Kentimizin kasvetli havası

28.01.2014 01:28:14
A+ A-

Her sabah hurdacının sesiyle uyanıyordum yatağımdan. Annem önceden uyanmış, sobayı yakmış, kahvaltıyı hazırlama eylemine geçiyordu bile. Çocukluğun rutin hale gelmiş durumları olduğu için gidip yanağından öpmek gibi bir inceliğim de olmuyordu dolayısıyla. Altı kardeş arasından her sabah olduğu gibi ekmek almaya zar zor da olsa beni gönderirdi hep. Ekmek fişlerini elime tutuştururken para üstü kalma ihtimalinin sıfır olması sıkkınlığıyla bakkalın yolunu tutuyordum. Mahallemizde şimdi izine hiç rastlanmayan eski mahalle havası sürüyordu. Doksanların sonu, çocukların mahallede yaşadığı son yıllardı. Evde kahvaltı yaptıktan sonra artık okula gitme vakti geliyordu ağabeyim ve kardeşimle aynı okulda olmanın güveniyle üç kişilik bir ordu komutanı gibi hissediyordum kendimi. Okulumuz evden yürüyerek on dakika uzaklıktaydı. Ama bazı komşu çocukları uzak okullara gidiyordular onları da servis denen dolmuşlar gelip alıyordu. Okul dışındaki bütün zamanımız da beraber mahallede oyun oynamakla geçiyordu. Ben artık orta okula geçmenin de çocukça büyüklüğüyle mahalledeki oyunlara pek katılmıyordum. On bir yaşında kravat takan kocaman bir çocuktum. Artık öğretmen de pek dövmüyordu beni çünkü Türkçeyi iyi sökmüştüm. Hatta öğretmenden ve televizyondan öğrendiğim için lojmandaki çocuklardan bile daha düzgün konuştuğumu söylüyorlardı.     

Kentimizin güzel ama kasvetli bir yaşamı vardı. Televizyondaki hayata hiç benzemiyordu. Televizyondaki dizilerde insanlar sürekli temiz giyiniyorlardı, kimsenin burnu kanamıyordu, herkesin arabası vardı. Bu yüzden İstanbul’ a gittiğim güne kadar bile Batı’ daki herkesi zengin zannediyordum. Çocukluk işte. Kentimizin tek kasveti bu görüntüden dolayı değildi. Bizler akşamları dışarı çıkmanın korkunç olduğu bir şehirdeydik. Çünkü bizim şehrimizde insanlar hep akşamları öldürülüyordu. Herhalde onları görüp korkmamamız için dışarı çıkmamaya sıkıca tembihleniyorduk. Artık akşamları ölenler pek bir anlam ifade etmiyordu çünkü alışkanlık olmuştu bizde. Arada televizyoncular geliyordular şehre. Bu şehri tanımamız gerek diyordular birbirlerine. Ama hiçbiri o zamanlar akşamları ölenlere sormuyordular şehri. Halbuki en iyi onlar anlatabilirlerdi. Albert Camus’ nun da dediği gibi “bir şehri tanımak istiyorsanız orada insanların nasıl öldüğüne bakın” demek geliyordu içimden ama küçücük bir çocuktum kim dinlerdi beni. Günler sonra televizyoncuların haberini izlediğimizde şehrimizde hiç görmediğimiz bambaşka güzel yerlerle tanıştırıyordular bizi. Meğer biz ne güzellikler içinde yaşıyor muşuz. Babam “bir gün size buraları gezdiririm” diye teselliden bir söz veriyordu. Haberin sonunda şehirde yeni yapılan özel hastanenin reklamı yapılıyordu. Ne büyük iş başarmışlardı. On katlı devasa bir bina, yüz yataklı bir hastane… Rüya gibi geliyordu bize. Hastalansak da gitsek diye iç geçiriyorduk. Tatil köyü falan canlanıyordu gözümüzde. Bu ismi sadece bir yerlerden duyduğumuz için gördüğümüz en lüks bina olan hastane binasına yakıştırıyorduk. Tabi sonradan insanlar için oraya gitmek kâbus oldu. Çünkü bizim kentimizde özel hastane demek; gidilen doktorun arabasının bir aylık taksitini ödemek demekti. Şimdi hatırladıkça canım sıkılıyor. O zamanlar şehirde doktora gitmek en az bir ay eve erzak alamamak demekti. Çünkü insanlar, doktorları yegane kurtarıcı, sümme haşa bir ilah gibi görüyorlardı ve doktorun istediği illegal para miktarını -tabi illegal kavramını babam hâlâ bilmiyor-  borç harç edip getirmek zorundaydılar. Bu yüzden hastaneye gitmek bir lüks olarak yerleşmişti beyinlerimize. Bir tek bunlarla kalsa iyi… Çocukluğumun şehrini anlatmakla bitiremem. İnsan hep güzel anılarını hatırlarmış diyorlar. Elbette ki ben de hep öyle hatırlıyorum ama uzun zaman rüya görmediğim dönemlerde hep olumsuz anılarım geliyor aklıma. Bunlardan birisi de okuldaki yirmi üç nisan eğlenceleriydi. Her sene her sınıftan birkaç çocuk Yirmi Üç Nisan Çocuk Bayramı eğlencesi için seçilir, bu çocuklar şenlik tarihine kadar servislerle şehir stadyumuna götürülür, orada eğitilirler ve yirmi üç nisan günü yüzünü buruşturarak, mecbur izlediğini söyleyemeden oturan vali, garnizon komutanı, belediye başkanı ve daha bir düzine ismini hatırlamadığım yarısı şapkalı yarısı kravatlı adama oynarlardı. Sonra da bir yıldır çalışılan gösteri bitmeden hepsinin mutlaka bir işi çıkardı ve onların deyimiyle olay yerini terk ederlerdi. Halbuki çok da neşeli oynardık. Gerçeği şimdi anımsayınca o adamların hiç biri küçükken çizgi film izlememişler diyorum. Bu yüzden sıkılıyorlardı. Tabi canım onların zamanında televizyon ne gezer. Gelelim işin asıl trajik tarafına ben bunlara pek takılmıyorum. Stadyum çıkışı bize çekirdek ve mendil satmaya çalışan çocuklar geliyor aklıma. O zamanlar bana çok normal gelen bu durum şimdilerde içimi kemiriyor bazen. Çünkü öğretmenin dediğine göre Atatürk, Yirmi Üç Nisan Çocuk Bayramı’ nı bütün dünya çocuklarına armağan etmişti. Bayram bayram diğer çocuklar neden çalışıyordu? bunu şimdi anlayabiliyorum. Sanırım onlar da sıkılarak düşünüyorlardır bu durumu. Para biriktirip geçmişe gidebilseler herhalde o eğlence günlerinde kağıt mendil satmak yerine bizimle birlikte eğlenirlerdi. Yazarken aklıma Vanconcelos’ un Zeze’ si geldi. O da bayramlarda çalışıyordu hep. Ama bizim gibi düşünmüyordu daha asiydi. “İsa sadece zengin çocukları seviyor” deyip kendi tanrısına karşı geliyordu. Umarım ıslah olmuştur.  En çok da şu çocukluk konusuna takıldım. Daha sayabileceğim bir sürü şey var aslında. Ama bu defa da canım sıkılıyor. Bizim kentte, çoğu yerde olduğu gibi bayramlarda çocuklara yeni elbiseler alınırdı. Bazı çocuklara yeni elbise alınmadığı için evden çıkmamalarını ya da sınıftaki ayakkabı boyacısı arkadaşlarımın tüm sene arkada oturup konunun kendisinden açılmaması için tek kelime etmemesini daha anlatmadım bile. Ama onlar büyük adam oldular. Okuyanı da “adam” oldu, okumayanı da... Sanırım tam birer aile babası olacaklar. Hâlâ görüştüklerimden anladım bunu. Şimdilerde aynı kente gittiğimde görüntü çok farklı. O hayalimizdeki hastane binasından yüzlercesi yan yana yapılmış. Artık mahallelerde odun ya da kömür de taşınmıyor. Şehir stadyumunun yerine kocaman bir alışveriş merkezi, şehir stadyumunu da şehrin arabayla gidilebilecek bir yerine yapmışlar. Sanırım durum bizim çocukluğumuzunkinden farklı değil. O kocaman binalar kimileri için hâlâ hayal, binalarda yaşayan çocukların hayali de ailelerinin onlara sunduğu küçük dünyanın içinde daha fazla oyun konsolları ya da oyun malzemeleri. Şehir stadyumu da artık bizim gibi çocukların bile gidemeyeceği, arabalı kişilerin gidebileceği bir yere alınmış. Tabi bu kadar karamsar olmamak gerek, mendil satan çocukların işleri tıkırında. Çünkü alışveriş merkezine stadyuma gelenden çok daha fazla insan geliyor.

(Hasan BAYAM)

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.