Yazarkasa edebiyatçılığın Ahmet Ümit ile imtihanı

02.01.2015 00:33:28
A+ A-

Sanırım bir okuyucunun başına gelecek en talihsiz veya sıkıcı durum keşfetmek için sabırsızlandığı bir yazarın ilk kitabını bitirdikten sonra kandırılmış hissine kapılmış olmasıdır. Sevenleri ve sayın yazar kusura bakmasın fakat içinde bulunduğum durumu açıklayacak başka bir kelime aklıma gelmiyor.

Ülkemizin çok okunan polisiye yazarlarından Ahmet Ümit’in “Sultanı Öldürmek” isimli eseri elde ettiği başarıyla öylesine ters köşelerde duruyor ki parmaklarımın dile gelmemesini kendime ihanet olarak kabul ederdim.

Yukarıda bahsettiğim mevzu günümüz memleket edebiyatı için değişmez bir kural haline gelmiş gibi gözüküyor. Bunda en çok payı olan şeyin ise edebiyatla paraları dışında uzaktan yakından ilgisi olmayan sermaye sahiplerinin ve açgözlü girişimcilerin huşu içinde yayıncılık sektörüne Hüseyin Bolt temposuyla hücum etmeleri gerçeği yatıyor. E haliyle yaşamını bu keyifli meslekten kazanan yazarlarda bir süre direndikten sonra sermayenin dergâhından çıkarak yazar kasalara dönüşüyorlar.

Öyle ki romanlarında tasavvufi temaları içtenlikle işlediğini dile getiren yazar ablanın dünyayı ve içinde yaşayan her şeyi çöplüğe çeviren bankaların kredi kartı reklamlarında gönül rahatlığı ile oynayabilmesi veya farklı mezheplere şirin görünmeye çalışan yazar abilerin hinliklerini hümanizm diye yutturmaya çalışmaları gibi…

Peki, Sayın Ahmet Ümit bu karnavalın neresinde diye sorarsanız cevabım tam ortasında. En azından “Sultanı Öldürmek” isimli romanıyla; şöyle ki sıradan bir kitabı klasik bestseller yapma yolundaki bütün kilometre taşları ilgili kitap için profesyonelce döşenmiş. Kitabımızın ön kapağı usta işi bir çalışmayla alıcısının algılarına doğrudan hitap ediyor. Başlık “Sultanı Öldürmek” ve hemen altında kitabın içeriğiyle alakası olduğunu sandığımız padişahın afili bir resmi. Peki, gerçek böyle mi? Ne yazık ki hayır! Kurgunun içine daldığımızda özne olarak Sultan’ın okuyucuya yutturmaya çalıştıkları ile alakası olmadığını öğreniyoruz.

Buraya kadar biraz esneme payı gösterebiliriz; lakin arka kapağa geçtiğimizde işin rengi hepten değişiyor. Tabi kitabı okumayanlar için sorun yok. Arka kapak yazısını okuyan siz okuyucular afili bir maceranın içine dalacağınızı zannedebilirsiniz. (Ki yayınevinin okuyucuda oluşturmak istediği algı da tam bu yönde.) Evet kitabın mikro özeti içeriğe göz kırpmıyor değil ama bir farkla o da okuyucular kurgunun bütünlüğüne inandırılırken asıl olan yaşananların birbirini tamamlayan yapıdan epey uzak oldukları. İki olay -yani tarihçi Nüzhet’in öldürülmesi ile Fatih Sultan Mehmet’in ölümü- cılız değinmeler dışında neredeyse bütünlükten hepten kopuklar. Ve beş yüz on altı sayfalık romanın içini tam manasıyla kontrol etme imkânı olmayan okuyucular yayınevinin satış stratejisine yenik düşüyorlar.

Bir kez daha sayın yazar ve okuyucuları kusuruma bakmasın ama bunca zamandır polisiye roman yazan ve hatırı sayılır bir kitlesi olan bir yazar beş yüz on altı sayfanın içine bir sayfalık bile olsa zekâ kırıntısı serpiştirmez mi?

Polisiye romanların bildik klişeleri öylesine bıktırıcı bir havayla tekrarlanmış ki insan bir süre sonra zihnini köşeye sıkışmış hissediyor. Ruhsal sorunları dolayısıyla eski aşkını öldürdüğünü sanan Müştak’ın neredeyse yüz sayfaya varan vasat iç konuşmaları, yazarın şahane olarak takdim ettiği aşkın kısa süreli yaz aşklarından öteye gidememesi, günümüz teknolojisini dikkate almadan polislerle girilen ikili diyaloglar, zoraki oluşturulmuş şüphelilerin merakımızı kaşıdığı anlarda sıradan sonlarla devre dışı bırakılmaları, kitabın neredeyse üçte birini işgal eden ve her defasında ne alaka diye sorduğumuz İstanbul’un fethinin bilindik bıktırıcı tekrarları, olayların tarihi arka yüzünü oluşturan şeyin yaşananlardan bağımsızlığı, klişe polisiyelerin en vasat taktiklerinden biri olarak kitabın içeriğinde fazla göze batmayan şahısın asıl katil çıkması ve en berbatı bunun hizmetçi kız olması.

Takıldığım ve beni yazarın ve yayınevinin iyi niyetini sorgulamaya iten bir şey de kitabın sonunda verilen beş sayfalık kaynakça. Yani olacak iş değil desem yeridir. Tam beş sayfayı bulan bir kaynak listesiyle İstanbul’un fethine yöneleceksin ve kitap boyunca verdiğin bilgiler Wikipedia'da yazılanlardan öteye gitmeyecek. Ayrıca bu kadar kaynakçanın bir romanın arkasında ne işi var diye sormadan edemiyorum.

İşte Sayın Ahmet Ümit’in yüz binler satan kitabının ben denizde vuku bulan kısa hikâyesi…

YORUMLAR

Süper -

Sonunda Ahmet Ümit hakkında kral çıplak diyen birileri ile tanışmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ağzınıza sağlık. Çoğu zaman, acaba ben mi yanılıyorum diye düşünüyordum. Tespitleriniz çok yerinde. En son İstanbul Hatırası ile polisiye ile zerre ilgisi olmadığına karar verdim. Benim de kendisi hakkında fikirlerime bir göz atar, yanıldığım ya da abarttığım konularda fikirlerinizi söylerseniz çok sevinirim. http://ucalisan.blogspot.com.tr/search/label/Ahmet%20%C3%9Cmit

1 0
A.Ü -

Okuduğum ilk Ahmet Ümit romanı 'Sultan'ı öldürmek'ti. Ve benzer sebeplerden sonunu gerçekten hiç merak etmeyerek kitabın ortasında okumayı bıraktım.

0 0
harika -

Tespitleriniz müthiş. Elif Şafak'ı çok severim ama güzel eleştirmişsiniz. Havalimanındaki banka reklamlarını gördüğümde ben de çok garipsemiştim.

0 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.