Tanrıyı öldüren adam (7)

12.03.2016 08:56:23
A+ A-

Paketinde kalmış iki sigaradan birisini ağzında götürdükten sonra "Bugün" dedi. "Ağabeyim gelmeyecek." Çakmağıyla yaktı, sanki bir dostuyla vedalaşır gibi uzun uzun sigarasına baktı, üzerinde tüten dumanları burnuna çekti. Yeniden ağzına götürdü. Uzun süre içebilmek için yarım bir nefes çekti. "Saat" dedi. "Acaba saat kaçtır?"

Saatin 8 olduğunu düşündü. "Tam 12 saat oldu ve ağabeyim gelmedi." Ağabeyinin ormana geleceği yönündeki inancını kaybetmiş, bu durum nedeniyle büyük bir üzüntü yaşamıştı.

"Merak ediyor mudur?"

Bu soruyu kendisine yönelttikten sonra gözleri doldu, kazağıyla gözlerini sildi, sigarasını ağzına götürdü.

Havanın kararmasıyla birlikte rüzgar kuvvetini artırıyor, soğuk hava iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlıyordu. Düne göre daha sessizdi orman. Ne kuşların ötüşünü ne de köpeklerin havlayışını duyuyordu. Bu sessizlik M.'yi korkutuyordu. Hatta, ormanda geçirdiği bu üç günde yaşadığı ilk korkuydu bu.  

Ağacın kenarında bulunan yeşil paltosunu alırken beyaz renkli poşeti gördü. İçinde sadece bir tane börek kalmıştı. Şimdi onu yese birkaç saat sonra acıkacaktı. "Sabah uyanınca yerim" dedi. Paltosunu sırtına geçirdi, ısındığını hissetti. Ayağındaki kadife pantolondan, üzerindeki sarı renkli eskimiş kazaktan gelen koku rahatsız etti. Sabah uyanır uyanmaz tüm çamaşırları nehirde yıkamaya karar verdi. Günlerdir koca bir ormanın içinde olduğu aklına gelince bu yıkama işleminin çamaşırlarla sınırlı kalmaması gerektiğini düşündü, "Nehirde ben de yıkanacağım" dedi. Gülümsedi. Gülümser gülümsemez aklına ağabeyi geldi, yüzüne yeniden bir hüzün oturdu.  

Sırtını ağaca dayayıp sigarasının filtresinden çektiği dumanı ağzında gezdirirken günlerdir aklına gelen fakat kendisine sormakta güçlük çektiği o soruyla bu defa çok daha net bir şekilde yüzleşti.

"Neden buradayım?"

Daha önce her "Neden buradayım?" deyişinde aklına başka şeyler gelir ve sorunun yanıtını bulmadan başka düşüncelerin içine girerdi. Fakat bu defa "lanet" diye tanımladığı bu soru kuvvetli bir şekilde beynini kemiriyordu. Ve içinden her tekrarlayışında boğazı düğümleniyor, sigaranın dumanını öksürerek dışarı atıyordu. "Neden buradayım?"

Soru cümlesini kurarken ayağa kalkmış ve ormanda orada oraya yürümeye başlamıştı. Yürürken hızı bazen artıyor bazen azalıyordu. Her adımında bu soruyu sesli bir şekilde sorarken, nehir önünde belirdiğinde bağırarak "dur" dedi. "Neden buradayım?' sorusu kadar önemli bir soru daha var" bir adım atıp arkasını döndü. Bu şekilde az önce kurduğu cümleye karşılık verenin bir başkası olacağını düşündü. Ya da hayır... Bu cümleye karşılık veren içindeki bir başkası olacaktı.

"Hadi, M. senin bekliyorum. O soru ne?"

Nehrin kenarında bir adım daha attı ve daha önce bulunduğu yere geldi, arkasını döndüğünde ise daha önceki konumuyla aynı konuma geldi.  

"Evet, en önemli soruyu soruyorum: Nerede olmalısın?"

Bu yer değiştirme işlemini tekrarladı.  

"Ne demek nerede olmalıyım? Burası bir orman, ormanda ağaçlar ve hayvanlar var. Ben ise bir insanım. Burada ne işim var?"

"Tamam, burası bir orman ve burada ağaçlar, hayvanlar var. Bu durumda sen buraya ait değilsin. Peki, senin ait olduğun yer neresi?"

M., kendisinin kendisine yönelttiği soru nedeniyle derin bir düşünceye daldı. Kafasını kaşıdı, nehre baktı, uzun bir nefes çekti.

"Köyüm M."

M. sinirlenmişti.

"Köyün mü? Hani o yanan evinin olduğu köy mü? Karının ve çocuklarının yandığı evin bulunduğu o köy... Güldürme beni M."

İleriye doğru bir adım atıp arkasını dönerken bir hayli ağır davrandı.

"Peki, neresi M.?"

Hızla eski yerine geçti. Ellerini tıpkı bir orkestra şefi gibi etkileyici kullandı. Konuşurken sağ eliyle daireler çizdi. Bu sırada sol eli ormanı gösteriyordu.   

"Şu ormana bak... Mesele bir sincap, şu kocaman ağaçları kesersek buraya ait olur mu? Şu mantarlar, yumuşacık toprağı betonla kaplasak yeniden çıkar mı? Çiçekler, toprağın üzerini taşlarla doldursak büyür mü? Çimenler, yağmur yağmasa böyle yemyeşil görünebilir mi?

"Bir dakika..."

"Seni dinliyorum."

"O zaman bir sincabım ağacı kesilen, bir mantarım toprağı taşa dönüştürülen, çimenim kocaman kuru bir çölde..."

"Değilsin M. Sincap ağaçsız yaşayamaz, mantar topraksız, çimen de susuz..."

"Neyim ben?"

"Ölü..."

M. yere oturup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Sesi ormanda yankılanırken zaman zaman nefessiz kalıyordu. Ayağa kalktı.

"Ben varım işte." Gözyaşları daha da arttı. "Bak elim, bak bacaklarım, bak yüzüm, bak saçlarım; gözlerime bir baksana." Gülmeye başladı, kahkaha attı. "Bak bu da benim sesim."

"Orman..."

"Sincaplar..."

"Ağaçlar..."

"Çimenler..."

Öyle çok bağırıyordu ki, sesi saniyeler sonra yeniden kulağına yerleşiyor, M.'yi duyan kuşlar ağaçları terk ediyordu.

"Dur M."

"Durdum." Kahkahası bitti, yüzü yeniden asıldı.

"İnsan, bedenen var olduğunda yaşamış mı sayılır?"

"Elbette ki. Bak, nefes alıyoruz."

"Nehirdeki suyun tamamını alıp şu karşıki tepeden aşağıya bıraksak, o su, nehirdeki su olur mu?"

"Olmaz, yerin derinliklerine girer ve kaybolur."

"İşte böyle M. İnsan, yaşadığı yer var olurken yaşar, insan çevresi ile yaşar. İnsanın yaşam alanı olmadığında ancak senin gibi sadece nefes alınır. Fakat bu durum 'yaşamak' olmaz. Hem yaşayan insan 'Neden buradayım?' sorusunu yanıtlayamadığında olması gerektiği yere gider. Çocuk oyundan sıkıldıysa evine döner, adam sarhoş olduysa meyhaneden çıkar. Peki, sen nereye gideceksin?"

M. bekledi.

"Ağabeyine gidebilir misin?"

"Hayır."

Korku filmlerindeki kötü karakterler gibi kalın, kekremsi, rahatsız edici bir ses çıkıyordu ağzından.

"O zaman gidecek tek bir yerin bile yok. En kötüsü nedir biliyor musun? Gidecek yeri olmayan insanın, aynı zamanda kalacak yerinin de olmaması. İşte o sensin. Bir insan için en yaşanılmaz zamandasın. Öyle bir zaman ki yaşadığın, yapacağın en mantıklı iş ölmek. Ve öyle acınacak bir andasın ki, seçtiğin bu ölüm yolu senin dışındakileri üzmez. Örneğin ağabeyin, 'Başka yolu yoktu, en doğrusunu yaptı' der ve geçer. Hatta mutlu olur, sevinir."

Attığı adımlar nedeniyle yorulmuştu. Bitkinliği hüznü ve acısıyla karışınca cümleleri yarım, sesi ağlamaklı çıkıyordu.

"Ben ölüysem, ikinci kez nasıl öleceğim."

"Kelime oyununun seni kurtaracağını mı düşünüyorsun?"  

"Kelime oyunu değil. Bu çok önemli bir soru: Ölen birisi, yeniden nasıl ölür?"

M. kahkaha attı.

"Konacak yeri olmayan bir kuş ne yapar?"

"Uçar."  

 "Kaç gün uçabilir?"

"100 saat."

"Tamam. Diyelim ki kuşlar 100 saat uçar. Yani, 4 gün. Peki, soruyorum: Bu 4 günün sonunda ne yapar?"

"Konar"

"Konacak yeri yoksa..."

"Düşer."

"Evet, sonsuzluğa düşer. Nasıl bir sonsuzluk bu biliyor musun? Düşerken darbe ile değil nefesin kesildiği için ölebiliyorsun ancak. Bu yüzden ağzını kapatıyorsun ölmek için. Nefes almıyorsun ölmek için. İşte şimdi sen de konacak yeri olmayan bir kuşsun. Ve uçmaya başlayalı 90 saat oldu. Geride kaç saat var?"

"10."

"Ama dur. Sen kuşlardan daha şanslısın. Çünkü onlar ortalama 10 yıl yaşar. Biz insanlar ise 70 yıl yaşayabiliriz. Bir hesap yaparsak, kuşlardan 7 kat daha fazla yaşıyoruz. Bu nedenle onların 7 saati bizim 1 saatimize eş değer. Yani senin önünde tam 70 saat var. Bu da neredeyse 3 gün demek. 3 gün sonra öleceksin M. O boşluk canını öyle acıtacak ki, nefessiz kalmayı yeğleyeceksin."

Kahkahalar ve gözyaşları peşi sıra birbirini takip etmişti.   

***

Boş gözlerle nehrin akışını izliyordu. Karanlık kendini öyle güçlü hissettiriyordu ki, dün gecenin aksine nehrin karşı tarafındaki ağaçlar dahi görünmüyordu. Nehre baktıktan sonra başını göğe çeviriyordu. Hilal şeklindeki ay belli belirsizdi, gökte görünen tek bir yıldız dahi yoktu. Köyle olduğu zamanlar ayın büyüklüğü ya da yıldızların sayısını hiç mesele etmemişti. Fakat koca bir ormanda tek başına iken yıldızsızlığın verdiği karanlık içindeki korkuyu her geçen saniye daha da artırıyordu.

Ve bir ses...

Kulağına yerleşen uğulama sesi bir köpeğe mi aitti? Yoksa bir tilki? Ayılar uğuldar mıydı, yoksa kükrer miydi?

Uğulama sesini dinlerken kendisine artı ardına sorular soruyor, içindeki korku nedeniyle nefes alıp verişi dahi hızlanıyordu. Elini ağzıyla ısıtmaya çalışırken ise titrediğini hissediyordu.

Ayağa kalktı. Birkaç dakika öncesindeki endişeli ve korkudan titreyen M. gitmiş, yerine gülen, kahkaha atan, zıplayan bir M. gelmişti. "Korku" dedi. "Korku yaşamanın kanıtıdır." Bağırmaya başladı:

"Orman..."

"Sincaplar..."

"Ağaçlar..."

"Çimenler..."

Bir an duraksadı:

"Çok korkuyorum."

Ağır adımlarla çantasının ve kiliminin yanındaki ağaca doğru yürüdü. Poşeti açtı ve böreği çıkardı. Hızla ve iştahla yedi. Ağacın kenarındaki şişeden bir yudum su aldı. Cebindeki sigara paketini çıkardı. Son sigarayı ağzına keyifle götürdü, sevinçle yaktı. Ağacın kenarına uzanırken karanlığı seyretti. "Korkuyorum" dedi. "Korku yaşamanın kanıtıdır." Gözlerini kapatmadan önce, yaşadığını söyledi. "Yaşıyorum. "Tekrarladı bir kaç defa. "Yaşıyorum." 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.