Oyun Sonu

21.05.2013 10:40:24
A+ A-

 

Yer: Batı’da her hangi bir yer…

Zaman: Gerillanın çekilme süreci devam ederken…

İki kadın öğretmen, askerden izne ve kendilerini ziyarete gelmiş olan dal gibi genç bir oğlan çocuğu ile sohbet halindeler. Dal gibi çocuk kederli bir ses tonuyla anlatıyor; sınırda askermiş, tüm gün nöbet tutuyormuş ama nöbet sırasında silahlarını ellerine almaları yasaklanmış, bir nevi silah bıraktırılmış. Kadın öğretmenler meraklı bir ses tonuyla yapıştırıyor soruyu, “Peki teröristleri görüyor musunuz giderlerken?” Dal gibi çocuğun kederine hafiften bir öfke de karışıyor ve veriyor yanıtını: “Görüyoruz hocam, adamlar ellerini kollarını sallaya sallaya gidiyorlar. Bizim halimize güle güle gidiyorlar. Biz bir şey yapamadan duruyoruz.” Bu yanıtın ardından üçü birden kedere gark oluyor…

Dal gibi oğlan çocuğunun, kadın öğretmenlerini görünce olmadık şeyler söylemesini, John Rambo misali bir havaya girmesini anlarım. Nihayetinde çocuktur. Lakin kadın öğretmenlerin “Aman oğlum öyle deme. Bak ne güzel kaç aydır tek damla kan akmadı. Şimdi savaş devam etseydi daha mı iyiydi?” minvalinde sözler yuvarlaması gerekirken, kedere gark olan susuşları?..

Akil İnsan Kürşat Bumin bir söyleşisinde, “(Kendi bölgesinde dolaşırken) Beni en çok düşündüren ve üzen karşılaştığım öğretmenlerin hali oldu” diyor ve devam ediyor, “Öğretmenler için yapılacak bir şey kalmamış, onlar için bir şey düşünmüyorum artık ama onların elinde eğitim alan öğrencileri düşündüm ve çok üzüldüm” derken haksız sayılmazmış.

Aynı gün içinde gazetesiz gazeteci olan Hasan Cemal’in enfes gerilla güncesini okuyorum. Her bir gerillanın aslında Batı toplumuna sunulduğu gibi Mars’tan inmiş canavarlar olmadığını, zorunlu değil gönüllü birlikteliklerini okuyorsunuz. İçlerinde bir isim var ki, benim de çok severek dinlediğim ve Kürtlerin Sezen Aksu’su tabir edilen (ki bence böyle bir tabire gerek yok) kadın gerilla Delila… Hakkari’den geçiş yaparken bir KORUCU tarafından vurulup öldürülüyor. O korucuyu düşünüyorum bir süre... Kimin canını aldığının farkında mıydı acaba? Aylık 700 Türk Lirası için?..

Akşam - nihayet - ilk kez bir Beckett oyunu izleyeceğim. Fuayede bekliyoruz. Salon kapıları açılıyor ve içeri giriyoruz. Salon ışıkları açılmamış, karanlık. Yüksek sesli sinir bozucu bir müzik eşliğinde sahnede oyun başlamış. Bir kutu (evin bir odası) içinde iki adam. Tam ortada oturan adam hem kör hem kötürüm. Ayaktaki adamsa onun hem arkadaşı hem hizmetkârı. Ayaktaki adam odanın kapısını açıp “Seni terk edeceğim” diyor. Oturan adam “Sen beni terk edemezsin” diyor. Ve ayaktaki adam açmış olduğu kapıyı kapatarak “O zaman seni terk etmeyeceğim” diyor. Dört yüz kişilik salon dolana ve herkes yerine oturana kadar defalarca bu sahneyi izliyorsunuz. Herkes yerleştikten sonra da bir süre izlemeye devam ediyorsunuz. İlk kez Beckett oyununa gelenler, Beckett’i bilmeden gelenler oyunun yarısı olmadan koltuk gıcırtıları eşliğinde salonu terk ediyorlar. Terk edemeyeceklerini bilmeden…

Oyundan çıkıp eve dönerken Kürt ve Türk halkı aklıma geliyor. Yedi yüz bin küsur metrekarelik bir kutu (yuva-yurt) içinde oynanan bir oyun düşünüyorum. İçinde oturduğu yerden kalkmayan (kalkamayan) ve Devlet tarafından iyice körleştirilmiş, artık görme yetisini tamamen yitirmiş bir halk… Diğer halk ayakta… Oturanlar tarafından – ihtiyaca göre – kimi zaman hizmetkâr olarak görülmüş, kimi zaman arkadaş…

İkisinin de bildiği iyi bir şey var. Birbirlerini terk edememeleri… Lakin ikisinin de çok yoğun hissettiği iki duygu var. Biri yoğun bir şekilde terk etmek istiyor – ama edemiyor. Diğeri terk edilmekten çok korkuyor ama diğerinin onu terk edemeyeceğini hissediyor.

Çok ilginç gelebilir ama oyunun bir sahnesinde ayaktaki adam, duvarda asılı duran kalaşnikofu alıp oturan adamın üstüne kurşun yağdırıyor. Adam yere düşüp can verir gibi olsa da, devamında yeniden kalkıp yerine oturuyor.

Oyunun “başında” ve “sonunda” kör kötürüm adam, “Madem gideceksin o zaman bana bir şeyler söyle, yüreğinden. Hani sen gittikten sonra hiç unutmayacağım, hep hatırlayacağım bir şeyler” söyle diyor. Ayaktaki adam “Bitti… Bitecek… Belki bitiyor” diyor.

Ve tekrar baştaki döngüyle “Oyunun Sonu” geliyor.

Eminim Beckett yazdığı metnin bu kadar absürd bir yoruma maruz kalacağını tahmin edemezdi. Beckettseverler de beni mazur görsün.

Lakin o dal gibi oğlan çocuğu, o iki kadın öğretmen, o aylık 700 Türk Liralık korucu ve o güzel sesli kadın gerilla Delila’yı düşündükçe kendimi o kutunun içindeymişiz gibi hissetmeden duramadım. Bol gürültülü, karanlık bir atmosferde bir çıkış yolu bulamayan insanlara benziyoruz. Ne terk edebiliyoruz, ne kalabiliyoruz.

Sadece bir tarafımız “Seni terk edeceğim!” diye bağırıyor, diğer tarafımız “Sen beni terk edemezsin!” diye haykırıyor. Kapıyı açıp, kapatıyoruz. Oyun hiç bitmiyor.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.