Dünyanın kıyısına yolculuk: İskandinavya - Fiyortlar

17.07.2014 23:23:00
A+ A-

Dört arkadaş İskandinav ülkelerini gezip görmek için on üç gün sürecek yolculuğumuza  Danimarka’nın başkenti Kopenhag’dan başladık. Uçağımız Danimarka üzerinde alçalmaya başladığında manzara olağanüstüydü. Ferahlık veren, keskin mentollü bir maviye sahip gökyüzü, altında lacivert kalemle boyanmış gibi bir deniz ve bu denize doğal birer aksesuar gibi anlam katan zümrüt yeşili onlarca adacık... Uçağımızın devasa gölgesi de onların üzerine yansıdığında, doyumsuz manzara tamamlanmıştı artık.

Danimarka, dünyanın en eski krallıklarından biri olarak kabul edilen son derece tarihi ve bir o kadar da modern, ferah bir ülke. Daha doğrusu, irili ufaklı yüzlerce adayla çevrili bir ada ülkesi. Yeşil damları, turuncu kiremitli binalarıyla gelenlere hoş bir görüntü sunuyor.

Başkenti Kopenhag, ülkenin en büyük adası olan Sjaelland üzerine kurulu. Vikingler zamanından beri  denizcilik, balıkçılık ve balık ürünleri ile tanınan bir liman kenti.

Kopenhag’ da günlük yaşamda bisikletin yaygın olarak kullanılması bize Amsterdam’ı anımsatıyor. Üşüdükleri halde en şık takım elbiselerinin ve tayyörlerinin altına bile istisnasız plastik parmak arası terlik giyerek işe giden Danimarkalı kadınlara bu ısrarlarından dolayı hayretle bakıyoruz.

Bu bölgede hava gece on birden sonra karardığı ve biz beyaz gecelere alışkın olmadığımız için tedbirli geldiğime seviniyorum. Uyurken göz bandımı takarak beyaz gecelere ancak uyum sağlayabiliyorum.

Kentin gelişmiş ulaşım seçenekleri turistlere büyük kolaylık sağlıyor. Örneğin ünlü Oresund Köprüsü sayesinde birkaç saatliğine İsveç’e geçerek Malmö’yü görme şansını yakalıyoruz. Malmö âdeta Kopenhag’ın küçük bir kopyası.  Kopenhag’ da denizin altından geçen yollarda çok yönlü kavşaklara bile rastlamak bizi şaşırtıyor.

Tivoli eğlence bahçeleri, Rosenborg Kraliyet Sarayı, Christiansborg Sarayı, Christiana Köyü, Danimarka Akvaryumu ve Danimarka’ nın sembolü olan Küçük Deniz Kızı Heykeli görülmeye değer yerler arasında.

Deniz Kızı Heykeli ünü büyük, kendi küçük bir heykel ve öyküsü de pek hazin.

Christiana Köyü ise oldukça ilginç bir mekân. Kopenhag’ ın göbeğinde 1970 yılından beri bir grup hippinin komün hayatı yaşadığı bağımsız bir bölge. Devlete son yıllarda ödedikleri çöp toplama vergisi dışında vergi ödemiyorlar, tamamen özgür bir yaşam alanı oluşturmuşlar. Christiana’nın popülerliği ot satışının ve içiminin serbest olmasında; yalnızca ağır uyuşturucu yasağı var. Girişteki graffitilerden buraya geldiğinizi hemen anlıyorsunuz. Özel mülkiyet yok. İçeride fotoğraf çekmek ve koşmak yasak. Her türlü eski objeyi değerlendirmişler. Girişte turistik dükkânlar ve açık tezgâhlar dikkat çekiyor.

Üç günlük Kopenhag gezimizin ardından, Norveç’ in dördüncü büyük kenti Stavanger e gidiyoruz. Daha uçağa binmeden çekme aparatı elimde kalan bavulumu nasıl taşıyacağımı düşünerek iniyorum Stavangere. Bavulu taşıma bandına taktığım pantolon kemeriyle çekerek Stavanger sahil yolunda ilk bulduğum dükkândan satın aldığım bavula yerleştiriyorum eşyalarımı. Nerede mi ? O kadar canım burnumda ki sahil yolunun tam ortasındaki bankta! Beni yarı yolda bırakan bavulumu da büyük bir zevkle çöp konteynerinin yanına bırakıyorum.

Stavanger güzelliğiyle bana bu olumsuzluğu kısa sürede unutturuyor. Küçük bir balıkçı köyüyken petrolün bulunmasıyla zengin olmuş ve petrol merkezi olarak kimlik değiştirmiş. Petrol bulunmadan önce Norveç’ in "Ringa Balığı Başkenti" ünvanını taşıyormuş. Gamle Stanger (Eski Şehir) olarak anılan bölgesi, Avrupa’ nın en büyük ahşap evlerinden oluşuyor. İki yüz küsur ev var. Bu evler 18. ve 19. yüzyıllardan kalmış, tamamı halen kullanılıyor. Kendileri de bahçeleri de o denli güzel ve bakımlılar ki gözlerimizi alamayıp büyük bir zevkle sokak aralarında dolaşıp çoğunu fotoğraflıyoruz.

Stavanger’ in ünlü tepsi tavanlı kayası Preikestolen ( Müezzin veya Vaiz Kayası ) – Pulpit Rock adıyla da anılıyor- görülmeye değer yerler arasında. Fakat yaklaşık beş saatlik zorlu ve riskli bir tırmanışla çıkılan bu görkemli kayaya gitmeye cesaret edemiyorum. Grubumuz toplam iki fire veriyor ve diğer iki arkadaşımız büyük cesaret örneği gösterip Pulpit Rock’ a çıkmayı başararak bir ideallerini daha gerçekleştiriyorlar.

Bu kez durağımız Bergen. Oslo’dan sonra Norveç’ in ikinci büyük kenti olan Bergen’in küçük ve şirin bir liman kasabası görüntüsü var. Bergen’e ‘’ Yağmurlar Şehri ‘’ diyorum. Bizi yağmurla karşılayıp yağmurla uğurlayan tek şehir Bergen oldu. Yılın 275 günü yağmur yağdığı için de yemyeşil bir kent.

Şehrin merkezindeki Balık Pazarı’nda (Fisketorget) akla gelebilecek her çeşit deniz ürününü görmeniz veya pişirtip karnınızı doyurmanız mümkün.  Balık Pazarı olduğuna aldanmamak gerek; fiyatlar el yakacak kadar pahalı. Norveç’ te kurutulmuş balık oldukça fazla tüketiliyor. Bir de balina etine rağbet var ki balinalar bir insan kadar uzun yaşamaları nedeniyle denizdeki tüm zararlı maddeleri  bünyelerinde barındırıyorlarmış. Bu nedenle sağlığa zararlı olduğu halde bolca balina eti tüketiliyor burada.

Bergen’ deki tarihi Bryggen Bölgesi oldukça ilginç görseller sunuyor. Zamanında Alman tüccarlar tarafından liman bölgesini etkileri altına almak amacıyla kurulan yerleşim bölgesindeki sivri çatılı, renkli evlere Hansa Evleri deniyor. Unesco Tarihi Mirası Listesinde yer alan bu şirin evlerin alt katları turistik eşya satan dükkânlarla dolu. Ara sokaklarına girdiğinizde ise tabanından duvarına kadar tamamen ahşap sokaklarla karşılaşıyorsunuz. Bu alan sanki bir açık hava müzesini andırıyor. Ya da çok eski bir masalın sokaklarını...

Masal demişken, Norveç’ in hemen her yerinde hem çirkin hem de sevimli masal kahramanları Trolllerle karşılaşıyorsunuz. Sanırım kışın günde sadece dört – beş saat aydınlık kalan bölgede masal geleneğinin yaygınlaşmış olma ihtimalinden olsa gerek.

Floyen Tepesi de kentin önemli yerlerinden biri. Buraya ulaşabilmek için yokuş çıkmayı göze alamayanlar bizim gibi Floibanen Finüküleri’ ni kullanıyorlar. Bu finüküler ile hayatımın en dik yamacını çıktım. Floyen Tepesi, gece yarısı güneşinin batışını izlemek için gelenlerle dolu. Hava bulutlu olduğu için biz sadece şehir manzarasını ve bulutları izlemekle yetinmek zorunda kaldık.

Ertesi sabah bavullarımızı bir geceliğine otelin emanetine bırakarak tekrar Bergen’ e dönmek üzere bu kez trenle Flam’a doğru yola çıkıyoruz. Daha sonra da Myrdaldan bindiğimiz dağ treni ile nostaljik ve hoş bir yolculuk yapıyoruz. Hele trenimizin 669 m’ de yarı yolda durduğu ve Kjos Şelalesinin 400 m’ den dökülüşünü seyrettiğimiz anlar hafızamıza özellikle kazınıyor. Bizler şelaleden sıçrayan sularla sırılsıklam olurken meditasyon müziği eşliğinde kırmızı elbiseli bir kadının şelale suları ve sisler arasındaki dansı seyre değerdi.

Flam (ova anlamında) Sognejford bölgesinde yer alan şirin mi şirin bir kasaba. Coğrafyası ve konaklama tesisleriyle o kadar Ayder Yaylası’ nı andırıyor ki bir an kendimi  gerçekten Ayder’ de sanıyorum. Tepeleri karlarla kaplı dağların arasındaki yemyeşil ovada, inek ve koyun görüntüleri, şırıldayarak akan benzersiz nehir manzaralarıyla kendimizi Heidinin köyünde gibi hissediyoruz. Heidi ve dedesi her an karşımıza çıkıvereceklermiş gibi.

Flam’ ı Flam yapan özellik, fiyort gezilerinin buradan başlaması. Bu jeolojik oluşumların en bilinenleri Norveç’te. Bir de Yeni Zelanda’ da bulunmaktaymış. Ülkemizde de Sinop Hamsilos Koyu’ nun fiyort oluşumu olduğu söyleniyor. (Hani şu nükleer santral yapmayı düşündükleri koy!)

Fiyort gezimiz sırasında azameti ve romantizmi bir arada barındıran tepeleri karlarla kaplı dağların, denizin ve koyların görüntüleri bizleri kuzeyde bir yaz tatili havasına da sokuyor. Şansımıza hava 30 derece civarında, güneş alabildiğine samimi, deniz alabildiğine mavi, kimi zaman alabildiğine zümrüt yeşili... Gemimiz ilerledikçe yol boyunca doğal plajları, köyleri, dağlara tırmanan keçileri fotoğraflıyoruz. Özellikle dağları birer beyaz köpüklü yol gibi yararak denizle kucaklaşan onlarca şelalenin göz alıcı görüntülerini hayranlıkla izliyoruz. Şanslı şelalere bu kucaklaşmaları için özeniyoruz.

Ertesi sabah Bergen’ e dönüş, bir gece daha Bergen ve bu kez uçakla İsveç-Stockholm... Stockholm, İsveç’in başkenti ve en büyük şehri. Büyüklüğü ve kozmopolitliği bakımından sanki biraz İstanbul’ u andırıyor. Stockholm, anakara dışında on dört adaya ve bir kanala sahip. Ortasında tatlı göl suyu ve deniz suyunun buluştuğu takım adaların arasına kurulmuş. Bu özelliği ile de ‘’Kuzeyin Venediği’’ sıfatını taşıyor.

Gamla Stan (Eski Şehir bölgesi), Vasa Müzesi, Skansen, Modern Sanatlar Müzesi, Büyük Kilise, Alman Kilisesi, Kraliyet Sarayı ve tekneyle kanal gezisi gidilesi, görülesi yerler arasında. Şehrin tam ortasındaki Gamla Stan, daracık sokakları, jazz barları, antikacıları, eski model safran rengi binaları ile âdeta  orta çağ atmosferini yaşatıyor.

Stockholm ile ilgili en çarpıcı anım, ilk kez bir otelde değil de evde kalma deneyimini yaşamak oldu. Yazlıklarına gittikleri için Gamla Standaki  300 yıllık apartman dairelerini kiralayan İsveçli bir çiftin evinde kaldık. Durumun ilginçliği daha çok binanın tarihi olmasındaydı. İnce bir zevkle döşenmiş ev, mutfakta bile bulunan kütüphaneleri ve gezdiğimiz saraylardaki ısıtma sisteminin görsel olarak korunması gibi ayrıntılara sahipti. (Üçüncü katta ve asansörsüz olması gibi bir sürpriz ayrıntıya girmek istemiyorum.)

Yapılan plan gereği son durağımız iki günlük Oslo gezisi için tekrar Norveç... Stockholm’ü ne kadar kalabalık ve kozmopolit bulduysam Oslo’yu da bir o kadar asil ve elit buldum diyebilirim. Oslo, Norveç’in başkenti ve en büyük şehri. Tarihte Kristiania olarak adlandırılan kent, bugünkü adını 1925 yılında almış.

 Burada, otobüslerdeki orta kapıya kadar olan ön bölmelerin sadece yaşlılara ayrılmış olduklarını görmek hoşuma gitti. Bu tarz bir düşüncenin ülkemizde de uygulanmasını arzu ederdim.

Kraliyet Sarayı, Parlamento Binası, Tarih Müzesi, Modern Sanatlar Müzesi, Viking Müzesi, Kontiki Müzesi, Vigeland Park  Oslo’ nun görmeye değer yerleri.

 Vigeland Park deyince yine hayatımda yaşadığım ilklerden biri geldi aklıma. Vigeland’ ın yapmış olduğu yüzlerce heykelin bulunduğu bu devasa büyüklükteki parkı kapısına kadar gelmişken  ben gezemedim. Günler süren yolculuk yorgunluğunun etkisiyle olsa gerek artık pes ettim ve  hayatımda ilk kez sırılsıklam çimenlerin üzerinde derin bir uykuya daldım.

Türkiye’ ye dönerken gözümün önünde Bergendeki otelde yatağımın baş ucundaki duvara yazdırılmış bir cümle vardı; "Imagination is the highest kite you can fly" Hayalleriniz en yükseğe uçurabileceğiniz uçurtmalardır, gibi bir çevirisi var sanırım.

Abes olmazsa eğer Tanrım,

Bundan sonra hayallerimi karmaşa yaratacak şekilde değil de istek sırasına göre gerçekleştirme şansı tanıman mümkün olabilir mi acaba?

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.