Tanrıyı öldüren adam (2)

28.01.2016 12:26:34
A+ A-

S., gözünü açar açmaz ayağa kalkıp etrafına bakmaya başladı. Dev ağaçların arasından kendini gösteren güneş, ormanın bir bölümünü aydınlatmaya başlamıştı. M. ve S.'nin uyudukları yer ise ağaç dallarının iriliği nedeniyle gölgede kalmıştı.

S., ağır adımlarla güneşin bir parça da olsa ısıttığı, ormanın doğusundaki seyrek ağaçlıklı bölgeye gitti. Saatlerdir yağmur yağmamasına rağmen saçları, yerdeki çimenler ve nem nedeniyle ıslaktı. Güneşin yüzüne vurması içini ısıttı. Bir kaya parçasının üzerine oturduktan sonra pantolonu ve kazağının üzerinde kurumuş çamurları temizlemek için gayret sarf etti. Saatlerdir yemek yememişti. Yaşadığı açlığı düşününce midesindeki bulantıyı hissetti. Nehre doğru yürüdü, elini yıkadıktan sonra eğildi, yüzünü suya dayadı ve için için su içti. Midesindeki bulantının geçtiğini hissetti. Gözlerini kapattı ve dün yaşadıklarını düşündü.

Eşini, iki çocuğunu ve evini yangında kaybeden kardeşi M.'nin yaşadığı kriz nedeniyle her ikisi de uçsuz bucaksız bir ormanda saatlerce tartışmış, daha sonra da bir ağacın kenarında uyuya kalmışlardı.

Güçlükle ayağa kalktı, yavaş adımlarla kardeşinin uyumakta olduğu ağacın kenarına yürüdü. Tam "M." diyecekti ki, kardeşinin yaşadığı depresyonun devam edeceği yönünde bir endişe duydu, bu endişe korkuttu S.'yi. Yere oturdu ve sırtını ağaca dayadı. Kardeşi S.'nin paltosunun cebinde bulunan sigara paketini çıkardı. Sigaraların tamamının kurumuş olması nedeniyle küçük bir sevinç yaşadı. Bir tanesini çıkardı ve yaktı. Sigarasını içerken, kardeşini uyandırmaktan başka hiçbir yolunun olmadığını düşündü.

İlk önce sessizce "M." dedi. Kardeşinin tepki vermediğini gördükten sonra sesini yükseltti.

"Uyan M."

M., yavaşça açtığı göz kapaklarının ardından boş gözlerle etrafına bakıyordu. Bir anda ayağa kalktı. Elini S.'nin dizine koyduktan sonra "Ne oldu?" dedi. Ağabeyi S., neden ormanın ortasında olduklarını anlatmaya başlamadan M., dün yaşadıklarını hatırladı.

"Uyuya mı kaldık?"

"Evet, M."

Cebinden çıkardığı sigarayı yavaşça yakarken, güneşin dev ağaç dallarının ardından bedenine vurduğunu hissetti, elini kardeşi M.'nin başına götürdü, babacan bir şekilde okşadı:  

"Acaba saat kaç?"

"Saat mi?"

M.'nin yönelttiği soru ve S.'nin verdiği karşılık ikisinin de kahkaha atmasını sağladı. Ayağa kalkan M., ağabeyini yanına çağırırken, saatin 6.30 olduğunu söyledi. S. ise işaret parmağı ile şakağını kaşıdıktan sonra saatin 6.30 değil, 6.45 olduğunu tahmin etti. M. ise başını dayayıp uyuduğu ağacın etrafında dolaşıyordu:

"Hayır, saat kesinlikle 7.00. Az önceki tahminimi değiştirmek istiyorum."

S. ise saatin 6.45 olduğundan emindi, fakat aklında bir soru işareti vardı:

"Diyelim ki, saatin kaç olduğunu ikimizden birisi doğru tahmin etti. Hangimizin bildiğini, hangimizin yanıldığını nasıl öğreneceğiz?"

M., bir süre düşündü.

"Kahvehaneye gidelim?"

S. gülümsedi.

"Saati tahmin ettiğimiz zaman ile kahvehaneye vardığımızdaki zaman arasındaki farkı nereden bileceğiz?"

İkisi de yeniden yere oturdu, M. ilk, S. ise ikinci sigarasını yaktı. M. gözlerini kapatırken S. uzaklara daldı. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Tamı tamına 25 yıl öncesiydi düşündükleri.

***

M. ve S.'nin köyün tam ortasından geçen nehrin hemen yanında bulunan evleri, köy kahvehanesine yürüme ile 5 dakika uzaklıktaydı. Bu yürüyüşe M. ve S. "normal yürüyüş" derdi. Çünkü hızlı yüründüğünde yol 3 dakika, yavaş yüründüğünde ise 7 dakika sürebilirdi.

Köydeki tek saat kahvehanede olduğundan, iki kardeşim babası C., sık sık çocuklarına "Saat kaç?" der, bunun ardından da M. ve S. kahvehaneye giderek saatin öğrenirlerdi. Daha sonra ise baba C., ormana, odun kesmeye giderdi. Her ormana gidişte ise kendisine yardım etmek üzere çocuklarından bir tanesini yanına alırdı.

Fakat kolay bir iş değildi bu yardım. Ormanda baba ağacı keser, daha sonra odunları taşınabilecek boyuta indirir ve M. ya da S. de o odunları kamyonete yüklerdi. Daha çok küçük yaşlarda elleri nasır tutan M. ve S., babalarıyla ormana gitmekten kaçmak için bir oyun icat etmişti. Şöyleydi oyun:

M. ve S. sabah uyanır uyanmaz kahvehaneye gider ve saate bakardı. Daha sonra hızla eve dönerler ve babasının kendilerine saati sormalarını beklerlerdi. Baba C., kahvaltısını bitirip sigarasıyla birlikte çayını içerken, çocuklarına doğru bakıp, "Saat kaç?" derdi. Bu soruyu duyan M. ve S., saatin kaç olduğu yönündeki tahminlerini yapıp hızla kahvehaneye giderlerdi. Kahvehanedeki saat kaçsa, onu 5 dakika geriye alıp, yaptıkları tahminlerle karşılaştırırlardı. En yakın tahmini yapan da babaları C. ile birlikte odun kesmeye giderdi.

Tahmin konusunda M., S.'den daha başarılıydı. Bu yüzden evde keyif yapan ya da köydeki arkadaşlarıyla top oynayan genelde M. olurdu.

Tabii ki bu oyun sadece hafta sonları ve yazları, okulların tatil olduğu zamanlarda oynanırdı. Çünkü M., 7 yaşından itibaren okula gitmeye başlamış, S. ise hiç okula gitmemiş, hayatı boyunca babasına yardım etmişti.

***

Kocaman ormanda sessizlik sürer giderken, M., ağabeyine doğru döndü, tebessümle sordu:

"Babam neden saatin kaç olduğunu merak ederdi ağabey?"

S., bir süre düşündü, yüzüne bir hüzün, gözlerine ise yaş yerleşmişti:

"Çünkü her gün aynı zamanda ormana giderdi?"

M.'nin sesinde ise ağlamaklı bir hal vardı:

"Neden ağabey?"

"Yemek saatlerini ya da kahvehanede oyun saatlerini ona göre belirlerdi."

S., kardeşinin depresyonda olduğunu bildiğinden, onu daha fazla etkilememek için gizlice gözyaşlarını silmiş, daha kayıtsız ve umursamaz bir halde kardeşinin sorularını yanıtlamaya başlamıştı. M. de ağlamaklı halden kurtulmuş, sorularını gülümseyerek sorar olmuştu:

 "Tek işi ormanda odun kesmek olan bir adamın neden böyle bir derdi olur ki? Uyanırsın, ormana gidersin, dönersin, yemeğini yersin, sonra yeniden ormana gidersin, dönersin, çayını içersin ve kahvehaneye gidersin, oradan dönersin ve yemek yersin. Sonra da uyursun. Gidişat bu denli kolayken insan neden saati merak eder?"

M., konuşurken yutkunmaya başlamış, yüzüne yerleştirdiği tebessüm yaşadığı acıyı gizleyemez derecede küçülmüştü:

 "Hatırlasana, zaman zaman babam kahvaltısını yaparken saat 8.00 olurdu ve odanın dört bir yanında dolaşıp saatin geçmesini beklerdi."

"Evet, çünkü babam 9.00'da ormana giderdi."

"Neden ağabey?"

"Nedeni yok M. Kendine öyle bir takvim oluşturmuştu, o kadar. 11.00'de de ormandan dönerdi."

"Sonra?"

"Sonra yemeğini yerdi."

"Evet, bir de yemek saati için beklerdi."

"Bir ormancının hayatında saatin neden var olduğunu bir türlü anlayamadım ağabey."

"Bunları düşünme M. Çünkü öyle ciddi bir anlamı yok. Sadece orman dışındaki işlerini belirli bir sisteme oturtmak için."

"Saat olmasa insanlar belki de daha mutlu olurdu ağabey."

"Olabilir M."

"İnsanların zaman denilen bir şey yaratması, onu gün ışığına göre saatle açıklaması, sonra da bu aptal şeye uymak zorunda olması dünyayı bir hapishaneye dönüştürdü."

"Ben okumadım, bu konuları hiç düşünmedim, senin kadar bilemem, seninle bu konuları tartışamam M."

M., hızla ayağa kalkıp ormandaki iki dev ağaç arasında volta atmaya başlamıştı:

"Saat olmasa belki de babam yaşıyordu."

"Nasıl yani?"

"Nasıl mı? O fırtınalı havada 'Henüz saat 11.00 olmamıştır' diyerek ormanda bekledi ve bu sırada babama yıldırım çarptı. İşi bittiğinde ya da havanın bozuk olması nedeniyle eve gitmeyi düşünseydi, yıldırım çarpmayacaktı."

Birkaç saniye duraksadıktan sonra M., yeniden anlatmaya başlamıştı:

"Anlayamıyorum S. Olmayan bir zamanın, olmayan bir saatin kendisine fayda sağlamayacağını, ona uysa da uymasa da kendisi için bir değişiklik olmayacağını bile bile insanlar neden bu aptal şeylere uyar?"

S., kardeşi M.'nin yanına gelmişti:

"Gidelim M. Neredeyse 20 saattir buradayız."

"20 saat mi?"

"Tamam, 15 saat."

"Sen dün akşama doğru buraya geldin. Saat o zaman 5 olsa, şimdi de tahminen 8'dir. Bu da demek oluyor ki 15 saat. Evet, sen tam 15 saattir buradasın. Ben ise 17 saattir."

M.'nin bu hali S.'nin canını sıkmış, ağzından çıkan her cümlede sesini daha fazla yükseltmeye başlamıştı:

"Evet M., sen 17 saattir buradasın, ben ise 15 saattir. Neredeyse bir gündür hiçbir şey yemiyoruz. Artık gidelim."

***

M., ağabeyi S.'nin sözlerine karşılık vermek yerine yavaş adımlarla ormanda yürümeye başladı. Yere doğru eğildi ve mantarların bir tanesini kopardı. Başı turuncu, kökü sarı, gövdesi ise beyaz olan mantara uzun uzun baktı. "Bunlar yenir mi ağabey?"

S., hızlı adımlarla kardeşinin yanına gitti ve M.'nin elindeki mantarı aldığı gibi yere attı. "Bunlar zehirli mantar M."

"Hatırlasana, biz küçükken babamla bu ormana gelir ve ağ ile kefal tutar, yerdik."

M., S.'nin koluna girdi ve ağabeyiyle nehre doğru yürüdü. Nehir dibi görünecek şekilde berrak fakat balık sayısı geçmiş yıllara oranla çok azdı. S., balığın olmadığını söyledikten sonra "Eve gitmemiz gerek M." dedi. M. ise eliyle nehirde gezen birkaç balığı gösterdikten sonra onları yiyebileceklerini söyledi.

Kardeşini ormandan eve götürme çabalarının sonuca bir türlü ulaşamaması S.'yi endişelendirmiş ve karamsar bir ruh haline sokmuştu. O sıra aklına sigara geldi. Kardeşinin sigarasızlığa asla dayanamayacağını çok iyi biliyordu.

"Bana bir sigara verebilir misin M.?"

M., elini cebine götürdü ve sigara paketini çıkardı. Paketin içinde yalnızca bir tane sigara vardı. Çıkardıktan sonra paketi buruşturup cebine koydu. Sigarayı isteksiz bir şekilde ağabeyine uzattı. S., yaşadığı açlık nedeniyle sigarayı yakmakta dahi güçlük çekti. Ayakta duramamasına rağmen keyifli bir şekilde sigara dumanını çekti, kardeşinin yüzüne doğru üfledi. M. ise yüzünü buruşturarak cebindeki sigara paketiyle oynuyordu.

"Hiç sigaramız yok ağabey."

"Hiç mi?"

"Hiç yok."

"Ne yapacağız?"

M. o sıra ağzındaki sigarayı hızla yere attı ve izmariti ayaklarıyla çiğnedi. M., bir yandan ağabeyine, bir yandan da paramparça olmuş sigara izmaritine bakıyordu. Yere eğildi, ezilirken pamuğu dışarı çıkmış izmariti eline aldı, tekrar yere bıraktı.  

"Sigara bulmamız gerek ağabey."

"Evet, sigara bulmalıyız. Fakat bunun tek yolu köye gitmek." S. cümlesi biter bitmez  kardeşi M.'nin elini tuttu ve "Gidiyoruz" dedi. M., gitmek istemediğini söyledi. "Köyden sigara alalım, istersen yine buraya dönersin" dedi S. Yere çömeldikten sonra ağabeyinin yüzüne bakmaya başladı M.:

"Sen git ağabey. Yemek ye, çocuklarını ve F.'yi gör, daha sonra gel."

"Bunu yapamam S."

"İnan" dedi M., "Sen gelene kadar ben de kendimi buradan gitmeye ve köye hazırlayacağım."

S., yaşadığı yorgunluk ve açlık nedeniyle konuşmakta güçlük çekiyordu. Bu sırada M., gece uyudukları ağacın kenarına doğru yürüdü ve uzandı. "Hem sen gelene kadar ben de biraz kestiririm."

S., yere uzanıp kardeşinin saçına dokunduktan sonra ayağa kalktı ve köye doğru yürümeye başladı. 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.