!f 2014: "Trier Aşkı Yeniden Tanımlıyor: Nymphomaniac (İtiraf)"

15.02.2014 03:20:50
A+ A-

Önsöz: Modern psikoloji ile birlikte literature giren nemfomani (ya da yeni ismiyle hiperseksüelite), etimolojik olarak Yunan mitolojisinde yer alan ve belli yerlerde kendini gösteren nemf (nymph) isimli perilerden köken alır. Nemfler tanrıçalardan farklı olarak doğayı taklit eden ilahi ruhlardır. Efsanelerde genç ve güzel kadın olarak tasvir edilirler. Özgür olmaları onlar için önemlidir ve kendilerini diğer mitolojik yaratıklardan ayıran bir özelliktir. Erkek kontrolünden tamamen uzaktırlar, maskülen güce karşı çıkarlar. Genel olarak beş kategoride sınıflandırılırlar: Gök perileri, su perileri, toprak perileri, bitki perileri ve yeraltı perileri. Dördüncü sınıfa ait Meliae, dişbudak ağacına özgü nemfleri oluşturur. Meliae’lar Cranus, Uranus’ü hadım ettiğinde etrafa saçılan kan damlacıklarından oluşmuşlardır. (Nemfin film için diğer iki önemli anlamı ise böceklerin (daha çok kanatlıların) metamorfozunu tamamlamamış, larvadan farklı olarak olgun hallerine tamamen benzeyen evrimsel süreci ve balıkları yakalamak için kullanılan, doğal olanın taklidi ile tamamen yapay olarak üretilen yem şeklindedir).

Aşk, kıskançlıkla buluşmuş şehvettir diyor Lars von Trier; merakla beklenen son filmi Nymphomaniac'ın geri planında. Kendi teşhisini kendisi koyan orta yaşlı bir kadının, kendinden büyük bir adama hayat hikayesini anlatmasını seyrettiğimiz filmde şehvetin, aşkın, cinselliğin, kusurların, kararların ve keşfedemediğimiz iç gizlerimizin yeniden tanımını yapıyor yönetmen. Klasik anlatı ile modern anlatıyı, son filmlerinde benimsediği üslupla fakat daha derinleştirerek ve estetizmin sınılarını zorlayarak harmanlıyor: Karşınızda Nymphomaniac…

Antichrist gibi gökten düşen kar taneleri ile sessizce başlıyor film. Eriyen karların çatılardan damla damla yere düştüğü, duvarlarla çevrili ıssız bir yerde, eli kan içinde bir kadın yerde uzanıyor. Yoldan geçen bir adam, zor da olsa, kadını bir şekilde fark ediyor ve Führe Mich (Yol Göster Bana) başlıyor. Bana yol göster, yol göstericim ol diye haykırıyor Till Lindemann; ya da yerde uzanan sessiz kadın: Yol göster, tut ellerimden diye devam ediyor şarkı. Yabancı adam kadına yardım öneriyor, kadın ise bir fincan sütlü çay isteyip hikayesini anlatmaya başlıyor.

Joe'nun hikayesini dinleyeceğimiz sekiz bölümden ilki olan Complete Anger'da henüz iki yaşındayken cinselliği keşfeden, zaman geçip büyüdükçe içindekileri de büyüten bir kızla tanışıyoruz. Babasıyla olan ilişkisinin, cinselliğe yönelik keşfindeki etkilerini seyrediyoruz. On beş yaşına geldiğinde artık harekete geçmeye hazır halde, tatmin aramak yerine merak ve keşif hissiyle teslim ediyor kendini. Keşfini arkadaşlarıyla yapmaya devam ediyor. Joe, geçmişini bir kez daha seyre dalarken dinleyicisi ve yol göstericisi olan yabancı adam Seligman onu, yaşadıklarının yeni bir yansımasına davet ediyor. Büyük balıkların arasında kendine yaşamak için nehrin en iyi bölgesini arayan küçük balığın gelişimini ve hedefe ulaşma döngüsünü de Joe'nunkine paralel olarak anlatıyor. Von Trier, filmin bu ilk bölümünde alışkın olduğumuz yönetmenliğini konuşturuyor. Seyirciyi bir yandan merak uyandıran öyküsüne davet ederken öte yandan karakterle bir olmanın ilk adımlarını atmasına yardımcı oluyor. Joe, Seligman'a karşı, gerçek ya da kurmaca, bir öykü anlatırken tüm gölgelerini aydınlıkla buluşturuyor. Buna rağmen seyirci için kapalı bir kapı, aşması güç yüksek bir duvar olmaktan kurtulamıyor. Yönetmen, ipleri seyircinin eline bu kadar çabuk vermek istemiyor, onun yerine onları hikayenin daha derin kısımlarına; gerilimin, trajedinin, mizahın kol gezindiği diğer bölümlere çağırıyor. İkinci bölüm Jerôme, Joe'nun hikayesinin aşkla buluşup yavaş yavaş bütünleştiği kısmını başlatıyor. Farkında olmadan sahibiyle yüzleşmek zorunda kalan Joe, üçüncü bölüm Mrs H.'de hikayesine tam anlamıyla dramatik; mizah ve trajedinin buluştuğu absürt bir aile tasviri dahil etmek zorunda kalıyor. Dörde geldiğimizde ise Joe'nun hikayeye konu olan anomalisinin kaynağının yok oluşunu izliyoruz. Hezeyanlar Joe'nun ve babasının, bir zamanlar seyre daldıkları ormanın; tüm ağaçları kıskandıran dişbudak ağacının anılarını köreltiyor. Kaynağını kaybeden Joe, babasıyla topladığı yapraklar gibi yırtılmış fotoğrafları takip ederek sahibine ulaşıyor. Bir süredir engel olduğu arzuları, büyük kaybının ardından Jerôme'la birlikte yeniden hayat buluyor. Joe babasının eksikliğinden doğan boşluğu, Jerôme ile doldurmaya çalışıyor.

Joe’nun nemfomaniden ızdırap çekiyor olmasının altında henüz gelişim evrelerinde yaşananları arıyor yönetmen. Köken olarak birden fazla anlamdan faydalanarak, harikulade bir karakter tasarlıyor. Seligman, Joe’yu hem oltaya gelmek için bekleyen bir av, hem de başka balıkları avlamak için bekleyen bir avcı olarak tasvir ediyor. Trier, Antichrist’ta kadın baş karakterinin doğayla olan mücadelesini Nymphomaniac’ta bu şekilde devam ettiriyor. Av-avcı ilişkisinin yanına, doğaya uyumu ve başkaldırıyı koyuyor. Gördüğü her pisliğe konan sineklerin, henüz gelişimini tamamlamamış fakat olgun hallerine birebir uyumlu evrim sürecini Joe’da yaşama katıyor. Joe, daha konuşmayı bilmeden, hesap yapmayı öğrenmeden olgun bir kadının dürtüleriyle başbaşa kalıyor: Nemf, avını hiçbir zaman kaçırmıyor. Her zaman büyük balık olmayı tercih ediyor. Trier’in seyirciyi kendisiyle başbaşa bıraktığı kavram kargaşası burada bitmiyor. Babasının bitkilere olan merakının altında da Joe’nun rahatsızlığına dair izler bulmak mümkün. Baba, kızına dişbudak ağacının yaradılışını anlatırken ormandaki diğer tüm ağaçların bu ağacı nasıl kıskandığı üzerinde duruyor. Güzelliğinden bahsediyor, en genç ağaç oluşundan bahsediyor, onu diğer ağaçlardan nasıl ayıracağından bahsediyor. Joe da hayli bağlı olduğu babasından ötürü mitolojideki nemflerin yaşam kaynaklarından olan bu ağacı arıyor; kendi var oluş kaynağını arar gibi.

Von Trier'in zorlu hikayelerini anlatırken zıtlıkları sevdiğini söylemek mümkün; ya da en azından Trier'i özgün kılan bütünün bir parçasının bu olduğunu söyleyebiliriz. Saf bedenlerden masum hikayeler çıkarmayı seven yönetmen, öznel normları kullanarak bireye bağlı tezatlar oluşturuyor. Nymphomaniac’ın daha ilk saniyelerinde, erkek egemenliğinden bağımsız ve özgür bir nemfin, onu fark eden adama karşı sessiz ve derinden haykırışını duyuyoruz. Belki kadının istediği bir yardım değil fakat oturup hayat hikayesini anlatıyor olması kafalarda soru işareti yaratıyor. Böylesi tezatları kullanarak her karakterine kendi cehennemini, kendi kıyametini yaşatıyor Trier. Çok ses getiren filmlerinde bunu yaparken kadınlardan faydalanmayı seçiyor. Dancer in the Dark'ta hayallerle oynuyor, Dogville'de geçmişin karanlığını karakterinin peşinde koşturuyor, Antichrist'ta ölen çocuğunun ardından gerçeklikten uzaklaşan bir kadının doğayla olan mücadelesini ele alıyor, Melancholia'da ise en büyük korkuları, daha da büyüğünün önüne koymayı başarıyor. Trier'in kadınları, haliyle, her seferinde çilenin ve ızdırabın postmodern bir tasviri olarak hikayelerin odağına yerleşiyor. Bu gerçek Nymphomaniac'ta da değişmiyor. Joe'nun trajik yaşam öyküsünü anlatırken detaylarla seyirciyi boğmuyor fakat onları terk etme yoluna da gitmiyor. Bizi, Joe'nun kıyametine hazırlarken düşünmemizi, daha fazla düşünmemizi istiyor. Aşkı kıskançlık ve hayvani içgüdülerin bileşimi olarak gören bir kadının zihnine girerek tanımlarımızı baştan oluşturmamızın yolunu açıyor. Trier, Nymphomaniac'ta aşkın tarifini yeniden yazıyor.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.