Bavyera Mutfağı’na Giriş 101

02.04.2014 08:48:02
A+ A-

27’sine değin neredeyse bütün hayatını İstanbul’da geçirmiş, türlü okullarda okuyup iki üniversite bitirmiş, farklı sektörlerde iş deneyimine sahip olmuş ama genel olarak hayatından, yaşadığı kentten, çevresindeki insanlardan, oksijensizlikten, güvensizlikten ve ülke gidişatından son derece memnuniyetsiz bir şekilde yaşamış ve bıkmış bir genç kadın olarak, yaklaşık bir yıldır -henüz Gezi Parkı isyanı gark etmemişken tası tarağı toplayıp geldiğim ve her gün geldiğim için şükrettiğim- Münih’te yaşıyorum ve bu bir yılda neler olup bittiğini, halet-i ruhiyemden tutun da sosyal, ekonomik, insani, fiziksel, cinsiyetsel, toplumsal, zihinsel, vb. her alanda nelerin değiştiğini, güzelleştiğini, aydınlandığını, rahatladığını en kısa zamanda derleyip toparlayarak okunası ve ülkeden kaçmak isteyenler için güç/fikir verici, zihin açıcı bir yazı haline getireceğim.

Ancak madem ki Bavyera’nın başkentindeyim, o halde Açık Mutfak okurlarını da buranın yerel mutfağıyla yavaş yavaş tanıştırayım. İlk durağımız Regensburg. Gezi ve yemeğin iç içe olduğu notlarımla sizi baş başa bırakıyorum (geçen yazdan göz kırpan bir yazı). Yolunuzu buralara düşürürseniz aklınızın bir köşesinde bulunsun. 

Bir sonraki durağımız ise Nürnberg olacak. Şimdilik hoşça kalın!

***

Regensburg’da Regensburger yenir dediler, Bavyera Jazz Weekend’i bahane edip gittik. Ne de iyi ettik. Çok renkli bir cumartesimiz oldu. Yorulduk mu yorulduk, e ama gezmenin eş anlamlısı yorulmaktır, tatlı bir “ayakkarasuyu”dur, değil mi?

Her küçük Al-a-man kenti gibi Regensburg’un da kendine has bir Ortaçağ dokusu ve kokusu var. Ne savaşlar görmüş geçirmiş hala bana mısın demiyor. Ahşap konstrüksiyonlu evleri bir sağa bir sola doğru oynuyor. Günübirlik turistlerine, kucağını sonuna dek açıyor.

Bulanık ve dağınık akarsu Tuna boyunca uzanan yapılar, araç girmeyen eski kent merkezi (ve bugün de en canlı nokta olmayı sürdürüyor Altstadt), Arnavut kaldırım taşlarıyla döşeli daracık rutubet kokan sokaklar; üzerimi bugünün vintage modasıyla veya 1930’lu-40’lı yılların elbiseleriyle değiştirsem cuk diye oturacak kadraja.

Hastayım bu kendini yüzyıllarca koruyup muhafaza etmiş kentlere. Baksan bir avuç geleneği, kültürü, insanı var ama önemli olan bunlara değer verip sahip çıkıyor oluşu. Eh bu sayede UNESCO, 13 Temmuz 2006’da kenti, (karşı kıyısında bulunan Stadtamhof ile birlikte) Dünya Mirasları Listesi’ne almış. 

Dört yıl sosyoloji okuyup ve üzerine kentsel koruma yüksek lisansı yapmış olmam işte bu kentleri görünce kocaman bir anlam kazanıyor. Yoksa İstanbul’da kent bilimi veya toplum bilimi okuyup hatmetmenin çarklarda sebepsizce fıldır fıldır dönen deneyimsiz bir deney faresinden farkı yok. Hatta biraz daha ağır ve açık yazayım hadi; bugün bu şartlarda bilim yapmanın dahi evrimi reddeden bir Tübitak’tan zırnık medeti yok (neyse konumuz Regensburg, derin mevzulara gark etmeyelim. Zaten ortalık yeterince karışık, aksi halde otosansüre maruz kalacağım bizzat kendim tarafından).

Evet nerede kalmıştık efendim, hah Regensburg’da ne yenir ne içilir. Elbette cevabımız: sosis ve bira. Bavyera Jazz Weekend vesilesiyle kentte ziyadesiyle fazla noktada bulabileceğimiz yeme-içme standı mevcuttu. Ancak kenti önceden bilen sevgiliyle gitmenin nimetlerinden faydalandım elbette ve yılların sosisçi ustasının ellerinden çıkma sosisten yedim. Bir tane yetmedi, iki tane yedim. O da yetmedi kuzu tandırımsı bir şey yedim. Bira içtim, alkol aldım, oh dünya varmış ulen dedim. Acı ve sıkıntı dolu ülkemin güzel insanlarına içtim. 

Akşam olurken de kahve molası hasıl oldu vücutta, yorulduk zahir. Hah bunu söylemiştim. Olsun. Fazladan bir satır okumanın zararı olmaz sevgili okuyucu. Göz cimnastiği olur hem fena mı (ikinci fazladan satıra merhaba).

Kahve molası için sabit bir yere oturduk (yani bir gün olur da yolunuz düşerse burayı bulabilirsiniz baabında), neredeyse kahvenin keşfedildiği yüzyıllarda kurulan Prinzess Café'ye. Illy kahvesiyle hazırlanan bol köpüklü cappuccinolarımızı yudumlayıp dudaküstü süt bıyıklarımızı yaptıktan sonra ağzumuz datlansun diye birer adet trüf aldık. 100 gr. 6,5 Euro. Evet biraz ucu kaçmış fiyatın bu küçük kente göre ama yapacak bir şey yok. Yedik gitti. 

Siz de gidin. Regensburg çok güzel kent. Araca hiç ihtiyacınız yok zira eski kent hep yayalar için. Bisiklet bile kullanılmıyor, ha babam yürünüyor. 

Auf Wiedersehen!*

*Görüşmek üzere!

Fotoğraf: Doğacan Onaran

www.dogacanonaran.com

http://instagram.com/opencuisine