AKP-BDP diyalogunun gerekliliği

03.04.2013 19:12:38
A+ A-

 

Kürt sorunu, çözülmedikçe yeni sorunlar çıkar. Daha doğrusu “çözümsüzlük çözümdür.” Diyenlerin sesi daha fazla çıkar. Bu da giderek çözüm isteyenleri sarıp sarmalar, çözüm isteyenler dahi çözüm önünde engel olmaya başlar. 2009 Yılında Habur süreci olarak adlandırılan sürece karşı geliştirilen kampanya sonunda sürecin mimarlarından olan başbakan tarafından bitirildi. Başbakan o gün kararlı olup, Habur sürecini devam ettirmiş olsaydı, peşinden Avrupa’dan barış grupları da gelecekti. 2009’dan 2012 yılına kadar yaşanan süreç yaşanmazdı. DTP, kapatılmaz, KCK adı altında operasyonlar bu düzeye çıkmazdı. En önemlisi de yüzlerce genç yaşamış olacak, dağa çıkan da olmayacaktı. Sürecin devam etmeyişinin yanlış olduğu ortaya çıktıkça, çözüm arayışları yeniden kendisini göstermektedir.

CHP ve MHP’nin yaklaşan yerel seçimlerin de etkisiyle bu sürecin ilerlememesi için ellerinden gelen her şeyi yapacakları ortada. Bu durumda süreci sürdürecek AKP ve BDP’den başka kimse de yoktur. Bu nedenle bu iki partinin soruna ciddi yaklaşım göstermeleri önemlidir. Aksi durumda Habur’un başına gelenler İmralı sürecinin de başına gelebilir. 2010 yılında Anayasa değişikliği konusunda kendisinden emin olan AKP o dönemde BDP’nin bazı yasal adımların atılması karşısında Anayasa değişikliğine destek verebileceğini teklif etmesine rağmen AKP buna yanaşmamıştı. Şimdiki durum daha da farklıdır. AKP’nin milletvekili sayısı Anayasa değişikliği için yeterli değildir. BDP’nin desteğine ihtiyacı vardır. BDP’nin de yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı vardır. Her iki parti aynı ihtiyacı hissettiğine göre bu partiler birbirini daha fazla yıpratmadan çözümü görüşmelidirler. Aslında, AKP ve tabanı çözüm karşıtı da değildir. Tereddütler ve kaygılar daha çok başbakandan kaynaklanmaktadır. İkna olmamış bir başbakan sanki birileri ona bunu zorla yaptırıyorlarmış gibi davranıyor. Minderden kaçıyor. Sorunu birilerinin kucağına atıp kaçan bir başbakan, sürecin adını sürekli değiştiren bir başbakan onu bu kadar zorlayan güç kimdir? Daha önce de protokol aşamasına gelmişti. Neden meclise getirmek istemiyor. Meclise getirmekle PKK’yi taraf haline geleceği anlamında mı yorumluyor. Her şey başbakanın emri ile yürütülüyor. MİT’in Öcalan’la görüşmesi emirle oluyor. Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinin yasaklanması yine onun emriyle. İmralı’dan gelen mektup önce onun eline geliyor, daha sonra BDP’ye veriliyor. Özellikle parti içinde tek adam haline gelişi nedeniyle herkes onun ağzına bakmaktadır. Danışmanlar ona yol göstermek yerine onu anlamaya çalışarak onun suyuna gitmektedir. Örneğin Beşir Atalay ve Sadullah Ergin, geri çekilme sürecinde yasal düzenlemeye gerek olduğunu söylemesine rağmen, başbakan yasal gereksinime gerek yok gerekli güvenceyi ben veriyorum dedikten sonra başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ ve başdanışman Yalçın Akdoğan başbakan gibi görüş beyan ederek yasal düzenlemeye gerek olmadığını söylediler. Burada tehlikeli bir hususu vurgulamak gerekiyor: Başbakan, etkinliğini sadece kendi çevresi üzerinde değil, değişik çevreler üzerinde de gösteriyor, ona karşı çıkılmış gibi görünse bile en sonunda onun dediklerinin gerçekleşmesi adeta doğal bir hale geldi. Barışı getirecek tek kişi olduğu vurguları yapıldıkça etkinliğini en muhalif olanlar üzerinde de gösterdi. Ona karşı çıkmış gibi görünenler zamanla onun dediklerini kabul eder noktaya geldiler. Örneğin bir hukuk devletinde tutuklu veya hükümlü olan birinin avukatlarıyla görüşmeleri yasaklanamaz. Başbakan hiçbir yasa hükmünü tanımadan yasaklama getirmiş durumdadır. Buna karşı çıkış da yoktur. İmralı Adasına gidecek heyeti dahi kendisi belirlediği durumda BDP buna karşı koymuyor. Bunu benimsemiş durumda, barışın da savaşın da kaderi başbakana bırakılmış durumda. Bunun dünyada pek benzeri yok gibi. Aslında bu tedrici olarak toplumun değişik kesimlerine kabul ettirilmektedir. Bunun sonucu bir tarafın kendi çözümünü dayatmasıdır. Bunu o kadar ince yöntemlerle yapar ki, diğer taraf kendi çözümünü önemsemez duruma gelir. Bu da karşı tarafın çözümünü kabule doğru götürür. 2011 seçimlerinden sonra tutuklu milletvekillerinin durumuna dikkat çekmek için CHP ve BDP tarafından meclis boykotu yapıldı. Devam etmesi durumunda etkili olacağı biliniyordu. Başbakan bunu çok basit bir eylem şeklinde değerlendirdi. Sonradan onun dediği çıktı. Eylemlerden bir kazanım elde edilmeden eylem sona erdi. Üstüne üstlük İstanbul BDP’sine yemin töreninden bir gün sonra büyük bir gözaltı operasyonu yapıldı.

Yasal düzenlemeye gerek olduğu başbakanın CNN’deki röportajından da belli oluyor. Başbakan bir yandan yasal düzenleme yapılmasına gerek yok silahlarını bir yere gömüp silahsız bir şekilde sınır dışına çıksınlar demekte ve eklemektedir. Silahlı olmaları haline güvenlik güçleri onlara müdahale etmezse güvenlik güçlerinin örgüte yardım yataklık suçunu işleyeceklerini söylemektedir. Diyelim ki, gerillalar silahını bir yere gömüp sınır dışına çıkmaya karar verdi. Güvenlik güçleri de silahsız olsa da onun gerilla olduğunu bildiği halde onu yakalamak için bir girişimde bulunmadığı takdirde yine örgüte yardım suçunu işlemiş olmayacak mı? Örgüt üyesi olabilmek için örgüt üyesinin o anda silahlı olması gerekli değildir. Önemli olan örgütün silahlı bir örgüt olmasıdır. Bu bakımdan başbakanın söylemi kendi içinde çelişkili ve yasal düzenlemenin yapılışının sadece PKK’liler için değil güvenlik güçleri için de gerekli olduğu görülüyor. Güvenlik güçleri, yasalardan aldıkları yetki ve görevleri gereği bir suçun işlendiğini, bir suçlunun bir yerden bir yere gittiğini öğrendikleri anda harekete geçmeleri onların görevidir. Mevcut yasalar bu görevi açıkça tanımlıyor. Başbakan da bunu söylüyor, sınırı geçen kim olursa olsun, ister kaçakçı ister PKK’li olsun güvenlik güçleri ona müdahale etmek durumundadır. Anayasa’ya göre bu durumda olan birine müdahale edilmemesine dair devletin tepesinde yer alan başbakan emir verse bile bu kanunsuz emirdir. Bu nedenle yasal düzenleme şarttır.

MHP, başlattığı miting hamlesiyle şiddete yönelebilecek söylemlerde bulunuyor. CHP de ulusalcı damar giderek şahlanmakta, Anayasal vatandaşlığı temel alan Anayasa’daki vatandaşlık tanımından Türk ibaresinin çıkarılmasına karşı kampanya başlatmış durumdadır. Yıllar önce “laiklik ve cumhuriyet elden gidiyor” yerini “Anayasadan Türk Milleti atılıyor” sloganını almış durumdadır. Bunun üzerinden sonuç almaya çalışacaktır. Bu söylem eski söylemden farksızdır. Bununla çözüm süreci karşısında geniş bir cephe oluşturulmak istenmektedir. AKP, BDP ile yan yana görünmemek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Silopi’deki sürecin sekteye uğramasında AKP’nin “süreç bitmiştir, sil baştan olacak” şeklindeki sözleri diyalogun kopması ve statükoya teslim olunması anlamına gelmiyor mu?

AKP aslında iktidardan nasiplenmek isteyenlerin bir ittifakıdır. “Kazan kazan” formülünü esas alan bu ittifak Kürt sorununun çözümünü de kazanç gözüyle bakmaya devam etmektedir. Geçmişte, polisi ve yargıyı Kürtlerin üzerine gönderenler eskisinden daha fazla etkili durumdalar. O dönemde Kürtlere dalga dalga operasyonlar uygulayanlar polisiyle, yargısıyla halen görevinin başındalar. Bu kesimler aynı zamanda “Kürt sorununu çözmek bizim neyimize” anlayışını sürdüren kesimdir. 2009 Habur/Silopi’deki karşılamalarda görüldüğü gibi bu kesimin engelleyici etkisi CHP ve MHP’den daha fazla olmuştur. AKP veya hükümet çözüm önünde engel olarak BDP, CHP ve MHP’yi görmek yerine bunları görmek zorundadır. Başbakan, halen kendi içindeki bu kesimlerin yalanlarına doğruymuş gibi bakmaya devam ediyor. Örneğin halen “Öcalan’ın avukatlarının Öcalan’ın görüşmelerini, avukatlar değiştirip veriyorlar” şeklinde söylemler kullanıyor. Oysa avukatlara dair iddianamenin 87. sayfasında “avukatların hazırladığı görüşme notlarıyla devletin kayıt altına tuttuğu notlar arasında farklılık bulunmadığı tespit edilmiştir.” Yine ÇHD’li avukatlarla ilgili olarak sürekli 11 kapalı hücreden bahsetmesi hususunun da bundan farkı yoktur.  

Başbakan ve hükümet Kürtleri veya PKK’yi bir taraf şeklinde görmemek adına yasal düzenleme yapmak istemiyor. Yasal düzenleme yapmak istediği zaman sanki PKK ve Kürtler taraf olacak gibi düşüyor. Doğrusu da Kürtleri taraf statüsünde olmalarıdır. Yoksa tek taraflı bir sürece doğru gidiliyor bu da çözüm değil çözümsüzlük istemektir. Dünya, Öcalan’ın mektubunu Türk-Kürt barışı diye duyurdu. Gerçekten olan da buydu. Kürtlerin onurlu ve eşit bir halk olarak barışın sağlanmasında taraf olması kadar normal bir durum olmaz. Anadilde savunmayı ve 4.yargı paketindeki tavrı AKP’yi anlamak için yeterlidir. Anadilde savunmanın alanını darlaştıran ve paralı hale getiren bir partiden daha ileri bir düzenleme beklenemez. Oturup bu partinin pratiğine ve çıkardığı yasalara bakmak yeterlidir. AKP, değişimci ve reformcu bir parti değildir. İçine girdiği devleti değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve demokratikleştirmeyi düşünmemektedir. AKP’nin değişimci ve reformcu yönü ilk iktidara geldiğinde olmuştu. AB’ne uyum rüzgarı estiriyor, Ahmet Necdet Sezer ve Anayasa Mahkemesi onun önünü kesiyordu. Bu şekilde statükolarını sürdürebileceklerine inanıyorlardı. Anayasa’nın kendilerine sonsuza kadar güvence verdiği inancıyla AKP’nin özellikle yerel yönetimler reformunu kuşa çevirdiler. Böyle 2007 yılında iktidarı tamamen AKP’ye devrettikleri zaman mevcut yasaları koruyarak teslim ettiler. Oysa o yıllar Türkiye için demokratikleşmenin fırsatı yıllarıydı. Çünkü demokrasiye en çok ihtiyacı olan AKP’ydi. Kapatılma ile karşı karşıya kalmışlardı. O dönem AKP’nin en azından kendisi için ancak tüm toplumun faydalanabileceği düzenlemeler karşısında sert duruş olmamış olsaydı bu gün başka bir Türkiye’de olmuş olacaktık. O dönemde tam iktidar olmamasına rağmen laiklik elden gidiyor söylemi en revaç söylemdi. Bu gün kimse bundan söz etmiyor. Başkaları için yaptıkları yasaların engellerine kendileri dolanıyorlar. Şimdi durum değişti. Devleti devir aldılar. Kendi içlerinde dahi demokrasiyi rafa kaldırdılar. İslami duyarlılık iktidar karşısında sus pus oldu. AKP değişim ve reformdan çok pragmatik davranarak mevcut durumunu sürdürmeye çalışıyor. Demokratikleşme düşündüğü yoktur.

Yine de Türkiye çözümsüzlüğü daha fazla taşıyamaz. AKP’nin bunu fark etmesi lazımdır. 2002-2005 dönemine benzer hamlelerde bulunmak zorundadır. Çözümsüzlük kaosu, AKP ve BDP’yi birlikte hareket etmeye zorlamaktadır.

Başbakanın 29 Mart CNN Türk’teki açıklaması çok tehlikeli bir açıklamadır. Başbakan, güvenlik güçlerinin silahlı örgüt üyesini gördüğü anda ona yönelik yakalama veya vurma yoluna gitmemesi durumunda onların örgüte yardım ve yataklık suçunu işleyeceklerini söylemiştir. Güvenlik güçlerinin bunu bir talimat olarak algılayıp eskisinden daha fazla çatışmaya yönelebileceklerini tahmin etmek gerekiyor. Daha önceki ateşkes veya çatışmasızlık durumunda güvenlik güçleri kendi inisiyatiflerini kullanarak çatışmadan uzak durabiliyorlardı. Başbakan bu açıklamasıyla güvenlik güçlerinin inisiyatif kullanmaları halinde örgüte yardım suçu işleyeceklerini söylemekle güvenlik güçlerini adeta çatıştırmak için çaba harcamaktadır. Bu husus dahi geri çekilme için yasal güvencenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Bu güvenceye sadece PKK’nin değil, güvenlik güçlerinin de ihtiyacı olduğu ortaya çıkıyor. Başbakan, PKK’ye “silahını bırakıp, evine dönebilirsin diyebilir ancak silahını bırakıp sınır dışına çık diyemez.” Bunu demek PKK’ye silahını bırakma anlamına gelir. Nitekim, “KCK, “Erdoğan’ın iddia ettiği tarzda bir geri çekilme durumu Hareketimizin gündeminde değildir. Devlet tarafından gerekli adımların atılması, bu temelde yasal ve olumlu bir zeminin yaratılması sonucunda güçlerimizin geri çekilme durumunun gündeme gelmesi mümkün olacaktır.” Açıklamasında bulunarak yasal güvencenin gerekliliğine dikkat çekmiştir. Cengiz Çandar da 31 Mart 2013 tarihli yazısında başbakanın açıklamasındaki yetersizlik ve çelişkiye dikkat çekmiştir.

Belli bir tabanı olan bir partinin kendi tabanının istemlerini ileri sürmesi kadar normal bir siyaset anlayışı olamaz. Newroz’da milyonlarca kişinin haykırışını hiçbir güç görmezlikten gelemez. Bu hususlar gösteriyor ki, çatışmak isteyen Kürt tarafı değildir. Kürtleri eşit bir taraf gibi görmek istemeyen AKP’dir. Kürtlerin eşit bir taraf olarak görülmesi bir yana binlerce tutuklunun hukuksuz bir şekilde tutukluluklarının devam etmiş olması, gerçek temsil önünde en önemli engellerden biri olan %10 seçim barajının indirilmesi konusunda hiçbir adım atılmayışı geçmişteki Kürtlere yönelik devletin refleksinin AKP şahsında devam ettiği söylenebilir. Kürt siyasetinin bu konudaki taleplerine bakarak BDP veya Kürt siyasetinin sürece zarar verdiğini söylemek BDP’nin siyasal varlığını inkar etmek anlamına gelir. Hatta bu konularda yaşanacak kutuplaşmanın arka planında Kürtlerle devlet arasındaki bir kutuplaşmanın görünen bir şeklidir.

Gelinen noktada Kürt sorunun kiminle çözüleceği konusunda tartışmalar bitmiştir. Kürt halkı, 21 Mart 2013 Newrozu’nda bunu ortaya koymuştur. Sorunun nasıl çözüleceği de bellidir. Ancak çözümün nasıl olacağı konusunda bakış açıları birbirinden uzaktır. Ortak noktaların bulunup çözümün hızlı bir şekilde olması zorunludur. Bunun yolu da AKP ile BDP’nin bir araya gelip gerçek bir diyalogu oluşturmaktan geçer. Öcalan’ın kolaylaştırıcı tavrı da dikkate alındığında hükümetin sorumluluğunun daha ağır olduğunun da bilinmesi gerekmektedir. BDP’ye nasıl hareket etmesi gereken kesimlerin AKP’ye de bunu hatırlatmaları gerekmektedir. AKP’nin uyarılması gereken bir konu da Akil İnsanların belirlenmesi konusunda AKP’nin ortaya koyduğu devletçi tutumdur. Başbakanın tek taraflı belirlenmesiyle oluşacak akil adamların kim olduklarından çok nasıl atandıkları ve nasıl görev yapacakları tartışılacağından dolayı bunun sorunun çözümünde bir etkisinin olmayacağının bilinmesi gerekiyor. Her şeyden önce oluşacak bu heyet sivil olmalı, devletin bürokratik bir organı haline gelen heyetin sorunun çözümü önünde engel haline geleceği de bilinmelidir. Bu da başbakanın her şeyi ben belirlerim anlayışından vazgeçmesini gerektiriyor. Görünen o dur ki, başbakan hiçbir şeyden elini çekmediği gibi bundan da elini çekmeyecektir. Bu da çözümsüzlüğün kaynağının nerede olduğu konusunda bize ip ucu vermek için yeterlidir.

YÖNETMEN BAŞBAKAN ERDOĞAN

Devlete göre, PKK ile sürdürülen müzakereler PKK’ye silah bıraktırmayı amaçlamaktadır. Öcalan’ın Newroz’daki çağrısının temeli silahın gündemden çıkarılması onun yerine demokratik siyasetin gelmesidir. Birinci noktada taraflar arasında görüş birliği yani PKK’nin silah bırakması konusunda anlaşmazlık yoktur. Demokratik siyasetten devlet ve Kürt tarafı aynı şeyi dile getirmemektedir. Örneğin Kürt tarafına göre demokratik siyasetin anlamı dağda savaşanların siyaset yapma imkanına kavuşmuş olmalardır. Bu aynı zamanda Öcalan’ın da serbest bırakılmasıyla birlikte anlam kazanacaktır. Kürt tarafı bunu açıkça söylüyor, devlet tarafı ise genel affı da çağrıştıran bu öneriden uzak kaldığını ileri sürmek gereği duymaktadır. Aslında bu iki süreç birbiriyle ilişki halindedir. Biri olmadan diğerinin olması da mümkün değildir. Nasıl ki kuşun uçması için iki kanadının birden açılması gerekiyorsa burada da böyledir. Nasıl ki, tek kanadı açılarak kuş uçmuyorsa bunlardan biri üzerindeki uzlaşma müzakerenin yürümesi için zordur. O nedenle barış süreci o kadar da kolay olmayacaktır. Burada önemli olan Erdoğan ve Öcalan’ın birbirine güven duymalarıdır. Çünkü taraflar açısından yetki sahibi olanlar onlardır.

Henüz, çalışmalar ve çözümler aynılaşmadığından dolayı bu her iki tarafta da diğerinden adım atma beklentisini içine girmesine neden olacaktır. O adımı atsın sonra ben adım atacağım noktasına geldiğinde ise güvensizlik artacaktır. Bu durumda hakem olarak görev yapacak uluslar arası güçlerin olması durumunda belki bu güvensizlik bir nebze olsa da giderilebilir. Anlaşıldığı kadarıyla bu sürecin hakemsiz devam edeceği görülüyor. Hakem olacağı söylenen akil insanların seçimindeki hükümet etkisi, resmi bir heyet durumuna düşüşü, magazinel duruma gelişi de dikkate alındığında bunun hakem rolü oynaması zora girmiş durumda. Bu durumda yasallığın sağlanması en büyük güvence olacaktır. Seçilen akil insanlar, bu barış sürecini kontrolden çok kamuoyunu hazırlama işlevi göreceği görülüyor. Ağırlıklı olarak AKP’ye yakın İslami kesimlerin yoğunluğu AKP’nin bu insanlar aracılığıyla kamuoyunu psikolojik olarak rahatlatmayı amaçlamaktadır. Yılmaz Erdoğan gibi Kürt sorunu ile yakın görünmemek için elinden gelen birinin bu heyet içinde yer alışının neye yarayacağını da belirtmek gerekir. Kürt siyasetine operasyonların yapılması sürecinde, Sri Lanka modeli tartışıldığında kendisinden beklenmeyecek derecede Kürt karşıtı yazılar yazan Etyen Mahçupyan ne kadar güven verebilir.  

Bir gerçeği de kabul etmek gerekiyor. Erdoğan bu sorunun çözümünde baş aktör durumundadır. İmralı, Kandil, Kürt sokağı, akil insanlar tartışması Erdoğan’a göre ikincil durumdadır. Erdoğan, bunların tamamı üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Bunlar dahi Erdoğan’a göre adım atabilmektedirler. Çözüme de çözümsüzlüğe de bu kadar yakın olan Erdoğan’ın ayakta kalışı her iki kesim için de önemlidir. Kürt tarafı Erdoğan sonrasını düşünecek durumda değildir. Yaklaşık iki yıldır Erdoğan açıklamalarıyla herkese yön vermektedir. Erdoğan, zaman zaman sertlik dilini kullanırken zaman zaman da daha esnek ve yumuşak bir dil kullanması durumunda bu taraflar üzerinde sürecin sorgulanması gerektiği noktasına taşınmamaktadır. Serleşse dahi hoşgörü ile karşılanabilmektedir. Bir tür üstü örtülü açık çek verilme durumu vardır. Erdoğan da bunun farkındadır. Ancak olumlu ve yapıcı anlamda kullanması konusunda tereddütlerinden vazgeçmemektedir. Herkes onun tereddütlerinden vazgeçebileceği umudu içine girmiş bulunmaktadır. Bu umudunu koruyarak soruna çözüm getireceğine inanılmaktadır. Kısacası, Erdoğan, oyunun çerçevesini kendisi çizmiştir. Bu oyun içinde yer alanlar bu çerçevenin dışına çıkmayı da düşünmemektedirler. Kürt siyasetinin “Öcalan irademdir” söylemi olduğu sürece çerçevenin bu yönde devam edeceği doğaldır. Çünkü, Öcalan’la kimin, ne zaman görüşeceğine de karar veren başbakandır. Son iki üç yıldır Kürt hareketi Öcalan’dan haber gelmeden hiçbir adım atmamaktadır. Erdoğan da bunu bildiği için daha rahat hareket etmektedir. İmralı üzerindeki kontrolü ile Kürt hareketinin dinamiklerinin ne yapabileceğini, ne yapamayacağını önceden bilmektedir. Durumun bu şekilde devam etmesi Erdoğan’ın da işine gelmekte, Erdoğan’ın daha ileri adım atmasına gerek olmadığını dahi düşünebilmektedir. Zaman zaman Erdoğan’ın şaşırtıcı açıklamalarını bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. Kürt tarafının da her şeyi Öcalan’ın sırtına yüklemesi de bunun Kürt tarafına verdiği rahatlamadan dolayıdır. Önemli olan bu sürecin başarıya ulaşabilmesidir. Erdoğan da bir anlamda kendi kaderini İmralı’ya bağlamış durumda, bu da sürecin sigortası sayılabilir. Hani bazı kovboy filmlerinde şerif bir suçluyu yakalayıp hapishaneye götürürken kelepçenin bir tarafını kendisine diğer tarafını da yakaladığı kişiye takıp o şekilde götürmesine benzer. Bir yangın veya kaza anında birbirine muhtaç kalmaları gibi. Başarısızlık durumunda Erdoğan’ın başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere 2023 hedefi tehlikeye girmiş olacaktır. Onun kaderi de Öcalan’a bağlı olacak.

Av. Feyzi ÇELİK

feyzice@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.