Tanrıyı öldüren adam (4)

04.02.2016 11:05:33
A+ A-

Boş gözlerle ormandaki ağaçlara, ağacın üzerinde gezinen sincaba, batmakta olan güneşe, 500 metre ötedeki tepenin kenarındaki kırmızı renkli çiçeklere bakan M., ağabeyinin poşetten çıkardığı ve kendisine uzattığı böreği geri çevirdi, elini çimenlerin üzerinde dayanak yaptı, ağacın yanında oturur haldeyken sigara içmek istediğini söyledi.

S., poşetin üzerine koyduğu böreği eline aldıktan sonra, "Sana tam iki paket sigara getirdim. Şu böreği yedikten sonra söz, vereceğim" dedi. Daha sonra yeniden böreği uzattı. "Ayran da var."

M., ağabeyinin uzattığı ıspanaklı, peynirli ve soğanlı böreği eline aldı ve ağzına götürdü. Tam ucundan ısırıyordu ki, midesinin bulandığını hissetti, böreği hızla poşetin üzerine koydu. "Sigara içmem gerek ağabey."

Oysaki S., ormandan ayrıldıktan sonra büyük bir heyecanla pazara gitmiş, aldığı malzemeleri eve götürmüş, eşi de o malzemelerden börek yapmıştı. S., kardeşinin karnı bir an önce doysun diye köyden çıkıp yarım saat boyunca ormanda koşmuştu. Fakat nafileydi. M.'nin gözü sigaradan başka hiçbir şey görmüyordu.

Bunun üzerine S., Gauloises marka iki paket sigarayı cebinden çıkardı ve M.'ye uzattı M., kırmızı renkli pakete dikkatlice baktı.

"Fransız sigarası değil mi Gauloises?"

S., köydeki bir emekli öğretmenin oğlunun Sofya'ya gittiğini ve 5 karton Gauloises getirdiğini söyledi. "İki paketini de ben aldım, bizimkilerden daha ucuz."

M., paketten çıkardığı sigarayı keyifle yaktı. "Koca bir ormanın ortasında kaçak sigara içiyoruz. Andrey Lukanov bunu duysa ormanı bizimle birlikte yakar."

"Rahat ol ve keyifle iç M., Başbakan'ın bundan haberi dahi olmaz."

Uzamış sakallarını kaşıyan M., kahkaha attı.

"Benim evim zaten yandı, siz kendinizi düşünün."

M.'nin bu sıcak gülüşü ağabeyi S.'yi mutlu etmiş, içinden, "Kardeşim depresyonu atlatıyor" demişti. M., hızla ikinci sigarasını yaktığında S. ise birincisini içmeye başlamıştı.

"Bu sigarada şampanya var mı?"

"Hayır ama bu markanın şampanyalı sigaraları var."

"Keşke bir de ondan alsaydın."

S., şakayla karışık kardeşinin başına vurmuştu, "Sana en iyi marka sigara getiriyorum ve sen şampanyalısını arıyorsun" dedikten sonra ikisi de karşılıklı gülüşmüştü. M.'nin kahkahası S.'nin sesini bastırmıştı.

Koca ormanda gün batmaya başlamıştı. Ağaçlar nemlenmiş, batından esen soğuk rüzgar ikisini de üşütmüştü.

Saat kaçtı?

M., saatin 19.15, S. ise 19.45 olduğunu söylemişti. Fakat zaman kavramı artık önemsizdi M. için. Bu yüzden tahmin ettiği saatle ilgili ısrarcı olmamıştı.

M. üçüncü sigarasını yakarken, S., "Lütfen kardeşim, bir tane börek ye" demişti. M. ise yemek bir yana, börekleri görmek dahi istemediğini söylemişti. Fakat böreklerle aynı şişede duran matarayı almış ve kana kana su içmişti.

***

"Ateş yakalım mı?"

Dünden beri sürekli "Hadi köye gidelim" diyen S.'nin bu sözleri M.'yi şaşırtmıştı. Fakat iyice soğuyan havada S. için yapılacak en iyi işti ateş yakmak.

Çevredeki çalıları çırpıları, ağaçlardaki kurumuş dalları hızla topladılar ve M.'nin kenarında yattığı ağacın iki metre önünde yaktılar. Ellerini ateşe dayayıp ısındılar. Ağacın etrafında tur atıp eski günlerden konuştular.

Yaptıkları sohbet ikisini de mutlu etmişti ki, S. çantasını açtı, bir şişe Admira Chardonnay şarabı çıkardı, M., elini ağabeyinin omuzlarına attı, daha sonra ise şaşırdı.

"Mutluluktan ağlayacağım."

"Sigaralarla birlikte aldım."

"Kırmızısı yok muydu?"

"Olsa, beyaz şarap alır mıydım?"

S.'nin bir şişe daha beyaz olduğunu söylemesi M.'yi daha da mutlu etti. S., bıçakla tıpasını çıkardığı şarabı hızla bakır bardaklara koydu. Birkaç dakika geçmeden şarabı bitirdiler. S., bardakları yeniden şarapla doldurduktan sonra ağacın dibinde duran çantasını eline aldı ve dikkatlice kardeşine baktı:

"Sürprize hazır mısın?"

Şaşkın ve heyecanlıydı M.

"Sabırsızlanıyorum."

S., çantasından yavaşça çıkardığı akordeonu ateşin yanına koyuyordu ki, M. bir anda ayağa kalktı. Elleri titriyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. S. ise korku dolu gözlerle kardeşine bakıyordu.

M., yerdeki şarap bardağını hızla kafasına diktikten sonra ağabeyine bağırmaya başladı:

"Çantanın içine koy onu."

S., ayağa kalktı ve M.'nin başını iki elinin arasına aldı, hızlıca bir tokat attı, M. hıçkırıklara boğuldu, ağlamaklı sesiyle ağabeyine yalvardı:

"Neden bunu yapıyorsun?"

"Çünkü sen çok güzel akordeon çalıyorsun."

Ağlaması sürüyordu M.'nin:

"Senin bu yaptığın işkence."

Bu defa bağıran S.'ydi:

"Sen çok güzel akordeon çalıyorsun ve kimse de bu akordeon yüzünden ölmedi. Kurtul artık bu aptal saplantından."

Ele ele yere oturmuşlar ve bardaktaki şaraplarından yudum almışlardı. M., başını S.'nin omzuna dayamış, ateşi ve akordeonu seyrediyordu:

"Akordeonun hiçbir suçu yok M."

"Ona dokunamam ki."

"Dokunmayı bırak, yeniden çalabilirsin."

Sessizlik sürerken o acı günü düşünüyorlardı.

***

M., daha 12 yaşındaydı. 4 yaşındaki kardeşi Y. ile birlikte gittiği köyün ortasından geçen nehrin kenarında akordeon çalıyordu. Kendini, kırmızı renkli, 34 tuşlu, dedesinden kalan bu değerli enstrümana öyle kaptırmıştı ki, gözü hiçbir şey görmüyordu. Düşler kuruyor, hülyalar alemine dalıyordu.

O sıra "Ağabey" sesiyle irkildi, ayağa kalktı, Y. nehre düşmüş ve boğulmamak için azgın suların içinde korkuyla debeleniyordu. Geçirdiği şok nedeniyle hareketsiz bir şekilde seyrettiği kardeşinin nefessiz kaldığını fark etti. "Y." diye bağırarak nehre girdi, kardeşini kucağına aldı, kulağını Y.'nin burnuna götürdü. En küçük bir ses duymadı. Gözyaşları içerisinde kardeşini kucağına aldı ve eve götürdü.

Al yanaklı küçük S.'nin gözlerinin altı ve dudakları morarmaya başlamıştı. Bunu gören anne B. hıçkırıklar içerisinde oğlunu kucağına aldı ve köydeki tek doktora götürdü. Fakat doktor, Y.'yi görür görmez acı haberi verdi:

"Çoktan ölmüş."

Anne B., kendini sokağa attı, eşine bu acı haberi verdi. M. başıboş dolaştı, bulduğu her köşe başında ağladı. S., aynı günün akşamında kardeşini buldu ve onu teselli etmeye çalıştı. Elinden tutup eve götürdü.

Bu orta halli, mutlu mesut ailenin evinde büyük hüzün vardı. Akrabalar, yakınlar, komşular, ağır yakıyordu.

M. ise o gün bıraktığı akordeonu bir daha hiç eline almamıştı. Ne zaman akordeon sesi duysa gözyaşlarına boğulmuştu.

***

Tıpkı 20 yıl öncesinde olduğu gibi yeniden ağlıyordu M. Yeniden aynı acıyı duyuyordu:

"Hadi M., şu akordeonu bir defa kucağına al."

"Hadi M."

"Lütfen."

M., önündeki bardaktan bir yudum şarap içtikten sonra ağabeyinin dediğini yapmış, akordeonu kucağına almış, elini, 20 yıldır dokunmadığı bu enstrümanın üzerinde gezindirmeye başlamıştı.

Bir tuşa dokundu, sonra bir tuşa daha. Gözyaşları içerisinde ağzından bir melodi çıkardı. Konstantin Miladov'un "T'ga za jug" adlı eseriydi bu. S., eliyle M.'nin başına dokundu:

"Bu şarkıda akordeon var mıydı?"

"Olmasına gerek var mı?"

Yeniden ağzıyla aynı melodiyi çıkardı ve akordeonu çalmaya başladı. Zaman zaman yanlış notalara bassa da, 20 yıl akordeona dokunmayan birisine göre bir hayli iyiydi. Birkaç dakika sonra şarkı bittiğinde her ikisi de birbirinin gözlerinin içine bakıp gülümsüyordu.

"Peyduşka" dedi M. "Bilir misin?"

Kahkaha attı S.

"Bunu yapmayacağını düşünüyorum."

Peyduşka, insanların el ele tutuşarak düğünlerde oynadığı, Balkan yöresine ait bir danstı. M., Peyduşka müziğini çalar çalmaz S. ayağa kalktı ve oynamaya başladı. Öyle kötü oynuyordu ki, M., bir yandan çalıp, bir yandan da kahkaha atarak ağabeyini izliyordu.

Bu neşeli şarkı bitmiş, iki kardeş diğer şarap şişesini açmış ve hızlı bir şekilde içmeyi sürdürüyordu. M., ağacın dibindeki akordeonu alıp şarkılar çalıyor, zaman zaman hüzünlü, zaman zaman neşeli dakikalar yaşıyorlardı.

"O akordeon nerede?"

"Bizim çocuklar nehrin kenarından alıp kahvehaneye getirmişlerdi. Ben de senin akordeonu istemediğini söyledim. Daha sonra köyden taşınan müziğe meraklı bir çocuk vardı. Almak istediğini söyledi, 'Senin olsun' dedim. Aldı ve gitti."

"Kimdi o çocuk?"

"Kırmızı çilli suratlı, kızıl saçlı, kısa boylu, tıknaz ve sol ayağı seken bir çocuk vardı, senin yaşlarında. Hatırlayabildin mi?"

"Evet, fakat ismi aklıma gelmiyor."

"Arkadaşındı."

"Bizim köyden değildi. Sadece buradaki bir akrabasının yanına gelirdi."

"Neyse, akordeonu o çocuğa verdim."

"Şimdi kim bilir nerededir?"

"Sen en iyisi bir şarkı çal."

M., çalarken S. oynadı. Zaman zaman ayağa birlikte kalkıp dans ettiler. Şaraplarını yudumladılar. Saatin kaç olduğunu ikisi de bilmiyordu. Fakat gece yarısını geçtiği belliydi. S.'nin getirdiği battaniyeyi yere serip, paltolarını yorgan yapıp uyudular.  



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.