Şehrin kaygısı; siz bizim şehirleştiremediklerimizden misiniz?

05.07.2015 03:11:13
A+ A-

 

Şehir-İnsan birliği önemli bir bileşendir. Şehir, insansız, İnsan Şehirsiz giderek hiç bir anlam ifade etmeyen bir hal almaktadır. Özellikle zamanımızın önemli kısmını görsel olana döktüğümüz, görsel olandan ilham aldığımız, yargılar ortaya çıkardığımız ve fenomenleri yorumlayarak kanılar elde ettiğimiz bu dönemde, her gün gözümüzün ve bedenimizin maruz kaldığı şeylerin -ne gibi şeyler- olması gerektiği ve onlara müdahale de oldukça önemli bir unsurdur. Mimari ve Şehir tasarımlarda geleneksel-modern kompozisyon, yenilik, eko-bilinç, atmosfer, görülebilir ve görülemez (hayal gücü, kentin bilgisi) mirasların önemi ve uygulanabilirliği, stratejik bağlantı odaklanmaları bu unsurların başında gelir. 

Şehir nasılsa İnsan ona dönüşecektir. Sanatsal Şehir ve Yaratıcı Şehir kavramları da bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsanın bu dönüşümüne sanatsal, ya da yaratıcı bir sıfat eklemeye başlaması bu noktada kaçınılmazdır. Özellikle İnsan ruhunu besleyecek  Tarihsel yapıların muhafaza edilmesi yine bu sosyal varlığa "hangi kültürel basamaklarda yükseliyoruz" bilincini sürekli aşılayarak şehri sürekli Geleneksel- Modern birlikteliğini korumaya yönlendirecektir ve bu alanı bencilce kullanmayıp, boş buldukları arazileri adeta yığınlar ile biçimsizce ve büyük bir çarpıklıkla boşluk doldurur gibi estetikten yoksun olarak doldurmayacaktır. Geniş caddeler, ulaşım rahatlığı, belirli bir akış düzenin olması, mimarideki renk tonları, kişiliğin biçim ve biçem de yankı bulması, yeşil alanların varlığı ve ulaşılabilirliği ( eko-bilinç ), ses kirliliğinin az olması, kısa yolculuklarda geçilen yerlerdeki tarihsel, sosyal-modern dinamiklerin adeta bir enstrüman gibi bir dizayna tabi tutulması şehrin uyumsal ve ahenksel tasarımı bu elementlerden yalnızca bir kaçıdır. Bu durumu daha net olarak Geleneksel ve Modern Mimarilerin Şehir İçerisinde Orkestralaştırılması  olarak ta örneklendirebilirim.  Laundry ise bu noktada, Şehirde "Eko-Sanat"tan türettirdiği tanımıyla bu değeri korumak için Şehir insanının "Kültür Avukatlığı" yapmasının gerekliliğinin altını önemli şekilde çizer. 

Peki bir Şehir nasıl - olmamalıdır?. Size bir Şehiri anlatacağım ve siz bu Şehri çok iyi tanıyorsunuz.   

Şehir o kadar karmaşık, bir yerinden diğer bir yerine ulaşmak bir o kadar zor, ve bir o kadar aktarmalı, yorucu ki; şehrin biçimsizliği ve dizaynından kaynaklanan karmaşıklık insanların içlerine, ruhlarına, hareketlerine nüfuz etmiş durumda. Sorun, günün yaklaşık 1/5  kısmını yollarda aynı şehrin içerisinde coğrafik/topografik olarak kısa, sarmaşık/zamansal olarak uzun sürede bir yerden diğer bir yere ulaşmaya mahkûm edilmiş insanlar ve bu sürede algılanan yapıların, dizaynların kaotikliği sorunudur. Şehrin kendisinin, içerisindeki sakinlerine sunduğu bu karmaşadaki İnsan için artık ‘’ yolculuk ‘’ kavramı hayatını gözden geçirdiği, yol akıp giderken tüm çözülememiş problemlerini düşünüp kendisiyle karara bağlamaya çalıştığı, kendisini de o akıntının içerisindeki karmaşaya acizce bıraktığı bir " hesaplaşılamayan araf zaman" olarak ortaya çıkacaktır. Tek başına yollarda kalan bu İnsanlar yolculuk esnasında birbirlerini gözlemlemeye, tanımadıkları insanların ne okuduklarına, yanındaki kişinin telefonda diğer bir insana ne mesaj yazdığına, gazetesini, kıyafetini, saç şeklini, her şeyini incelemeye başlayacaktır. Çünkü Kent, kültürel bir vaad edilen değer olarak değil, insanları birbirlerine mekansız bırakarak bir '' yığın '' olarak yaklaştırıyor, bu yaklaşım ise sonuç olarak "Kenti gözlemleme ve Kente dokunma"  olarak değil, "İnsanı gözlem fakat İnsana dokunamama" edimi olarak ortaya çıkıyor. Sonunda kendileri de bu karmaşıklıktan sıyrılamayan, şehrin harcadığı insanlara, birer ''paranoya'' olana, hatta şöyle bir tanım kullanmam gerekir ise; "kaygı taşıyıcısı, nesnesi belirsiz, kendine şehirde yönelememiş evsiz bir Özne'' durumuna dönüşüyor.

Doğal olaral, Şehrin karmaşasında ortaya çıkan bu insan tipi, diğer bir insana ulaşırken de bu karmaşaya, şaşkınlığa ve paranoyaya kapılıyor.  Şehirde makine gibi "git-gel" yaparak zamanını bir yerden diğer yere giderken harcayan bu insan tipi, diğer insana ulaşırken de "git-gel"e rahat bir şekilde düşüyor. Ne gidecektir, Ne de tam gelecektir. Hayatını, arzularını ve isteklerini bir akbile para yükler gibi, ya da aracına yakıt alır gibi her sabah yüklümeye başlayacaktır, ve her akşam iş dönüşü o akbili/depoyu tekrardan bitmeye, çaresizliğin temsiline dönüştürecektir. 

Sonuç olarak Şehirde "var olmak" ve var olmayı hissetmek Şehrin bu belirttiğimiz elemetlerini kurmak için yaratıcı adımlar sergilemekten geçer. Şehir insanlarının, insanı gözlemlemeye değil, insana dokunarak Şehri gözlemlemeye, ve onu yaşamaya ihtiyacı vardır. Bu Şehiri sürekli beslemeli, başta sıraladığımız değerleri katmalı, dönüştürmeli ve daha yaşanılası yer haline getirmek artık bir zevk unsuru değil, gereklilik olarak karışımıza çıkmalıdır. Şehir ile var olmak, Şehri Şehir haline getiren diğer Özneler ile birlikte Şehri yuva yapmak, Özneyi nesnesine kavuşturmak, onu evine yerleştirmektir. Bu durum "gel-git"i önler ve sürekli bir bulunma/bütünlük Orkestrası yaratır.  

M.Sami Bayram

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.