scorecardresearch.com Yahya Kemal'in Şiiri Üzerine - zeki tüyen - Radikal Blog

Yahya Kemal'in Şiiri Üzerine

09.02.2013 16:59:16
A+ A-

Yahya Kemal Beyatlı'nın Türk edebiyatındaki önemi, onun eski şiirimiz ile çağdaş yeni şiirimiz arasında köprü görevi gören bir şairimiz olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ile birlikte, hece şiiri ve divan şiiri geleneğinden sonra cumhuriyet dönemi çağdaş ve modern Türk şiirinin en önemli şairlerinden biridir.

Yahya Kemal, şiirimizin en çok tartışılan şairlerinden biridir aynı zamanda.. Hakkında pek çok yazı ve kitap yayınlanmasına rağmen, şiirlerinin çok okunduğu ve bilindiği söylenemez. Bunda şairin şiirlerini yayınlamakta ve kitaplaştırmadaki isteksizliği de etken olmuştur kuşkusuz.. Kimileri onu "son Osmanlı şairi" olarak eski şiire, kimileri de çağdaş şiirin öncüsü olarak yeni şiire yakın görmüşlerdir.

Kuşkusuz her yazar ve şair gibi Yahya Kemal'i anlayabilmenin yolu da, onun yaşam öyküsünü, düşüncelerini ve şiirlerini bilmek ve okumaktan geçmektedir. Yahya Kemal, anılarını kaleme alan ender edebiyatçılardan biridir. Bu nedenle, onun anılarını okuyarak hakkında bilgi edinmek ve onu tanımak en sağlıklı yollardan biridir.

Buna karşılık; Yahya Kemal şiirlerini sağlığında kitaplaştırmamış, sadece dergi ve gazetelerde yayınlamıştır. Bu davranışında kendisinin çalışmayı fazla sevmeyen bir yapıda olmasının yanısıra, şiirlerini hiç bir zaman son şekli verilmiş olarak kabul edememesinin rolü büyüktür kuşkusuz.. Ölümünden sonra kitaplaşan şiirlerinden onun şiir anlayışını görebilmemiz mümkündür.

Asıl adı Ahmet Agah olan Yahya Kemal, 2.12.1884 tarihinde o zamanlar yaşam biçimi, gelenek ve görenekleri ile tam bir Türk kenti olan Üsküp'te doğmuştur. Şair, "Kaybolan Şehir" şiirinde Üsküp'ten "Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyarıdır/Evlad-ı Fatihan'a onun yadigarıdır / Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o / Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle biz'di o" şeklinde bahsetmiştir.

Doğduğu büyüdüğü Rumeli toprakları şairin yaşamında önemli etki ve izler bırakmış, Türk kültür bileşiminden söz ederken, Anadolu ile birlikte daima Rumeli'yi de vurgulamış, böylece Rumeli'ye duyduğu özlem ve sevgiyi de ifade etmiştir.

Öte yandan; şairin "Açık Deniz" şiirinde "Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum / Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum" dizelerindeki "alev gibi hasret" sözcüklerinden de anlaşılacağı gibi "var olan" ile "özlenen" arasında pek mutlu geçtiği söylenemez ve yaşamı boyunca sürecektir bu çocukluk yıllarına dayalı mutsuzluk serenadı...

Onun hayatı boyunca sürecek mutsuzluğunun kaynağını oluşturan olaylar 1897 yılına dayanmaktadır. Bu yıl içinde babası annesini de ikna ederek daha güvenlikli yaşamak adına Üsküp'ten Selanik'e göç etmeye karar verir ve evin bütün eşyalarını satar. Bu karara üzülen annesi verem hastalığına yakalanır ve çok geçmeden de ölür. Bunun üzerine Yahya Kemal önce bir akrabasının çiftliğine yollanır, sonra da Selanik İdadisine yatılı olarak yazdırılır. Annesinin ölümü Yahya Kemal'i derinden etkilemiştir. "Ufuklar" şiirinde annesinin ölümünü "Annemin naaşını gördümdü / Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle / Acıdan çıldıracaktım" dizeleri ile anlatır. Annesinin ölümünden sonra babasının bir başka kadınla evlenmesi ise, şairi daha da acılara gark eder. Üvey annesini anne olarak kabul edememiş ve onunla hiç anlaşamamıştır.

Çocuk yaşta bu birkaç yıl içinde yaşadığı olaylar Yahya Kemal'in çocuk kişiliğini derinden etkilemiştir. Şair hayatı boyunca daima mutlu bir aile özlemi içinde olmuş ve çocukluğunda yaşadığı bu olayların etkisinden de hiç kurtulamamıştır.

Baba evinde mutsuz günlerinden sonra 1902 yılında İstanbul'a gitmeye karar verir. İstanbul'a geldiğinde Galatasaray Lisesi'ne girmek ister ama bunu başaramayınca bir kez daha yıkılır ve Paris'e gitmeye karar verir. Daha on sekiz yaşındadır ve böylesi bir kararın kendisine neler getireceğinin de farkında değildir. Ancak; baba evindeki mutsuz günlerden sonra İstanbul'da da istediğini elde edememesi ve o yılların Osmanlı'yı yönetenlerin baskıcı tavırları onu Paris'e gitmeye sevk eden nedenler olarak ortaya çıkmaktadır.

1903 yılında kaçak olarak Paris'e gittiğinde, orada yaşamaya yetecek ne yeter parası, ne de Fransızcası vardır. Kısa sürede orada başta Jön Türkler olmak üzere Türk grupları ile tanışır ve görüşmelere başlar. Daha sonraki yıllarda Fransız sanat çevrelerine de girmeye başlar. O yıllarda Fransa'da en sıcak tartışma konularından biri de, ulusçuluğun kaynakları, yurt toprağının önemi, ulusun ve ulus kavramının oluşum süreci gibi sorunlardır. O da bu konulara ilgi duyar ve kütüphane kaynaklarından bilgi açığını kapatır. Bir yandan da Paris'in toplumsal yaşamına karışır, tiyatrolara, konserlere gider. Bu süreç içinde Fransız edebiyatına da ilgi duyar ve başta Victor Hugo, Charles Baudelaire ve Paul Verlain'in sanatları ve eserlerini inceler. Böylece Yahya Kemal Paris'e gitmeden önce sadece Ziya Gökalp'ten etkilenmiş bir şairken, Fransa'da yaşadığı süre içinde oranın tarih, kültür ve sanatına ilgi duyarak düşünsel değişimlere de uğramıştır.

Yahya Kemal, Paris'te uzun sayılabilecek bir süre olarak dokuz yıl kalmıştır. Onun kişiliğinin, şairliğinin, sanat adamlığının oluşmasında Paris'in çok önemli etkileri bulunmaktadır. 1912 yılında İstanbul'a döndüğünde artık bambaşka bir insandır. İstanbul'a döndükten sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Tevfik Fikret ile yakın temasları olur ve şiirlerini dergilerde yayınlamaya başlar. İstanbul'a döndükten sonra üniversitede tarih ve edebiyat dersleri verir, Varşova, Lizbon ve Madrit büyükelçiliği görevlerinde bulunur, milletvekilliği yapar. 1955 yılında sindirim sistemi sorunları nedeniyle hastalanır. Tedaviler sonucu iyileşirse de, 1958 yılının 1 Kasımında ise "bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir"

Yahya Kemal'in hepsi de ölümünden sonra yayımlanan "Kendi Gök Kubbemiz", "Eski Şiirin Rüzgariyle", "Bitmemiş Şiirler ve Rubailer" ve "Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş" isimli dört şiir kitabı bulunmaktadır.

"Kendi Gök Kubbemiz" isimli kitabındaki en önemli şiirlerinden birisi "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiridir. "Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede / Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de" dizeleriyle başlayan şiirde şair Türk ulusunun bin yıllık bireşiminden doğan ulusal uygarlığın ve Türklüğün anlamını irdelemektedir bir anlamda.. Şair, bir ramazan bayramı sabahında Süleymaniye Camiisinin önündedir ve insanlar akın akın bayram namazına gelmektedir. Gün yeni doğmakta ve manzara mavileşmektedir. Tozlu zaman perdesi aradan kalkar ve şair bugünle geçmiş arasındaki bağlantıyı görür. Bir anlamda zaman durur, artık zaman ne bugündür, ne dündür, ne de yarın.. O anda artık zamanın içinde kesintisiz bir tarih ve kültür ırmağının akışını görür. "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiri, şairin tarih görünüşünün destansı bir anlatımıdır aslında..

"Kendi Gök Kubbemiz" in bir diğer şiiri "Açık Deniz" şiiridir. "Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum / Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum" dizeleriyle başlayan şiir, şairin tarih görüşünün izlerini ve etkilerini taşır, ama bu şiirde daha çok şairin, "doğduğu yerlere duyduğu özlem duygusu" egemendir. "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiirinde şairin çıkış noktasının bu günün geçmişi çağrıştırması, bin yıldır kesintisiz olarak süregelen geçmişin bugün yeniden yaşanması iken, "Açık Deniz" de şairin hala içinde yaşayan "sıla özlemi" duygusunun nasıl tarihsel bir boyut kazandığı görülmektedir. Burada şairin dünle bugün arasındaki gelgitleri önemlidir.

Şairin "Koca MustafaPaşa" şiirinde, İstanbul'un Koca Mustafa semti anlatılmaktadır. Bu semtin şair tarafından bir şiire konu edilmesi en sevdiği semtlerden biri olmasındandır kuşkusuz..."Koca Mustapaşa! Ücra ve fakir İstanbul / Ta fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul / Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada / Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rüyada" dizeleriyle başlayan şiir, bu semtin insanlarını tanıtarak başlamaktadır. Şairin "ücra ve fakir İstanbul" olarak nitelediği bu semti, bireşimin bir süreği olarak gördüğü söylenebilir. Şaire göre İstanbul'un bireşimden kopan yerleri vardır ve Kocamustafapaşa bu yerlerden değil, bireşimi sürdüren ve eskiyi temsil eden semtlerindendir. Şiir bu haliyle daha ilk dizelerinden itibaren tarih, kültür ve bireşim kokmaktadır adeta...

"İtri" şiiri şair tarafından Rıfkı Melul Meriç'e adanmıştır ve yedi tane yedilik bentten oluşan şiirde, besteci Itri'nin bir tür yaşam öyküsü verilirken, bu yaşam öyküsü bir anlamda Osmanlı'nın 1071 yılından bu yana uğradığı kültürel değişime ya da Yahya Kemal'in deyimiyle "terkib"e dönüşmektedir. "Nice bayramların sabah erken / Göğü top sesleriyle gürlerken / Söylemiş saltanatlı tekbiri" dizeleriyle başlayan şiirin birinci bendinde, fetih düşüncesine, Itri'nin "saltanatlı tekbiri" eşlik eder. "Tekbir" sözcüğü Anadolu'ya çeşitli bölgelerden gelen insanları birleştiren bir öğe olarak kullanılır. Böylece, bir anlamda Itri'nin kişiliği ile bireşim özdeşleştirilir. İkinci bentte aynı düşünceler hakim olmakla birlikte "vatan coğrafyası" unsuru ön plana çıkar. Üçüncü bentte, şair yine vatan coğrafyası unsuruna değinerek, Itri'nin müziğinin ülke topraklarını nasıl vatanlaştırdığı belirtilir. Ülkenin genel kültürel coğrafyasının ele alındığı ilk üç bentten sonraki iki bentte şair Itri'nin müziğinden edindiği izlenimlere dayanarak betimlemeler yapmaktadır. Beşinci bentte, Itri'nin bestelerine atıflar bulunmaktadır. Altıncı bentte, Itri'nin sanatçı gizemine ilişkin deyişler yer almaktadır. Yahya Kemal, Itri şiirinde sanatla terkib arasında bir bağlantı kurup, sanatta uluslaşma sürecine vurgu yapar. Şiirde, yaşamın ölümlülüğü ile sanatın ölümsüzlüğü arasındaki karşıtlıktan yararlanılmaktadır.

Şairin müzikle ilgili diğer iki şiiri de "Eski Musiki" ve "Kar Musıkileri" şiirleridir. "Eski Musıki" şiiri üç bölümden oluşmaktadır. "Çok insan anlayamaz eski musikimizden / Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" dizeleriyle başlayan birinci bölümde şairin kültür ve müzik ilişkisi konusundaki düşünceleri yer almaktadır. Şiirin ikinci bölümünde Itri, Seyyid Nuh ve Hafız Post gibi müzik üstatlarının adları anılarak bu üstatların kemençelerinin, tanburlarının dinlenmesi gerektiği söylenir. Şaire göre bu müzik üstatlarının sazlarında vatanın sesi duyulur. Şair burada vatan sözcüğünü, ulusallaşma süreci ile bağlantılı olarak ölümsüzlüğü vurgulayan bir anlamda kullanmaktadır. Şiirin üçüncü bölümünde de yine aynı müzik üstatlarına göndermeler bulunmaktadır.

Şair "Kar Musikileri" şirini Varşova'da elçilik görevindeyken yazmıştır. Altı beyitlik şiir kompozisyon bakımından iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, şair Varşova'da odasında iken kar yağmaya başlar. Varşova'da kışlar sert geçtiğinden şair bu karın günlerce hatta aylarca süreceği kaygısına kapılır ve karın ruhunda bıraktığı etkiyi kuytu bir manastırda dua çalan bir orgun sesine benzetir. İkinci bölümde ise, Tanburi Cemil Bey'in plağının şairde bıraktığı etki anlatılır. Şairin çok sevdiği İstanbul'dan ayrı bir durumda ama gönlü hala İstanbul'da adeta düşleme geçmiştir. Şair bu şiirinde karşıtlıklardan yararlanır. Şiirin birinci bölümünde gerçeği oluşturan unsurlarla, ikinci bölümünde düşlerini oluşturan unsurlar birbirinin karşıtıdır.

Şairin müzikle ilgili daha doğrusu müziği mecazi olarak kullanan bir başka şiiri de "Mevsimler" şiiridir. Bu şiirin, müzikle ilgili öteki şiirlerden farkı, Yahya Kemal'in tarih ve kültür bireşimi savından bağımsız olarak yazılmış gibi görünmesidir. Dört kıtalık şiirde, tema gerçek anlamıyla kullandığı sonbahardır. Ancak; şiirde yine tarihsel bakış açısı ve Itri'ye atıfa yer verildiği görülmektedir.

"Hayal Beste" şiiri, içinde beste sözcüğü bulunmasına rağmen, sadece müzikle değil, kendi tarih ve kültür savının çerçevesinde sanatla ilgili bir şiirdir. Ana tema, Türklerin her dönemde zaferler kazandığı, şehir, devlet ve medeniyetler kurduğu üzerine kuruludur.

Yahya Kemal'in İstanbul ve onun bazı semtleri için yazdığı şiirleri de bulunmaktadır. İstanbul, şairin en sevdiği ve kültür bireşiminin en köklü olarak gerçekleştiği kenttir. Şair, 1912 yılında Paris'ten döndükten sonra İstanbul'un semtlerini gezerek kenti dokularına nüfuz ederek tam anlamıyla tanımaya çalışır. "Bir Tepeden" ve "Bir Başka Tepeden" şairin İstanbul ile ilgili şiirlerinden ikisidir. İlkinde, bir "sen"den söz edilmekte ve o kimsenin tepeye rüya gibi bir akşamı seyretmeye gelmesi anlatılır. Şair, şiirde geçen bu "sen"i güzellik bakımından İstanbul ile özdeşleştirir. Şiirin "Irkın seni iklimine benzer yaratırken / Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış" dizeleriyle başlayan ikinci kıtasında yine şairin kültür ve tarih bireşimine ilişkin düşünceleri yer almaktadır.

Şair, "Bir Başka Tepeden" şiirindeyse, İstanbul'a seslenir, kente olan sevgisini belirtir ve "sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer" diyerek onu yüceltir. Ama şair için İstanbul'un önemi sadece onun güzellikleri nedeniyle değildir kuşkusuz..Kente asıl anlamını veren, o kentte yaşayan, ölen ve yatan insandır. O insan ise, Yahya Kemal'in tarih ve kültür bireşiminde yer alan ve uluslaşmaya katkı sağlamış insandır.

"Siste Sesleniş" şiiri de İstanbul ile ilgilidir. Bu şiir Tevfik Fikret'in "Sis" isimli şiirne tepkidir bir anlamda.. Fikret'in, "Sis" şiirinde biraz da kötümser bir hava içinde ve baskıcı yönetimlerin etkisi altında İstanbul'un maddi ve manevi varlığı hakkında yazdığı olumsuz düşünceler vardır. Buna karşılık, Yahya Kemal ise, "Siste Sesleniş" isimli şiirinde Kanlıca, Kandilli, Göksu ve İstinye'den söz ederek Boğaz'ı İsviçre göllerine benzetir. Yahya Kemal  İstanbul ve semtleri konusundaki bütün şiirlerinde olduğu gibi, bu şiirinde de resimsel anlatım (pitoresk) kullanmıştır.

Yahya Kemal'in İstanbul hakkındaki şiirlerinden bazıları özellikle Üsküdar hakkındadır. Şairin, Üsküdar hakkındaki şiirlerinden birisi "İstanbul'un Fethini Gören Üsküdar" isimli şiiridir. Şiir, imgelem ve kugu bakımından diğer İstanbul ve Üsküdar şiirlerine göre daha zayıf bir görünümdedir ve daha çok öyküleme yöntemine dayanır.

Yahya Kemal'in Üsküdar hakkındaki şiirlerinden bir diğeri de, "Hayal Şehir" şiiridir. Şair, "Git bu mevsimde, gurub vakti Cihangir'den bak / Bir zaman kendini kaşındaki rüyaya bırak" dizeleriyle başlayan bu şiiri Üsküdar'ı Cihangir ve Park Otel'den gece vakti seyrederek yazmıştır. Şair, "İstanbul'un Fethini Gören Üsküdar" şiirinde  fetih yıllarındaki Üsküdar'dan söz ederken, "Hayal Şehir"de daha çok günümüz Üsküdar'ını gün batımında uzaktan seyrederek yazmış ve şiirde batan güneşin ışıklarının evlere ve evlerin camlarına vurdukları anda, Üsküdar'ın nitelik değiştirdiğini belirtmiştir. Şairin, Üsküdar hakkındaki bir diğer şiiri ise, "Üsküdar'ın Dost Işıkları"dır. Şair bu şiiri de Park Otel'deki odasından yazmıştır. Şiir bir anlamda "Hayal Şehir" in devamı niteliğindedir.

"Ziyaret" ve "Atik Valde'den İnen Sokakta" şiirleri de şairin Üsküdar konulu şiirlerindendir. "Şadırvandaki suyun sesi", "çiniler" gibi imgeleriyle yer yer Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Bursa'da Zaman" şiirini de anımsatan "Ziyaret" şiiri, şairin yanındaki kimseyle Atik Valde'yi ziyaretinin öyküsüdür. Şair bu camiinin içinde kendisini adeta başka bir alemin içinde görmektedir. Bu alemde şadırvandaki suyun sesini işitir ve oradan haz ve duyguyla ayrılırlar.

"Atik Valde'den İnen Sokakta" şiirinde ise, şair tek başına ramazanın kutsallığını yaşamak için yine Üsküdar'dadır. Şiirde, oruç bozmak için top sesinin -evet oruç top sesi ile bozulurdu eskiden- tatlı bir intizar diye nitelenen beklenişi ve bu bekleyiş sırasında duyulan heyecan ve sessizlik, top patladıktan sonra ise, kerpiçten evleri kaplayan neşe anlatılır.

"Kandilli'de eski bahçelerde / Akşam kapanınca perde perde / Bir hatıra zevki var kederde" dizeleriyle başlayan "Akşam Musikisi" şiiri, şairin sevilen ve populer şiirlerinden biridir. Şiirde belirgin bir yalnızlık duygusu hakimdir ve Kandilli semtinin, şairin dekor olarak istediği atmosferi yeterince sağlayan bir imgeselliği vardır. Kandilli'nin eski bahçelerinde akşam perde perde kapanınca kederde bir hatıra zevki vardır.

Yahya Kemal'in İstanbul sevgisi ile birlikte yaşlılığı da konu alan şiirlerinden biri de "Eylül Sonu" şiiridir. "Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen son baharları / Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa / Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa" dizeleriyle  başlayan şiirde mevsim sonbahardır ve sonbahar aynı zamanda yaşlılık anlamına da gelmektedir. Şair, günlerin kısaldığını, Kanlıca'nın ihtiyarlarının, geçen sonbaharları bir bir hatırlamakta olduğunu söyleyerek şiire girer; ama hemen sonra yaşlılığın şaire ölümü, ölümün de İstanbul'dan ayrılmak olduğunu anımsatır. Bir başka deyişle; yaşam İstanbul'la eş değerdedir ve özdeştir. Şiirde yaşlılık ve ölüm duyguları yanında yoğun bir Kanlıca sevgisinin de etkin olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Şair, "Sonbahar" isimli şiirinde de yaşlılık ve ölüm korkusunu ele alır. Şiirin girişinde, yaşlılığı ve ölümün yaklaştığı zamanı, sonbahara benzetir şair...Yaşlılıkta bir gün "fani ömür bitecek ve bir uzun sonbahar" olacaktır. Bundan sonra da sonbaharı betimler işte o zaman, yaprak, çiçek, kuş dağılır, tarumar olur. Şairin, "Düşünce" ve "Sessiz Gemi" şiirlerinde de ölüm duygusu yer almaktadır.

"Erenköy'ünde Bahar" şiirinde platonik bir aşk konu edilmektedir. Şair, aşık olunca içinde mavi bir semanın yıldızları doğmuştur. Sevgilinin sesinin akislerinden hayal içinde kalmıştır ve o hayal içinde şair, sevgilinin güzelliğini bir saltanatın güzelliği sanır. Yine bu şiirde, İstanbul'un baharıyla aşk özdeşleştirilir ve İstanbul'un bahar havasının insanı birden bire çarpması gibi, bahardaki tanışıklıklar da birden bire aşka dönüşür.

Yahya Kemal, şiirlerinde İstanbul'u en iyi anlatan ve betimleyen şairlerimizden biridir kuşkusuz..Ama o kadar mı ? Değil tabii ki...Yahya Kemal, Türk şiirinin en önemli kilometre taşlarından biridir de aynı zamanda..

Gelin,  O'nun İstanbul'u en iyi betimleyen şiirlerinden biri ile bitirelim yazımızı: "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer / Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul / Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer"



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.