'Kocamı bir kere bile çıplak görmedim'

'Kocamı bir kere bile çıplak görmedim' LGBT
4,2
16.02.2014 12:14:24
A+ A-

Volkskrant gazetesinin hafta sonu ekinde her hafta bir röportaj yayınlanıyor. Hollandalı yazar Corine Koole, görüştüğü insanlara yaşadıkları aşklar ve arzular hakkında sorular sorarak, onlarla birlikte aşk denen bu bilmecenin sırlarını çözmeye, anlamaya çalışıyor.

İnsanların yaşam hikayelerine olan merakımdan ve yazarın özlü anlatım stilinden dolayı genelde bakarım o sayfaya.

Bazen de öyle bir göz atarım çünkü zaman kalmaz hepsini okumaya ama bir ara okumak üzere saklarım hep onları. Tencerede kalan yemeği, bayatlamış bir ekmeği çöpe atarken o kadar düşünmem de, sakladığım gazeteleri atarken çocuklar gibi bin dereden su getirir, mızmızlanırım. Bir kitabı, bir gazeteyi okumadan atmak israfların en büyüğü gibi gelir bana. Onlar yığıldıkça suçluluk duygusu da onlarla birlikte çoğalır ama o da ayrı bir konu…

Hikayelerdeki aşklar bizim de bildiğimiz türden aşklar aslında. Gizli, masumane, şehvet ağırlıklı, karşılıksız, uzun, kısa süreli, unutulmayan, çılgına çeviren, platonik ama onları özel kılan samimi bir dille ve her seferinde başka bir metafor ile anlatılıyor olmaları.

Daha önce de okuduktan sonra etkisinde kaldığım anlatımlar vardı ama bu haftaki röportaj şimdiye kadar okuduklarımın içinde en ilginç olanı diyebilirim. Bu yüzden  paylaşmak istedim sizinle.

Hikayede Valeria takma ismini kullanan kadın bugün 75  yaşında ve 37 yıllık evliliği boyunca, kocası ile sadece üç kez cinsel ilişkide bulunmuş. Ta ki, adam ölene kadar da anlamamış bunun nedenini.

“Gençliğimde ‘bir erkek seninle vücudun için beraber olmuyorsa eğer, sana sen olduğun için değer veriyordur’ diye öğrettiler bize rahibeler,” diye anlatıyor kadın.

Ve devam ediyor:

“Evliliğimizin ilk yıllarında kocam bana yaklaşmayınca, aklıma bir şey gelmedi bu yüzden. Bana değer verdiğini düşündüm. Otuz yedi yıl birlikte yaşadım onunla ve o süre boyunca sadece üç kez cinsel ilişkide bulundu benimle. Her defasında da hamile kaldım. Yorganı kafamıza kadar çektikten sonra lambayı kapatırdı ilişki sırasında. Uzun sürmezdi zaten. Üçüncü çocuktan sonra, bir daha da elini sürmedi bana.

Güzel bir adamdı kocam. Çok çekici buluyordum onu, dokunsun istiyordum bana ama o her seferinde itiyordu beni. Bir keresinde sordum hatta. Neden istemiyorsun, dedim ama cevap alamadım soruma. Onu hiç çıplak görmedim ben mesela. Banyonun kapısını hep kilitlerdi. Katolik olmam arzularımı dizginlemeye yetmemişti ama bu konuda konuşmamayı öğretmişti. Hafifmeşrep, ya da seks meraklısı zannederler beni korkusu ile kimseye açamadım derdimi. Ölene kadar, ona dokunamadan, aynı yatağı paylaştım kocamla.

Yatak odasına giden koridorun verdiği acı dayanılmaz olurdu bazen. O yüzden ben erkenden çıkardım odaya. O gece yarısı, bir-iki gibi gelirdi yatağa. Beni bir kez kollarına alsın diye çok geceler bekledim ama, almadı. Beklemekle geçti yıllarım.

Başka yerde köreltmek istemedim duygularımı; onu istiyordum ve iyi ve kötü günde onunla beraber olmak üzere Tanrı’nın önünde yemin etmiştim. Evime, çocuklarıma, işime verdim kendimi sonra. Neyse ki onlar emeklerimin değerini bildiler. İşimde de başarılıydım.

Eşim öldükten sonra, evliliğim sırasında görmediğim sinyalleri bir bir algılamaya başladım. Evlenmeden önce, ‘iki yatak alırız’ demişti bana. O zaman anlam verememiştim ama kabul etmiştim yine de. İki ayrı yatak ve tek bir çarşaf dış dünyaya bizi çift gösteriyordu ama gerçekte iki ayrı, iki yalnız insandık evin içinde.

Öldükten birkaç hafta sonra, 2010 yılında, üç tane adam aradı beni. Kocamı yakından tanıdıklarını söyleyip başsağlığı dilediler bana.

Üçünü de ayrı ayrı eve davet edip konuştum onlarla ve o konuşmalardan sonra birçok şey yerine oturdu. Onun kızgınlıklarının, asabiyetinin, hüsranının, beni reddedişinin, suskunluğunun, birçok şeyin nedenini anladım.  

Öğretmendi. Homoseksüel olduğunu bilselerdi eğer, atarlardı onu işinden.

Hayatını, başkalarını normal olduğuna ikna etmekle geçirmiş meğer. Vizite kartı, kalkanı da benmişim. Aptal de, salak de bana ama aklımın ucundan bile geçmemişti onun homoseksüel olduğu.

62 yaşındaydı kanser olduğunu öğrendiğinde. Bir sene sonra da öldü zaten. Ölüm döşeğinde bile bir şey söylemedi bana. O üç adamla konuştuktan sonra acılarım biraz olsun hafifledi diyebilirim. Karanlık bir evliliğin azabından kurtulmuş, sorularıma cevap almıştım.

Mutsuzluğumuzun nedeni ben değilmişim meğer. Bunu bilmek özgürleştirmişti beni. Yalansız yaşamanın nasıl bir şey olduğunu örgendim sonra. Yeni bir insan tanıdım, sevdim, sevildim, kadın olduğumu hissettim ama neyazık ki onu da kaybettim.

Özgürlüğe kavuştum kavuşmasına da, o kaybolan yılların acısı bir türlü çıkmıyor içimden.

Eşim hem kendi hayatını, hem de benimkini mahvetti.

Ne o istediği gibi yaşayabildi, ne de ben.

Birbirimize o kadar yakın olmamıza rağmen, birbirimizin acılarından habersiz bir hayat yaşadık ve en çok ağırıma giden de bu.

Kafama sıkasım geliyor o yıllar aklıma geldikçe. Yazık değil miydi bize?

Ne kadar safmışım, diyorum kendi kendime. Ama benim ne suçum vardı ki?

Rahibeler öyle öğretmişti.”

 

Benzer yaşamlara, farklı oldukları için, yok edilen, dışlanan, sırlarını kendileri ile birlikte öbür dünyaya götürmek zorunda bırakılan, olduğu gibi yaşama hakkı elinden alınanlara hitaben, onların anısına…

Bron, Volkskrant, 15 Şubat 2014.

NOT: Resimdekilerin hikaye ile ilgisi yoktur.

YORUMLAR

toplum -

düz mantık belki ama bu toplumun baskısı ve değer yargıları aldıklarından çok vermemiştir. yani bir yararı varsa en az iki zararı dokunmuştur, son zamanlarda en çok kahrettiğim şey şu onlarsız hiç olmuyor, onlarlada olmuyor. insanlar ah bu insanlar.. gazetelere dergilere kitaplara kısaca yazılana verdiğiniz değer, takdire değer... on numara bir yazı

0 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.