Tanrıyı öldüren adam (5)

06.02.2016 09:00:28
A+ A-

Uzun, pembe eteğinin altında adım attıkça göze çarpan çoraplarının renginin birinin siyah, diğerinin ise gri olduğunu fark etmişti M. Fakat K.'yi öyle çok seviyordu ki, çorapların renkleri arasındaki farklılık gözlerini rahatsız etmemiş, aksine bu farklılığı bir hayli hoş bulmuştu.

Ayakkabıları da öyle...

Eski, çok eskiydi, siyah renk, sarıya, yer yer kahverengiye dönüşmüştü. Sol ayağında olanınkinin ucunda bir santimetre çapında bir yırtık da vardı.

Yoksulluk kazağından da anlaşılıyordu. Kırmızı çiçekli siyah kazağının kollarında siyah kumaştan yamalar vardı. Bilek kısmında yünler çıkmış, yakası aşağı sarkmıştı.

Fakat köyde en normal karşılanan durumdu yoksulluk. Dahası, giyecek bir kazak, yemeğe katılacak 100 gram yağ bulunamadığından varsıllık da fakirlikten pek farklı değildi.  

Bu yüzden zaman, koldaki yamanın, ayakkabıdaki yırtığın gözlerde eğreti durmadığı, aksine güzel bulunduğu bir zamandı.

Ve K., ayakkabıların altına yapışmış çamurlar nedeniyle yürümekte dahi güçlük çekerek M.'nin yanına doğru yol alıyordu.

Siyah saçlarını at kuyruğu yapmış, beyaz ve güzel yüzü M.'yi gördüğü ilk andan itibaren gülümsemeye başlamıştı.

Ve o an... M., kucağındaki akordeonu yere bıraktıktan sonra ayağa kalkmış ve saygılı ve mahcup bir vaziyette, S.'ye "Oturur musun" demişti. M. ve S., yüzlerini nehre dönüp bağdaş kurmuşlardı. Sessizlik alabildiğineydi. Sessizlik ve utangaçlık nehirdeki balıkları bile diplere itmişti.

Henüz 12  yaşındaydı M. Daha önce hiçbir kıza aşık olmamış, hiçbir kızla baş başa nehir kenarında oturmamış, hiçbir kızla hiçbir yerde yalnız kalmamıştı. Bu yüzden heyecanını kontrol etmekte güçlük çekiyor, aklına gelen cümleleri kurmakta zorlanıyordu. Hatta ve hatta konuşursa kekeleyeceğini düşünüyor, bu yüzden susmayı tercih ediyordu.

Bunu fark eden K., M.'yi konuşmasını sağlamak için konuyu akordeona getirmiş, "Bu enstrümanı ne zamandır çalıyorsun?" şeklinde bir soru yöneltmiş, meraklı gözlerle M.'ye bakmaya başlamıştı.

M. de zaman zaman yutkunarak, zaman zaman kurmak istediği cümlelerin sonunu getiremeyerek anlatmaya başlamıştı.

"Dedemden kalan bu akordeonla 4 yıldır uğraşıyorum. Nerede bir şarkı dinlesem onu çalmaya çalışıyorum."

"Okulda ne kadar yetenekli olduğundan hep bahsederler."

"Çok iyi sayılmam."

"Herkes çok beğeniyormuş. Bizim sınıftaki bir arkadaş da birkaç gün önce senden bahsetti."

Kızarmıştı M. Daha sonra, K.'nin ısrarı üzerine akordeonu eline almış ve bir şarkı çalmaya başlamıştı. Fakat sağ eli titrediğinden istediği performansı bir türlü sergileyemiyordu. Dahası, birkaç şarkıyı birbirine karıştırmayı da başarmıştı. Buna rağmen K., şarkının çok güzel olduğunu söyleyip M.'ye teşekkür etmişti.

M. için asıl sorun ise K.'nin gözlerinin içine bakıp, "Ben senin için bir şarkı besteledim. Adı 'Gün ışığı'. Bu şarkıyı sana çalmak istiyorum" demekti.

Fakat hiç kolay değildi bu M. için...

Yüzünü avuçlarının içine yerleştirmiş dikkatle nehri izliyordu. Zaman zaman, başını çevirip baktığı K.'nin gülümsemesi M.'yi mutlu ediyordu, rahatlatıyordu, kendisine güvenini artırıyordu.

"Ben" dedi. M., K.'ye baktı. Bir dakikalık bir sessizliğin ardından K., "Seni dinliyorum" karşılığını verdi. Fakat M.'nin ağzından sadece "Şey" ifadesi çıktı. Yeniden ortam sessizleştikten sonra M. eline akordeonu aldı.

"Beste nasıl yapılır bilir misin?"

Tuşlara bastı.

"Yok, daha önce hiç beste yapan görmedim."

"Ben de görmedim fakat geçen gün aklıma bir melodi geldi ve onu akordeonumla çaldım. Daha sonra bu yaptığıma beste dedim."

"Dinlemek isterim."

K., yine elleri titreyerek "sol" notasına bastı. Ardından bir kere daha ve bir kere daha. Nehre baktı, içinden, "Çalmaya başlarsam devamı gelir" dedi; dediğini yaptı. Süresi 2 buçuk dakika olan bu romantik şarkıyı bir çırpıda çaldı. K., M.'yi alkışladı, "Son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkılardan birisi" dedi, şarkının adını sordu.

M., K.'nin gözlerinin içine baktı, "Adı Gün ışığı."

"Neden?"

"Bilmem, besteyi yaptıktan sonra aklıma ilk önce bu söz geldi."

"Gün ışığı doğaldır, bu şarkı da çok doğal, belki ondandır."

Gülümsedi K. "Evet, kesinlikle böyle."

Bu kadarı M. için yeterli olamazdı. Yeniden K.'nin gözlerinin içine bakıp, "Bu şarkıyı sana yaptım" demek zorundaydı. Düşündü. İçinde, "Bunu yapabilirim" dedi.

Akordeonu eline alıp sessizce bestesini çalmaya başlarken gözleri kapalıydı, açtı ve nehre baktı, akan su onu rahatlatmıştı.  

"Geçen gün okulun önünde seni gördükten sonra bu melodi aklıma geldi."

K., bu durumun sebebini anlayamadığını söyledi.

"Seni görünce bu şarkı aklıma geldi."

K.'nin yüzünde hem tebessüm, hem de ciddilik vardı.

"Bu şarkıyı bana yazdın yani."

Sesi titriyordu M.'nin.

"Evet, bu şarkıyı senin için yaptım."

Sessizlik, K.'nin M.'ye teşekkür etmesiyle bozuldu. Ardından M.'nin yanağını öptü ve "Bu şarkıyı bir hediye olarak kabul ediyorum o zaman" dedi.

"Evet, bir hediye bu."

"Aynı zamanda arkadaşlığımızın şarkısı olsun."

M. sevinmişti.

"Artık arkadaşız yani. Arkadaşlar birbirlerinin ellerini de tutarlar. Öyle arkadaş değil mi?"

"Evet, öyle arkadaş."

"Kızacağını düşündüm önce."

"Böyle bir şarkıya kızılır mı?"

Hava kararmaya başlamışken, M. ardı ardına K. için bestelediği şarkıyı çalıyordu. K. ise sevecen gözlerle M.'ye bakıyordu. Mutluydu, huzurluydu, sevgi doluydu.

Doğudan rüzgar esiyordu. Nehirdeki su daha hızlı akmaya başlıyordu. Balıklar derinleri terk edip suyun daha sıcak aktığı yüzeye doğru ilerliyor, ağaçların dalları bir bir nehre düşüyordu. M., ayağa kalkan K.'nin kendisine, "Artık akşam oldu, gidelim" diyeceğini düşünüyordu.

"Baksana M."

"Nereye."

"Ayağa kalkıp bize doğru gelen ışığa bakar mısın?"

M. hızla ayağa kalmış, K.'nin işaret ettiği yere doğru bakmaya başlamıştı. Yaklaşık 300 metre ilerde, nehrin üzerinde bulunan ışık, M. ve K.'nin bulunduğu yere doğru geliyordu.

"Bu ne K.?"

"Bilemiyorum."

"Daha önce hiç gördün mü?"

"Hayır."

Işıkla aralarındaki mesafe 200 metreye kadar düşmüştü.

"Bu bir ışık değil K."

"Ateş gibi."

"Evet bir ateş."

Korkmaya başlamışlardı. K.'nin "Hadi gidelim" sözlerine karşılık M., "Biraz daha bekleyelim, çok merak ettim" diyordu.

"Buraya doğru gelen, sandalın üzerinde bir ateş."

"Sandal yanıyor olmasın K."

"Sandal nehrin üzerinde nasıl yanar ki?"

100 metreden az kalmış, M. ve S. korkudan birbirlerine sarılmaya başlamıştı.

"Sandalın üzerinde yanan bir insan var M."

M. korku içinde başını sallamıştı.

"Gidelim M."

M., K.'nin elini tutmuştu.

"Gidemeyiz."

Sandalla aralarındaki mesafe 25 metreye düştüğünde, M., gördükleri karşısında dona kalmış, şok geçirmişti. Çünkü sandalın üzerinde eşi B. vardı, alevler içerisineydi. Elbiseleri üzerine yapışmış, yüzü kan rengine dönmüştü. B.'nin gözlerinde ise hiçbir değişiklik yoktu. Mavi gözleri apaçık belli ve yangından hiç etkilenmemişti.

Aralarındaki mesade 10 metreye düştüğünde, M.'nin dikkatle baktığı tek şey B.'nin gözleriydi. Çünkü B., dikkatle eşine, M.'ye bakıyordu. Gözlerinden nefret ve kin saçılıyordu.

"O da ne?" demişti ve acısı, korkusu daha da artmıştı. Çünkü B'nin kucağında 4 yaşlarında bir çocuk vardı. Kıyafetleri sırılsıklam olmuş, alevlerden zerre etkilenmemiş olan bu çocuk, kardeşi Y.'ydi. Yaşadığı şok nedeniyle bağırmaya çalışıyordu. Fakat ağzından hiç ses çıkmıyordu.

O sıra, sessizce "K." dedi, soluna baktı. Nehrin kenarında kendisinden başka hiçbir şey yoktu.

Arkasını döndü ve bağırmaya çalıştı:

"Bana yardım et K."

İkinci seferinde sesi çıktı:

"Neredesin K.?"

Sandal tam önünden geçerken yanan eşi B. ve ıslanmış bir vaziyette olan Y., başını çevirmiş M.'yi izliyordu. Nehre girse onlara dokunacak gibiydi. Hızla önündeki suya atladı, yürümeye başladı. Fakat sandal hızlanmış ve sadece 1 dakika sonra aralarındaki mesafe 500 metreye kadar çıkmıştı. Gördüğü yeniden bir ışık yığını olmuştu. Daha sonra gözden kaybolmuştu. M. ise aynı anda hem eşinin, hem kardeşinin, hem de K.'nin ismini telaffuz ederek bağırıyordu.

***

S., henüz aydınlanmamış ormanda kardeşi M.'yi uyandırmak için büyük çaba harcamıştı. Kan ter içinde, nefes nefeseydi M.

"O gün, K.'ye yaptığım besteyi geliştirmek için nehrin kenarına gittim. Gözlerimi kapayıp akordeonu çaldığımda ise kardeşim öldü."

"Unut bunları M."

"Eğer kardeşim ölmeseydi, akşama doğru K. ile buluşup ona bestemi çalacaktım."

M., ağabeyinin uzattığı suyu kana kana içmişti:

"Belki K. ile evlenecektim."

"Neden evlenmedin?"

"Çünkü eve kapattım kendimi. Kendimi suçlu hissettim. Sonra da K. köyümüzden taşındı."

"Biraz daha konuşursan 4 yaşındaki kardeşimizi suçlamaya başlayacaksın."

"O gün kardeşim ölmeseydi evet, K. ile evlenecektim ağabey."

S., kardeşine "Yeter" diye bağırmıştı. Sesi öyle yüksek çıkmıştı ki, ağaçların dallarındaki kuşlar oradan oraya savrulmuştu.  

İkisi için de 3-4 saatlik uyku yetersizdi. Gözlerini kapattılar. Önce S., daha sonra da M. uykuya daldı.

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.