Eskişehir'in Karanlığından, Taliban Gerçekliğine... Yeni Bir Varoluş

31.01.2014 04:04:10
A+ A-

Auschwitz’den arda kalmış, Çernobil’in darmadağın ettiği çöplerin arasında gözlerimizi açmaya çalışırken, bir yanda Orta Doğu tüm çıplaklığıyla durmakta Büyük Veba salgını çoktan geçmiş olmasına rağmen içimizde ki bu felaket hissiyatı bir türlü dinmemekteydi. Kinayeler altında her birimiz odalarımızın karanlığına gömülüyorduk. Küçük burjuva kentinin soğukluğunda ait olmadığımız zamanların orta yerine düşmüş insanlar olarak, şarabın ve nefes alabilmenin büyüsüne kapılmış sessiz çocuklardık. Akademik eğitime inanmadığımız halde bazılarımız özgürlüğüne kavuşabilme umuduyla bu şehre kaçmış, kimileri hiçbir şey düşünmemiş çoğumuz bu dar sokaklarda hayal kırıklığımızı evlerin en koyu taraflarına iliştirebilmiştik. Güç istenci, bu şehirde tüm değişim ve dönüşümlere de kaynaklık etmekte bizdeki ve insanlardaki her şey, bizi aşağıya doğru çekmekteydi. Doğa Can Yaman’la böyle zamanların bir yerinde Eskişehir’de denk geldik. Bir şişe şarabı ortadan ikiye bölüp daracık bir balkon aralığından gökyüzüne bakar sözcükleri toparlayamaz halde küçük bir ‘’Napıcaz Oğlum’’ dudaklardan süzülebilirdi. Ağın ilmiklerine takılmış bir balık gibi çırpınıyorduk. Benim hayatıma bir varoluş katacak kadar bir inancım olmamasına rağmen her seferinde bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğimizi aklımız almıyordu.  Gitmek ya da kalmak ikileminde en sessiz kalan adam, bir gün ‘’gelecek korkusu ve endişe insanın kendisini bir kafesin içine koymasından başka bir şey değildir.’’ dedi ve her şeyi bir kenara bırakarak diline doladığıyla: ‘’Başka bir dünya mümkün!’’ Belirsizliği yok etmek için şeylere ve kurumlara bağımlı olmaktansa benliğiyle özgürce onu yaşamak için yollara çıktı.

Doğa’nın kıyıya köşeye aldığı notlardan birinde Bukowski’nin Ekmek Arası’ndan şu satırlar vardı:

... kampüsün bir sığınak olduğuna karar vermiştim. Yaşamlarını sürekli kampüste geçiren manyaklar vardı. Üniversite yaşamı yumuşak ve gerçeklerden uzaktı. Dışarıda gerçek dünyada seni nelerin beklediğinden söz etmiyorlardı. Beynini teorilerle dolduruyor, kaldırımların ne kadar sert olduğunu söylemiyorlardı. Üniversite tahsili insanı sonsuza dek mahvedebilirdi. Kitaplar yumuşatıyordu insanı. Kitabını bırakıp sokağa çıktığında kitapların sana söz etmedikleri şeyleri bilmek zorundaydın."

''Benim cenazem söz konusu ise zamanında orda olmam gerekir. Düğün benim düğünümse zaten cenazem demektir.''

Doğa bisikletiyle altı aydır yollarda, kendisine yeni bir yazgı sunmakta. Türkiye ve İran’ı arkada bıraktı ara ara sözcükler kurdu fotoğraflar yolladı. Sözcüklerinde var olmanın yolda olmanın o huzurlu ağırlığı vardı:

‘’ Pek çok kimse insanın gitmek istediği sabit bir nokta varsa o zaman hareketin bir amacı olduğuna inanır. Bir girdap ne arar? Durabileceği sabit bir nokta. Ama o ileride bir nokta değil girdabın içindedir. Merkezidir. Buna dayanarak girdap kendini genişletir. O noktayı dışarıda aramak bir yanılsamadır. Oysa durmak, hareketin içindedir, hareketi pekiştirir. Hareketin sebebi ileride bir noktanın çekiciliği değil, geride bir noktanın iticiliğidir. Diğer türlü olsa herkes arzuladığına kavuşur, hareket sona ererdi. İnsanın oradan oraya savrulması beni haklı çıkarıyor. Bir hedefiniz değil de dayanak noktanız varsa, dışa dönük değil de içe dönük olabiliyorsanız bence güzel olan budur. Beni iten sebep yaşadığım çevrenin dışadönük olmasıydı. Sabah kalkınca telefonumuza bakıp sonra okula gidiyoruz. Ardından bir yere gidip eğlenip akşam da beraberce yataklarımıza dönüyoruz. Neyse uzatmayım. Yazmayı sevmiyorum. Ne geldiyse başımıza okumak yazmaktan, bir şeylerin kaydını tutmaktan geldi. Şimdi onların intikam vakti. Toplanın. Bense kaçıp gidiyorum.’’

 

Bastığı yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak, insan, ne olduğunu reddeden tek hayvanken ve yoldayken sesinin çıktığını görebilmek, kelimeleri kullanmaya çalışmak hiçbir zaman ait olmadığın bir toprak ve atmosfer parçasının arasında hayatında ilk defa hafiflemek nefes almak ve vermek. Yoldayken ilk defa hayatın devimlerine hiç olmamışçasına dâhil olabilmek. Doğumla ölüm arasındaki absürtlükte ilk defa parmak uçlarına kadar hissedebilmek ve aç kalmak ve susuz kalmak ardından:

"Sonunda burada yolun yarısındayım
Boşa gecen yirmi yıldan sonra,
Kelimeleri kullanmaya çalışıyorum, ancak
Her girişim tamamen yeni bir başlangıç, farklı bir başarısızlık.
Çünkü kelimelerin hakkından gelmek ancak
Artık söylemek zorunda olunmayan
Ya da niyetlenilen şekilde söylenmek zorunda olunmayan şeyle öğrenilir.
Yani her cüret yeni bir başlangıç
Bulanıklığa bir saldırıdır;
Başıboş hislerin ve belirsiz duyguların darmadağın lığında
Gün geçtikçe bozulan eski püskü araçlarla.
Güç ve teslimiyetle kazanılan
Öykünmesi umulmayan kişiler tarafından
Bir ya da birkaç kez zaten keşfedildi.
Ancak ortada bir rekabet yok
Sadece tekrar tekrar kazanılıp kaybedilen şeyi
Yeniden bulmak için caba var:
Ve simdi elverişsiz görünen koşullar altında.
Ancak muhtemelen ne kar ne zarar.
Bizler için sadece denemek var. Gerisi bizim isimiz değil."

Doğa ilk yola çıktığı günden beri onun fotoğraflarını ve yazdıklarını sürekli takip etmekteydim. O yoluna devam etmekte attığı her pedaldaysa geçmişle gelecek arasına resmen beni sıkıştırmaktaydı. İnsan yoldayken, insan yolda bütün aitliğini kaybetmişken, insan hareket halinde ne düşünebilirdi. Elleri nasıl tutardı kalemi, ya da hiç tanımadığı bir evin duvarları arasında içtiği şarabın tadı nasıl olabilirdi. Bir gecenin sabahından diğerine uyandığında sesinin tınısı nasıl değişirdi. Zihnim öfke nöbetleri dolu gecelere dâhil oluyor ama bir yandaysa, oldum olası içimde biri, bütün gücüyle, hiç kimse olmamaya çalışıyordu.

Doğa İran’dan Pakistan sınırını geçtikten sonra bir süre kimse ondan haber alamadı ve dört gün boyunca Doğu Pakistan sınırında güvenlik sebebiyle askeri bir kampta bulunduğunu öğrendik.  Askeri bir kampta! Doğu Pakistan sınırında!

Ardından ilk ulaşabildiği anda şunları yazdı:

‘’ Quetta dayim. Yaklaşık iki günlük aralıksız yolun ardından yirmi kusur araç değiştirerek buraya kadar gelebildik. Gecen haftaki saldırılardan dolayı yüzlerce asker ve birkaç helikopter eşliğinde gitmeme izin verdiler. Bir gün içinde üzerimde 16 kiloluk çelik yelekle onlarca kez bisikletimi ve çantalarımı bir araçtan diğerine taşıdım. Çöl, kalesnikof ve Toyotalar. Artık kollarım da bacaklarım kadar güçlü. Go mister, Come mister,  Hurry up! Taliban too dangerous. Suicide bomb! Simdi bu şehirde bile otelden çıkmamıza izin vermiyorlar ya da ancak birkaç askerle birlikte gidebiliyoruz. Gözlerimi kapattığımda asker ve silah görüyorum. Bizi koruyarak hedef haline getirdiklerinin farkında değiller. Yarın kaçmayı planlıyoruz. Dışarıda sadece asker ve polis var. Tepede ise onlarca uçurtma. Çocukların hepsi çatılarda oynuyorlar.

Ex Oriente Lux.

İlk okuduğum anda duvar kendisine çakılmak üzere olan çivinin ucunu nasıl hissederse, ben de şakağımda öyle hissettim. Hissetmedim. Sonra Pakistan sınırında olmayı hayal ettim Toyotaları, Kaleşnikofları. Çölde olmayı, hayatım boyunca neye benzediğini hiç anlamlandıramadığım bir çölde olmayı…  Bir şişe şarabı ortadan ikiye bölüp daracık bir balkon aralığından gökyüzüne bakıp sözcükleri toparlayamaz halde küçük bir ‘’Napıcaz Oğlum’’ u hatırladım. Silahların ve seslerin altında çatıları hayal etmeye çalıştım, uçurtmaları, çocukları… Yutkunamadım.

O aitliği sürekli hissetmek, durağanlığın en karanlığın hareketsiz kalmak ve varoluşumu bir et yığınından öteye geçirememek.

‘’Saat beş buçuğu çalıyor şimdi. Kalkıyorum; buz gibi gömleğim etime yapışıyor. Çıkıyorum. Niçin? Niçin mi? Çıkmamam için sebep yok. Kalsam da, bir köşede sessizliğe gömülsem de kendimi unutamayacağım. Burada olacağım, ağırlığım döşemenin üzerine çökecek. Varım ben.’’

... Camus'nün de zamanlarındaki gibi: ''Günü gününe kadınlar, günü gününe erdem ya da erdemsizlik, günü gününe, köpekler gibi, ama her gün sağlamca yerinde duran kendim. Böylece yaşamın yüzeyinde ilerliyordum, sözcükler içinde, hiçbir zaman gerçek içinde değil. Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar!'' Yaşamın yüzeyinde ilerlemek şu son dönemde en çokta sen anlayabilirsin bunu. Her gün yerinde daha sağlam durabilmek ve tam sevilmemiş o dostlarla tam okunmamışlar o kitaplara ve tam gezilmemiş o kentlere doğru yolun açık olsun kardeşim.

                                                                                                                                          Doğa Can Yaman’a…

 

Eskişehir’in hala aynı kalan karanlığında.

Anıl Bilge

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.