Next station; kapitalizm

30.09.2015 13:09:30
A+ A-

Malumunuz efendim uzun bir tatil sürecinden çıktık. Bizzat kendim bu süreçte evde tıkılı kaldığımdan, tatilin bitmesini iple çektim. Hepiniz nihayet işinize gücünüze döndünüz de;  bende sıkıntıdan bileklerimi enine mi yoksa dikine mi kessem paradoksundan kurtuldum...
 
Allah sosyal medyadan razı olsun. Sizinle birlikte bende gezdim resmen .Caaanım taymlaynımı bitmek bilmez tatil #tbt fotoraflarınızla işgal ettiniz. Hasetlenmekten gözlerimden kan aktı. Bütçenizin su almış olması ve uçak biletini kredi kartına altı ay taksitle aldığınızı ve şimdi tabiricaizse eşek gibi bu süre boyunca çalışıp ödeyeceğinizi düşündükçe yüzümde güller açıyor. Ohh ben mis gibiyim tabi para yok, huzur var. Ama birazcık param olsaydı o para bana batar cebimdekinin üç katıda borçlanırdım. Şükür artık öyle dertlerim yok...
 
Neyse daha fazla uzatmadan konuya girmek istiyorum...
 
Seyahat etmek dünyanın en keyifli işi hakkını vermek lazım. İster köye git, ister ailenin yanında bayram geçir, istersen yurtdışına çık. Bulunduğun yer her nereyse oradan bir anlığına dahi uzaklaşıp yeni yerler veya farklı yüzler görmek ruha ilaç gibi geliyor bunu biliyoruz...
 
Mesela ben buhrana girince mutlaka çevre değiştirmeyi yeğlerim. Bugüne kadar daha, çok fantastik bir tatil yapmış yada süper insanlarla karşılaşmış olmasamda en azından bir iki eş dostun derdine, sıkıntısına ortak olunca halime şükredip fıtı fıtı evime geri dönmüş oluyorum. Züğürt tesellisi işte. Bir de bu yolculuk esnasındaki hissedilen o umut dolu anları seviyorum. Acabaları, belkileri, beklentiyi seviyorum...
 
İstasyonlar, otogarlar, havaalanları çeşit çeşit insanlarla karşılaştığımız süper gözlem yapabileceğimiz yegane yerlerden biridir. Uçak fobisi olup da ava çıkmış safari sevdalısı gibi saatlerce alanda oturup gelen gideni izleyip, bir de yüz ifadelerinden mimiklerinden yaşanmışlık arayan biri olarak ben böyle işsizlikler yapabiliyorum. Oradaki o telaş, o kavuşmalar, ayrılmalar, hüzün dolu vedalar ve belirsizlikler beni benden alıyor. Hipnotize olmuş gibi saatlerce yerime çakılı ebleh ebleh milleti kesiyorum...
 
Havaalanlarıyla başlayacak olursak genelde burada mutlu insanlar görüyorum. Tatlı telaşları olan metropol insanı hikaye açısından kıt olsa da karşılamaya gelenlerin heyecanlı bekleyişleri olayı yumuşatıyor. Veyahut iş için seyahat edenlerin yüzlerinde taşıdığı kaygılar ile bir işi başarıp da, gerisin geriye zaferle dönmüşlerin omuzlarındaki diklik ve mağrur ifade o kadar çabuk fark ediliyor ki üzerine yazacak pek bir şey bırakmıyor. Elbette havaalanları sadece gamsızların ve tuzu kuruların mekanı değil. Üzgün yada mutsuz olanları da var içlerinde. Ama öyle afilli koca çerçeveli alabildiğine kara gözlükler takıyorlar ki bana ekmek çıkmıyor. Zaten çıkar çıkmaz bir hışımla taksiye atlayıp olanca agresiflikleriyle basıp gidiyorlar. Buralarda durum bu. Onca yol gelip bir de tepemden yükselen uçakların verdiği dehşetle korkudan yere italik yürüyorum...
 
İşte içlerinde bulunmaktan aşırı mutlu olduğum orta sınıf halk mekanı. Otogarlar. Buralar malzemenin en bol olduğu yerler. Ama birazca uzun süre bulununca aslında o kaosun içindeki tekinsizliklerle karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Sokak ruhunun en iyi harman olduğu yer. Otogarlar mini ütopyalardır. Elbette kafandaki kurguyu ve hikayesi yazılacak adamı anında bulursun. Kimi zaman keçi kılına sarılı tulum peynirli  turşu bidonu elinde taşralı, kimi zaman büyükşehre okumaya gitmiş öğrenci, kimi zaman uğurlanan askerler veya gece yolculuğunu tercih eden tekinsiz abiler. Seç seçebildiğini. Gidenlerin hüznü, kavuşanların sevinci ve mutlak yolcuların yorgunluğu. Sadece gözüne bakarak kimin ne olduğunu anlayabilirsin. Ama otogarlarda beni en çok mutlu eden içi topkek dolu otobüslerdir istisnasız. Her an birine atlayıp o keklerden patlayana kadar yiyebilirim. Yolda beleşe verilen 20 kuruşluk kekin tadını bu hayatta hiçbir şeyden alamadım itiraf ediyorum...
 
Gelgelelim koca cüsseli mekanik tırtılların evlerine. Ah istasyonlar. İsmi bile sert ünsüzlerden oluşan bu yerin mutluluk verdiği, büyük kavuşmalara ev sahibeliği yaptığı pek enderdir. Burada hep bir karamsarlık, hep bir hüzün var sanki. Gar binalarının o iğrenç sarı boyalı duvarlarına baktıkça ruhu eskiyor insanın. O raylarda ağır ağır yaklaşmakta olan tren hep bilinmeze sürüklüyor insanı. İstasyonlarda hep gitmekle gitmemek arasında çekimser kalan insanlar çarpıyor gözüme. Yada istenmeyen belirsiz bir yol var ve ne kadar geç gidersem o kadar iyi düşüncesi. İstasyonlardaki insanların ruhunu anlayabilmek için önce şu soruyu cevaplandırmak gerekir; "insan ekseriyetle acıdan mı yoksa mutluluktan mı çığlık atar?"  Trenin hareket saati başlayınca esir alan kulak tırmalayan o sesi, hep acı bir çığlık etkisi yaratıyor bende. Belki daha uzun yolculuk yapmaktan hoşlanan insanlar da vardır ama şu da bir gerçek kimse mutluluğu kaçırmak, hayallerini ertelemek istemez. O yüzden istasyonlar da insanları da bünyelerinde kasvet taşır...
 
Tabi bunlar gereksiz gözlemler aslında. İşin bir de tüm bunlardan ayrı maddi boyutu var. Son anda alınmış uçak bileti ile firmanın indirim kartıyla aylar önce internet sitesinden alınmış otobüs bileti arasında bol sıfırlı farklar olabiliyor. Demir yolu ile desen yarı yola kadar kaçak gidebilme ihtimalin zaten yüzde bin beşyüz...
 
Görüyorsunuz ya dostlar yine mevzu paraya bakıyor. Ne kadar da materyalist bir insan oldum böyle aklım almış değil. Ama kabul edin haklı olduğum yerler de var...
 
Bu lanet kapitalist sistem seçtiğimiz yolculuklarda ne kadar hüzünleneceğimize bile karar verir oldu adeta. Hiç check in yaparken damla model Rayban gözlükleriyle sırıtan burjuva ile istasyon büfesinden aldığı simitlerle on dört saat yolculuk yapacak olan garibanın hali bir tutulur mu???
 
Allah hepimize business gamsızlığı versin ne diyim...


YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.