler seviyesine çıkardık" bile diyebillirller; peşisıra nazım planlar, yeni yerleşim mekânları, köprüler, asfaltlar, yollar, gökdelenler, alt ve üst geçitler, siteler, barajlar, kentsel dönüşüm ... ve bunlarla ilgili rakamlar, istatistikler ...
Bu dökümler kısmen veya tamamen doğrudur, bazılarının pratik faydalarından da bahsedilebilir fakat bütün bu olup bitenler bir inanca, bir fikre, bir mekân-şehir tasavvuruna, bir tarihe, bir kültüre, bir zevke, bir atıf merkezine, bunların yeniden yorumuna yaslanmadığı için ne oldukları ve aidiyetleri tam belli değil. Ne doğuya ne batıya ne de bize benziyorlar aslında.  Şehircilikte ve mimaride görülen yabancılık, melezlik ve biçimsizliğin, giderek kabalığın, hoyratlığın ve ölçüsüzlüğün de ana sebebi bu."

"Şehri insan yapar ve değiştirir, bu doğru. Fakat hangi insan hangi şehri yapar ve niçin, nasıl değiştirir? Ayrıca bu doğruluk şehrin de insanı yaptığı ve değiştirdiği, insana bir yapma-eyleme biçimi verdiği vâkıasını ortadan kaldırmaz."

"Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi beklenebileceği üzere aynı zamanda Osmanlı- Türk şehir kültürü karşıtlığı veya tenkidi üzerinde kuruldu ve gelişti. Bir düşünme ve idrak biçimini değiştirmeye ve dönüştürmeye yahut terk etmeye yöneldiğinizde bunun o tefekkür ve algılama dünyasının ete kemiğe bürünmüş hallerinden biri olan mekân anlayışına, eve, sokağa, şehire, mimariye intikal etmemesi elbette düşünülemez. Bu sebeple diyelim ki medreseye, türbeye, tekkeye, hilafete, dile karşı çıkmakla eski mahalle yapısına mesafeli durmak yahut kadın haklarını, kıyafet-giyim kuşam-örtünme meselesini tartışmakla pencere kafeslerine muhalefet etmek arasında doğrudan bir ilişki vardır."

Eyüp'ü gösteren, şimdiki Haliç köprüsü tarafından çekilmiş bir kartpostal'a ilişkin "Bu memleketi kim istilâ etti?!" başlığı altındaki notlardan:
"Milattan öncesini değil, 30-35 yıl öncesini. Ben 1969 Şubat'ında İstanbul'a geldim, baharda da Eyüp'ü ziyaret etmiş olmalıyım, Fethiye- Çarşamba'daki İmam Hatip Okulu'ndan bir arkadaşımla Fener'e inip yaya gitmiştik, bu fotoğraf gibi hatta belki bundan daha seyrek ve asude bir manzara hatırlıyorum.
Baksanıza hemen önümüzde bahçecilik, ziraat devam ediyor. Kuyular açık, sular akıyor demektir bu. Yeşillikler, serviler... Birdiğeriyle uyumlu yarı ahşap yarı kâgir evler, nazarlık olarak küçük bir tansesini bile muhafaza edemediğimiz İstanbul mahalleleri, mezarlıklar, türbeler... Merkezde her şeyden yüce ve yüksek cami... Ölçüler, standartlar, mesafeler... (...)
Ya şimdi!
İstanbul'un en mukaddes beldesine, en büyük ziyaret mahalline bunu, bu kabalığı reva gören, bu katliamı yapan bir millet, bir insan malzemesi, bir siyasi merkez, bir belediye ve iskân anlayışından doğrusu her şey, her türlü haksızlık ve adaletsizlik beklenebiir. 
Sömürgecilere taş çıkartan bir hoyratık ve barbarlık bu. 1950'den bu yana hiç değişmedi maalesef. Dahası imar adına, tamir, restorasyon, şehircilik adına yapılıyor bunlar.
Kartpostal Süheyl Ünver'in metrukâtından çıktı; ona rahmet, gafillere basiret olsun, yerli sömürgeci kafalara ise..."

 Yine bir fotoğraf ve bir karikatür altındaki notlardan sonra,
"En iyisi Şaire kulak vermek:" denilerek bir şiirden şu dizeler sunulmuş.
Dilce susup / bedence konuşulan bir çağda / biliyorum kolay anlaşılmayacak / 
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın / yanık yağda boğulan yapıların arasında /
delirmek hakkını elde bulundurmak

Resim altı notlardan önceki son alıntıdaki ifadelerle bağlantılı  ve onların devamı olarak şu sözler:
"Bunların hepsi hiç şüphe yok ki doğrudan doğruya dinle, dinî kültürle, İslâmiyetin bu topraklarda aldığı şekille, Müslümanca yaşama üslubuyla alakalı tenkitler ve açık veya örtük karalamalardı (Hep söylüyoruz: Türkiye'de dinle alakalı olmayan hiçbir mesele zaten yoktur)."

"Bugün İstanbul'da tarihî özelliklerini koruyan tam bir sokak bile yok."

Bir karikatürün altında "Yükseliş ve düşüş!" başlıklı notlardan:
"Aydan Çelik'in 'minare' gibi iki dev blok arasına koyduğu 'İnşaat Ya Resulullah' mahya karikatürü gökdeleleşme ile dindarlaşma talepleri arasındaki ilişkinin garabetine işaret ediyor. Muhafazakâr çevrelerin nerede ise hiçbir ilke problemi ve estetik kaygı taşımadan ölçüsüz tüketim ekonomisinin, azmanlaşmış büyüklüklerin, ölçüsüz ve soğuk betonlaşmanın peşinden koşan yönlerine göndermede bulunması açısından doğru.
Haksızlık yaptığı bir şey var: Bu zihniyet dünyasının asıl kurucu ve geliştiricileri muhafazakâr çevreler değil. Bunun için Cumhuriyet elitlerinin şehir, mimari, planlama tercihlerine ve dinîlikten uzaklaşmak için millîlikten de koptukları noktalara bakmak yeterli bir fikir verebilir."

"Ya Boğaz köyleri başta olmak üzere hepsi yağmalanan küçük ve güzel yerleşim birimleri! Tatlı su kaynakları! İstanbul'un aynı zamanda bir tatlı sular dünyası demek olduğunu bugün kime anlatabilirsiniz?"

"Son on yıllarda Kudüs'ün, Saraybosna'nın, Bağdat'ın; Şam'ın Halep'in, Beyrut'un, Bingazi'nin, Sana'nın 'medenî dünya' ve onların dahilî müttefikleri tarafından hoyratça tahrip edilmesi, taş taş üstüne bırakmamacasına yakılıp yıkılması sadece bir siyasi operasyon, bir işgal hareketi değil en az onun kadar, belki öncelikli olarak Müslümanca yaşama üslubunu aksettiren 'yerli' şehirli, mekânların, bize ait tecrübelerin ve asırlara hükmederek gelen işaret taşlarının ortadan kaldırılması, yok edilmesi, görünmez kılınması mânâsına geiyor."

Yazı Yunus Emre'nin dizeleriyle son buluyor:

Kasdım odur şehre varam / Feryâd u figân koparam.

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.