Poyraz'ın tehlikeli oyunları

19.03.2015 23:11:05
A+ A-

"Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum."

Her hafta Çarşamba olduğunda, ekranın karşısına kurulup Poyraz’ı beklerken aynı satırları düşünüyorum. Poyraz’ı umutsuzca ekrana bakarken gördüğümde hep aynı satırlar, Oğuz Atay’ın Tehlike Oyunlar’ı, sayfa 23’te aniden karşımıza çıkan ve Hikmet’in kendini belki de en iyi anlattığı bu satırlar…

Ses vermeyen tahtalara basarak ilerleyen Hikmet, hangi tahtaların ses çıkarmadığını öğrenmeye çalışan Hikmet, her anı daha yaşamadan eskiten Hikmet ve onu yıllar sonra bize tekrar hatırlatıp sevdiren Poyraz Karayel…

Sanırım hepimiz Ethem Özışık’a kocaman bir teşekkür borçluyuz, bize Oğuz Atay’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı hatırlattığı için veya hiç bilmeyenlere tanıttığı için. Bu bir uyarlama mı? Hayır. Esinlenme mi, değil. Hikâyenin benzerliği zaten yok. Ama Oğuz Atay’ın yazarlarımıza miras bıraktığı satırları çok güzel bir sahiplenme durumu var, yıllarca yazarların veya yazamayanların pembe dizi bataklığında debelendiği ve seyirciyi de o bataklığa çektiği bir ortamda bizi o düştüğümüz bataklıktan tutup çıkaran biz dizi var: Poyraz Karayel. (Kerem Deren’in Ezel’ini unutmayalım elbette)

Poyraz’ın bilinmeyenlerini, iç dünyasını ve en önemlisi de hayallerini Oğuz Atay’a tutunup izlemek seyirciyi ciddi anlamda yukarı çeken, dizinin en güzel yanı. Çarşamba geceleri pembe dizilerin arasından sıyrılıp kendine yer edinen ve diğer dizileri de replik yazma noktasına çekip yükselten bir iş oldu Poyraz Karayel. Bir anlamda çıtayı yükseltti diyebiliriz. Zira en son Ezel’de almıştık aynı tadı, repliklerin derinliği, kurgunun sağlamlığı, karakterlerin devamlılığı… Şimdi aynı tadı Poyraz’da alıyorum. Elbette o dizinin derdiyle bu dizinin derdi birbirinden farklı. Poyraz’ın talihsiz adam serüvenini eğlenceli bir dille anlatıyor yazar, zira hayatındaki herkesten darbe üstüne darbe yiyen Poyraz’ın dramına ancak mizahi bir dille dayanabilirdik haftanın orta yerinde, aksi takdirde Ünsal Dede ile Mümtaz Komiser linçe uğrayabilirdi alimallah.

Sefer’in Sema’ya duyduğu aşkın tarifi bizi bir hafta hüzünlendirirken ertesi hafta güldürebiliyor, her normal insanda olduğu gibi. Sefer ve Zülfikar bir hafta Ocakbaşında çilingir sofrasında otururken ertesi hafta İtalyan restoranında izne gelen arkadaşlarını askere uğurlayabiliyor, çıkışında vukuata karışmayı ihmal etmiyorlar elbette. Senarist kesinlikle hiçbir karakteri dar kalıplara ve dar dünyalarına sıkıştırmıyor. Karakterler gerçekten karakter, yaşıyorlar, nefes alıyorlar, gelişmeye açıklar, kendi hikâyeleri var ve açılım gösteriyorlar.

Hikâyesi açılmaya başlayan son karakter Sema oldu 11.bölüm itibariyle. Ancak bu hikâye bizi bir parça üzecek cinsten. Sema’nın Bahri Baba’nın korumasına girişi savcı olan babasının öldürülmesinden sonra gerçekleşmiş. Katil hala hapiste, ancak genç avukat adamın peşini bırakmaya niyetli değil. Zira adamın bu cinayeti biri adına işlediğini düşünüyor. Seyircinin de bu konuda bir fikri var ve bu bizi çok korkutuyor, çünkü aklımıza gelen başımıza gelirse Sema’nın Bahri Baba’ya sadakatle bağlı olan duruşu aniden değişebilir, Sema’nın hayal kırıklığını izlemeye ne kadar dayanabiliriz, göreceğiz. Ancak olayların sündürülmeden verildiği dizide bu sır da kısa zamanda açığa çıkacaktır.

Dizinin eğlenceye yer vermeyen bir yanına gelirsek, işte orada karşımıza Zafer çıkıyor. Uyuşturucuyla mücadele eden bir derneğin saygın(!) bir üyesi olan ve uyuşturucu pazarına yeni giriş yapan mafya babası Zafer. Evet, bu ikisi aynı kişi. Hasta olan kızına bakan Ayşegül’e adım adım yaklaşan, yakınlaşmak için hiçbir fırsatı kaçırmadığı gibi, yakınlaşmak için fırsatlar yaratan Zafer’in, Ayşegül’ün genç yaşta uyuşturucudan kaybettiği abisine olan zaafından yararlanmaya çalıştığı bir gerçek. Bu zehirle ne kadar mücadele ederse Ayşegül’ün gözüne o kadar fazla gireceğini biliyor, bir yandan da yurtdışından oyuncak bebek içerisinde hap ihraç ediyor. Piyasaya zehri yüzde doksan dokuz, zehirle mücadele derneğine yardımı ise yüzde bir oranında veren Zafer’in ikiyüzlülüğü küresel çapta bilinen gerçeklerden besleniyor. Bu anlamda Zafer’in gerçekçi bir kötü olduğunu üzülerek söyleyebiliriz. Silah ihracatçısı ülkelerin savaşan tarafları ikide bir barış konferanslarında bir araya toplayıp yeni silahlar üretilene kadar ateşkes yapmaya ama asla barışmamaya ikna etmesi gibi. Bu repliği Zülfikar ağzıyla yazmış olabilirim.

Bahri Baba’nın şiddetle karşı çıktığı zehir ticaretini inatla yapan Zafer ve yanına topladığı adamlar Bahri için ölüm kararı aldılarsa da bunun kolay olmayacağını seyirciler olarak biliyoruz. Yine de bizi şaşırtmayı seven ve ne olacaksa oldurup hikâyeyi lastik gibi uzatmayarak takdir kazanan senaristten her şeyi korkarak bekleyebiliriz.

Poyraz tüm bu olan bitenin neresinde duruyor peki?

Bir insan sürekli yumruk yer mi? Yiyen bir adam düşünün, kan akıyor her defasında. Tutunamamış hayata, ama tutsa bırakmayacak gibi. Yürüyen bir felaket gibi, ama hikayesi var.

Hiç sevilmediği eşi tarafından bir gün terk edilen bir adam Poyraz. Dostu bildiği meslektaşı tarafından işinden edilen bir adam Poyraz. Kayınpederinin torununu almak için oynadığı bir oyunda hem polislik mesleğinden atılmış hem de hapis yatmış bir adam, bir baba. Babalığını yapmasını izin verilmemiş bir baba. Bu adamın yolunun bir gün kendi çocukları yerine bütün İstanbul’a babalık yapan Bahri ile kesişmesi tesadüf değil, kaderin Poyraz’a borcunu ödeme şekli. Tepside sunulmuyor ama. Poyraz’ın yine eşeleyerek çekip çıkarması gerekiyor.

Mesleğe geri dönme umuduyla ajanlık yapmak üzere Bahri Baba’nın yanına giriyor, kızıyla bir gönül ilişkisi başlıyor. Biz Poyraz seyircileri bu duruma kısaca ‘Kavuşamaz Aşıklarımız’ diyoruz. Mesleğe geri dönerse oğlunu yanına alabilmenin hayalini kuruyor ancak ona bunu vadeden Mümtaz’ın meslekten atılıp hapse girmesine sebep olan kumpası bizzat kuran kişi olduğunu öğreniyor. Poyraz’ın yıllar boyu dönüp dolaşıp hep aynı yere gelmesi iki adama bağlanıyor: Kayınpederi Ünsal ve Başkomiser Mümtaz. Bir adam da çıkıp yeter vurmayın adam öldü demiyor, zira Poyraz ölmüyor, belli ki bir sebebi var tüm yaşadıklarının.

Bu süreçte Bahri Baba’yı tanıyor Poyraz, kötülüğünden çok iyiliğini görüyor, eşzamanlı Mümtaz’ın gerçek yüzü çıkıyor ortaya, netleşiyor kafasında dünya. Ben bu sırada Hikmet’i hatırlıyorum:

"Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. Küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız."

Poyraz kendine başkaları tarafından çizilen oyunları oynamayı istemiyor, başkalarının nafile oyunlarını izlemek de istemiyor, Ayşegül ve Sinan’la kendi oyununu oynamaya karar veriyor. Ama bir bir aşması lazım engelleri, insanüstü bir çaba göstermesi gerekiyor bunun için. Çıkarcı ve ikiyüzlü oyunlarını iyi oynayan insanların sahte de olsa edinebildiği hayatların gerçeğini istiyor Poyraz, bu yüzden onların oyunlarını oynayamaz, oyunu toptan bozacak Poyraz!

 "Dünya artık ikiye ayrılmalı. Yeter derecede bir arada yaşandı." Ve Poyraz oyunlarına artık o çıkarcı, ikiyüzlü insanları almıyor ya da hayır, belli bir süre için alıyor, almış gibi görünüyor, gerçekleri ortaya çıkarana kadar. Sahte dünyalarında sıcak rüzgârlar esen kötü adamların biraz üşümesinin vakti geldi, bu rüzgârın adı da Poyraz Karayel.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.