Tanrıyı öldüren adam (3)

30.01.2016 08:42:24
A+ A-

Z., anneannesinin ördüğü kırmızı eteği, altında mavi eşofmanı ve sarı kazağı ile çimenlerin arasından kendini gösteren mantarları seyrediyordu. Annesi, seyrek sarı saçlarını bir toka ile tepesinden bağlamıştı. Kulağının arkasında kalan saçları ise tokanın olduğu yere yetişmediği için rüzgarla birlikte oradan oraya savruluyordu. Küçük burnunun ucu ve yanakları üşümekten kızarmış, rüzgarın vurduğu kulağı da pembeleşmişti.

A., henüz 8 yaşında olmasına rağmen bir bilge edasıyla çimenlerin üzerine bağdaş kurup oturmuş, 4 yaşındaki kardeşinin kendisine yönelttiği soruları yanıtlıyordu.

"Mantarlar nasıl çıkar?"

"Mantarın bir parçası yere düşünce oradan yeni bir mantar çıkar."

 "Ben şimdi bir tanesini ikiye bölüp yere atsam olur mu?"

"Evet."

Z., yerdeki mantarların bir tanesinin kökünü hızla topraktan çıkardığında anne T. bir anda çocuklarının yanına geldi, elindeki peçeteyle kızının elini sildikten sonra mantarların zehirli olabileceğini söyledi, "Mantarlara dokunursan hasta olursun" dedi.  

A., gülümsedi ve yine bilgece annesinin yüzüne baktı, "Yanılıyorsun anne, sadece rengi çok koyu olan mantarlar zehirliymiş. Bu ormandaki mantarlar ise turuncu renkli."

Daha sonra evde yedikleri mantarları hatırlattı. "Biz küçükken babam bu mantarlardan eve getirirdi, sen pişirirdin biz de yerdik. Bu yüzden mantarların hepsini toplayıp yemek yapabiliriz."

Anne T., oğlu A.'nın yaptığı uyarıyla eşi M.'nin eve getirdiği mantarları hatırlamıştı.  "Evet, bunlar M.'nin getirdiği mantarlara benziyor" dedi. "Fakat hepsinin tepesinin turuncu olması aynı olduğu anlamına gelmez ki." Oğul A., babasının mantarları ormanın bu bölgesinden getirdiğini söyleyerek annesini ikna etti.

***  

Anne, oğul ve küçük kız, yerdeki 7 mantarı yerden hızla çıkarmış ve bir ağacın kenarında toplamıştı. T., çantasından çıkardığı bıçakla mantarları önce temizlemiş, daha sonra da hepsini ortadan ikiye ayırmıştı. Z. ise eline aldığı mantarları koklayıp yeniden ağacın kenarına bırakıyordu. Belli ki mantarların kokusunu sevmişti Z.

Bir süre düşündükten sonra "Anne" dedi A. Eliyle, 15 metre ötedeki iri dallı, dev yapraklı ağacı gösterdi. Anne ağaca baktı. "O ağacın arkasında bir nehir var."

Anne T., nehri görmek için ayağa kalktı.

"Dedem ve babamla birlikte o nehre gider ve zıpkınla balık tutardık. Bir keresinde babam ağ atmıştı ve 20 tane kefal tutmuştu."

"Babanın düştüğü nehir buydu, değil mi?"

"Babam nehre düşmedi. Sadece balık tutmak için girdi ve eliyle 3 balık tuttu."

"Ben babanın düştüğünü zannetmiştim."

Anne, kızı Z.'yi kucağına, oğlu A.'yı ise yanına almış, ağır adımlarla nehre doğru yürüyordu. Fıstıkçamı'nın yanında birkaç tane Gürgen ağacı vardı. İkisinin de boyu 20 metreye yakındı.   

"Bu dev ağacın adını biliyor musun anne?"

T., başını salladıktan sonra A., ağaca doğru hızla koşmaya başladı:

"Babam, bu ağacın isminin Kızılçam olduğunu söyledi."

A.'nın  bu hali, T.'nin tebessüm etmesini sağlamıştı. Kızını yere bıraktıktan sonra oğlunu kucağına aldı. A., yaprakların bir tanesini koparabilmek için gayret sarf etti ve hedefine ulaştı.

"Ne kadar büyük bir ağaç. 15 tane ben üst üste çıksak dahi bu ağacın tepesine ulaşamayız."

Eni 5 metre, derinliği ise 2 metrenin üzerinde olan nehrin hemen yanındaydılar. Nehir öyle berraktı ki, dibindeki kahverengi kumlar, beyaz taşlar net bir şekilde görülüyordu. "Bu taşları çok seviyorum anne" dedi A. "O kadar yuvarlak ve inceler ki, bizim evin orada bu taşlarla sürekli kaydırma oyunu oynuyorum. Nehrin üzerine hızlıca attığımda en az 4 kere sekiyor."

"Peki, bu taşlar neden bu kadar ince?"

"Üzerinden su geçtiği için. Su, taşın üzerinde geçtikçe taş inceliyor. Böyle yuvarlak ve kağıt gibi oluyor."  

Anne, oğul ve küçük kız, büyük bir merakla nehirde gezen balıkları seyrediyorlardı. Fakat T.'nin yanında ne ağ ne de zıpkın vardı. Bu yüzden balıkları tutmaları imkansızdı.

"Babam gibi yapalım anne" dedi A. Daha sonra babasının nasıl balık tuttuğunu anlattı. Anne T. şaşırmış ve çekinmişti.  

"Nehrin kıyısının derinliği 1 metre bile değil. İkimiz de girersek en az 5 balık tutabiliriz."

T., oğlu A.'ya, nehre girmelerinin imkansız olduğunu açıklarken, akıntının çok hızlı, suyun ise çok soğuk olduğunu söyledi, birkaç gün önce yaşadığı ağır gripten bahsederek, "Suya girersem yeniden hasta olabilirim" dedi. A. ise ısrarla suya girmek istiyordu. Eğildi ve nehrin suyuna dokundu. Suyun, annesinin söylediğinin aksine sıcak olduğunu söyledi. Suya dokunması konusunda annesini zorladı. Anne T., korkarak, çekinerek suya dokundu. Su, oğlu A.'nın dediği gibi beklediğinden daha sıcaktı. Fakat kafasına takılan asıl konu, suya girdiğinde balıkları nasıl tutacağıydı. Oğluna, eliyle balık tutamayacağını söylemesine rağmen A. ısrarını sürdürdü:

"Anne beraber girersek mutlaka tutarız. Baksana balıkların çoğu nehrin kenarında yüzüyor. O kadar yavaş hareket ediyorlar ki, bu balıkları Z. bile tutar."

Anne T., üzerinde kırmızı çiçekler olan siyah eteğinin ucunu dizinin üzerine kadar çekmişti. İki bacağının arasına eteği sıkıştırması nedeniyle adım atmakta güçlük çekiyordu. Nehre paralel olarak birkaç metre yürüdü ve derinliğin daha az olduğu yeri buldu. Oğlu A.'ya, "Sen kardeşin Z.'ye bakacağın için nehre girmeyeceksin" dedi. A., "Kardeşim burada bekler, nehre ikimiz beraber girersek daha hızlı balık tutarız" şeklinde karşılık verdi. T., A.'nın ısrar ettiği her konuda hedefine ulaştığını biliyordu. Bu yüzden konuyu uzatmak yerine, oğluna nehre girdiğinde çok dikkatli olması gerektiğini söyledi.

Anne ve oğul el ele tutuşarak nehre girdi. Derinlik yarım metrenin altındaydı. Fakat balıkların olduğu yer anne ve oğula bir metre uzaklıktaydı. El ele tutuşarak yürümeye devam ettiler.

Anne T.'nin eteği diz kapaklarının üzerinde olmasına rağmen ıslanmıştı. Bir kaç adımdan sonra her ikisi de sırılsıklam olurken, balıklara ulaşabilmek için bir de kafalarını suya sokmaları gerekiyordu. Nehrin suyuna doğru eğilip dikkatlice balıkları seyretmeye başladılar. A., başını suya sokup gözüne kestirdiği balığı eline almak için harekete geçti. Fakat başarısız oldu. Çünkü balıklar çok yavaş hareket etmelerine rağmen kaçmayı başarmıştı.

"Hiç balık kalmadı" dedi A. Annesi, nehirden bir an önce çıkmaları gerektiğini söyledi. Fakat A.'nın aklına bir fikir gelmişti. O da şuydu: Nehirden çıkacak ve topladıkları mantarları alıp nehrin bir bölümüne atacaktı. Balıklar da mantarları yemek için A. ve T.'nin olduğu yere gelecekti. Böylelikle balıkları tutacaklardı.

A., fikrini annesine anlattıktan sonra apar topar nehirden çıktı ve mantarları bıraktıkları ağacın yanına geldi. İkiye bölünmüş mantar parçalarından tam 14 tane vardı. 8 parçayı iki cebinde, 4 parçayı ise elinde tutarak nehre geldi. Mantarları kıyıya bıraktıktan sonra nehre girdi ve 4 parçayı suyun dibine koydu.

Suyun kaldırma kuvveti nedeniyle hepsi yüzeye çıkmış, üstelik bir de akıntı nedeniyle mantarlar bulundukları bölgeden uzaklaşmıştı. Anne T., bu şekilde balık tutamayacaklarını söyledi. A. ise diğer mantarları da aldı ve suyun içine daldı. Mantarları, hızla dipteki kayaç parçalarının altına yerleştirdi. Annesinin endişe içerisinde izlediği A., "Şimdi balıklar gelir" dedi.

A.'nın söylediklerinin üzerinden bir dakika bile geçmemişti ki, tam 5 balık mantarların olduğu yere geldi. Anne T., hızlı bir şekilde hareket ederek balıklardan birisini tuttu, nehrin kenarına çıktıktan sonra oğlunu çağırdı. A., balık gelmesi için 5 dakika bekledi. Fakat hiç balık gelmedi.

Anne, oğul ve küçük kız, mantarları bıraktıkları ağacın kenarına, bu defa da 800 gramlık kefali koydu.

"Bu kocaman balık, o küçük mantarlardan iyidir" dedi A. Annesi onayladı. Birbirlerine sarıldılar.

***

A.'nın gözleri, 5 metre uzaktaki bir ağacın kenarındaki pelikanlara ilişmişti. Her biri neredeyse 4 kilo olan pelikanlar, uzun bacaklarıyla ağır ağır çimlerin üzerinde yürüyordu. Pelikanlar, karınlarını doyuracak bir şeyler bulmak için gagalarını çimene sokuyordu.

"Hepsi çok aç" dedi A., annesinin gözlerinin içine bakarak. Daha sonra pelikan etinin güzelliklerinden bahsetti:

"Sert ve yemesi zor olsa da çok doyurucuymuş. Bu balık dişimizin kovuğuna bile yetmez. En iyisi gidelim ve bir tane pelikan avlayalım."

Annesi, pelikan yakalamanın imkansız olduğunu söyleyince A., "Bence imkansız değil. Pelikanlar balığı çok sever. Eğer balığımızı onlara yakın bir yere koyarsak, içlerinden bir tanesi mutlaka balığa doğru yönelir. Biz de o sırada bıçağı atarız ve pelikanı öldürürüz" karşılığını verdi.

T., oğlu A.'nın kafasına taktığı her şeyi yapmak için mücadele edeceğini biliyordu. Bu yüzden "Hayır" demeyi aklından hiç geçirmedi. Oğluna "Hayır" karşılığını vermesi hiçbir şeyi değiştirmeyecekti çünkü.

A., ağır adımlarla pelikanlara doğru yol aldı. Aralarında 6-7 metre vardı ki, bir ağacın arkasında pusuda beklemeye başladı. Elindeki balığı birkaç adım ötesine doğru yavaşça attı. Daha sonra iki adım geriye gitti. Pelikanlardan 2 tanesi balığa doğru yürüyordu. A., pelikanlar arasındaki mesafe 3 metreye indiğinde elindeki bıçağı hızla fırlattı. Hedefi tutturmuş, bıçak pelikanların bir tanesine isabet etmişti. Pelikan, çığlıklar içerisinde titreyerek yere düştü. Diğer pelikan, ölen pelikanın kanlı gövdesine gagasını sürdü ve uçarak uzaklaştı.  

A., sevinç içinde "Onu öldürdüm" diye bağırırken birkaç defa havaya zıpladı. Kızı Z.'yi kucağından indiren anne T., hızla oğluna doğru yürüdü. Bu sırada can çekişen pelikanın ölmesini bekledi. Pelikanın nefes almadığını anlayınca başını ve ayaklarını kesti, eliyle tüylerini yoldu. Daha sonra pembe renkli pelikan etini, daha önce mantarlar ve balığın olduğu ağacın kenarına bıraktı. "Mantarlarımız sayesinde balık tuttuk, balığımız sayesinde kocaman bir pelikan tuttuk" derken gözleri ışıl ışıldı. Annesinden çakmağı isterken, ağaç kenarlarındaki kuru dalları toplamaya başladı. Küçük kardeşi Z. ve annesi T. de kendisine yardım ediyordu. Fakat bir çığlık duydu A. Arkasını döndüğünde annesin dehşet içerisindeki yüzüne baktı. Yüzünü, annesinin baktığı yöne doğru çevirdiğinde dev bir kurt gördü. Gözleri kıpkırmızı olmuş kurt, pelikanı öldürdükleri yerdeki ağacın yanında, pelikanın kesilen bacak ve başını kokluyordu. Anne hızla kızı Z.'yi kucağına alarak koşmaya başladı. A. da annesi ve kardeşinin arkasına takıldı. Bir süre durdu A., "Koşmayın, kurt pelikanın etini yiyip gidecek" diye bağırdı.   

Evet, A.'nın dediği gibi kurt pelikanın etini yemişti. Fakat T. ve A.'ya doğru koşmaya başlaması, yediği bu pelikan etinin kurdu doyurmadığını ortaya koyuyordu.

Kurt, yalnızca birkaç saniyede kucağındaki kızı nedeniyle hızlı koşamayan T.'ye yetişmiş, kocaman dişlerini genç kadının ayağına geçirmişti. Z., bir anda annesinin kucağından yere düşmüş, ağacın köküne başını çarpmış ve kanlar içerisinde yerde kalmıştı. T.'nin bacağından küçük bir et parçası koparan kurt, bu defa A.'ya yönelmiş, kısa sürede A.'yı baldırından yakalamıştı. Anne ve oğul çığlık çığlığaydı. Yaşadıkları acı nedeniyle adeta can çekişiyorlardı.

***

S., kardeşi M.'nin yüzüne hafif bir tokat atarak "Uyan M." dedi. Alnından akan ter damlacıkları nedeniyle yüzü sırılsıklam olan M., kendisini uyandırmaya çalışan ağabeyine sarıldı.

"Her şey geçti M."

Nefes nefese olan M., ağlamaya başladı. S., kardeşinin gözyaşlarını sildi.  

"Hadi, kalk da bir şeyler ye." 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.